Çarşamba, Eylül 30, 2009

Kayıtlar var 2 gündür, çoçuklar okula doldu. 3 gün daha da sürecek. Niyeyse 5 güne çıkarmışlar bu yıl, hep 3 olurdu. Çok başımı ağrıttı dün bu kayıt mevzusu. Bugün ağrıtmasa bari...

Pazartesi, Eylül 28, 2009

Gonca doktor oldu.
Ben sevindim.
Darısı başıma dedim.
Gonca gelin oldu.
Ben heyecanlandım.
Koştum nikaha İstanbul'a gittim.
Gonca İstanbul'lu oldu.
Ben üzüldüm.
Mutluluğu oradaysa napalım dedim.

Perşembe, Eylül 24, 2009

Bodrum'daydım, güzel bir tatil geçirdim, kayınvalidem ve kayınpederimle ilk tatilimdi bu haliyle, beni seviyor olabilirler sanırım, e ben de onları seviyorum. Daha ne olsun... Biraz yüzme fırsatı buldum, terasta mangal keyfi yaptım, balıkçıya gittim, Körfez'e uğradım, kocamla gece yarısı bom boş bir kumsalda, iskele üzerinde öpüşüp koklaştım. Bir de artık yeni bir elbiseye, evim için güzel bir anahtarlığa ve kardeşim için aldığım, ama çok beğendiğim için vermekten vazgeçmek üzere olduğum kiraz küpelere sahibim :)

Perşembe, Eylül 17, 2009

Yaz bitti, ama ben kabullenmek istemiyorum. Bu bayram tatilini bahane edip; Bodrum'a kaçıyorum. Sonbahar gelmişken Ankara'ya, ve ben otururken üzerimde hırkamla, yazı kovalarcasına denize gidiyorum...

Çarşamba, Eylül 16, 2009

ooof! çok pis adam dövesim var bugünlerde. şöyle harbi haksız birini bulsam, pisliğin teki olsa, dayak yemek için onlarca sebep yaratsa ve benim de onu dövmeye gücüm yetse, ha birde bu dayak seansı başıma hiç bir iş açmayacak olsa. şöyle bir temiz sopalasam. attığım yumruklardan ellerim acısa, kan ter içinde kalana kadar boğuşsam, yere yapıştırana kadar yumruklasam, sonra bir güzel diz atsam, kapaklanıverse yere, sonra durmaksızın ve tüm kuvvetimle tekmelesem. onu orada öylece, yarı baygın bıraksam, taş, sopa ya da kesici bir alet almaya gittim zannedip götü uçuklasa, ama yine de yerden kalkacak hali olmasa. ben arabama atlayıp çekip gitsem, elimin kanını arabadaki ıslak mendille biraz temizlesem, üstümün başımın kan içinde olduğunu fark etsem, eve gitsem, zaten eskimiş olan tişörtümü çöpe atsam, kotumu da çamaşır makinasına ve sonra duşa girsem, ılık bir duşa... çıkınca, kendime yiyecek bir şeyler hazırlayıp, tv'nin karşısına geçsem...

Salı, Eylül 15, 2009

Gonca, Turgay ve Vildan'ın oluşturduğu ve benim de kendimin odası varsaydığım, tüm "bas git!" tehditlerine, beni kaçırmak için üzerime atılan silgilere rağmen çıkmak bilmediğim oda bugün bomboş. Hatta haftanın geri kalanında da boş olacak, 3'ü birden ülkenin farklı yerlerine dağıldılar. Hiç biri olmadan tüm hafta nasıl geçecek bilmiyorum... Kiminle yemek yiyeceğim, kiminle çay, kahve içeceğim, gidip kime sataşacak, bunalınca kime dertleneceğim, sıkışınca başım, kimden yardım isteyeceğim :(

Pazartesi, Eylül 14, 2009

Cumartesi günü öğleden sonra, azıcık TV karşısına geçeyim dedim, cnbc-e'yi açıverdim, bir dizi çıktı karşıma...
‘In the land of myth, on the time of magic, the destiny of a great kingdom rests on shoulder of a young boy. His name.. Merlin..’
İzledim, fantastik bir şey, zaten bilindik de bir hikaye ama hoşuma gitti, devamlı izlediğim hiç bir dizi yok aslında, olması da tercih ettiğim bir şey değil zaten, ama bunu izlesem hoşuma gidecek gibi...
"Monday is an awful way to spend 1/7th of your life"
Sanırım Pazar gününü sevmememe sebep olan da bu aptal Pazartesi'ler... Dolayısıyla oran 1/7 değil 2/7 oluyor... Genel olarak iyimser bir insan olduğumdan gün gelecek ve ben Pazar'ı seveceğim dedim durdum yıllardır kendime. Ama olmuyor işte. Okul bitse, Pazartesi'ye tüm haftasonunun ödevlerini yetiştirmeye çalışmasan seversin demiştim; okul bitti, yine de sevemedim. İş hayatına geçsem severim dedim, geçtim sevemedim. Yok yok Pazar aile günü ben sevgilimle zor görüşüyorum, evlensem severim dedim, yine sevemedim. Umudum kalmadı...

Cuma, Eylül 11, 2009

Çok sıkıldım, özellikle bugün, bir an evvel çıkıp evimin yolunu tutasım var. Havadandır belki, belki sel yüzünden ölen insancıkların, oluşan maddi zarar yüzünden aç kalacakların derdinin bana düşmesindendir, kimbilir belki de Gonca'nın vereceği tezi, sade onu değil beni de gerdiğindendir...
banyomuzun aynası takıldı dün, henüz apliği çalışmıyor, elektrikçi gelmeli, ama olsun, kocacımın seramiklerde traş olmasına gerek kalmayacak artık. ha bir de sitelerden kurtaramadığımız 2 sandalyemiz vardı, neyse ki diğer 6'sı fazla eskimeden onlarda geldi. çok iyi bir konumdayız :)

Perşembe, Eylül 10, 2009

evlendim evleneli parmaklarımdaki kesikler hiç geçmiyor. her gün yenileri ekleniyor. bir de ellerim soğan kokuyor... dün turgay bu yaşantımı ömrümün sonuna kadar sürdüreceğimi mi, yoksa bunun geçici bir heves mi oldugunu sordu. kendi sorup unuttu, ama soru bana harbi dokundu, cevap veremedim ve hatta cevabı ben de merak ettim. evciligin kiz cocuklarinin en sevdigi oyun oldugunu biliyorum, cok oynadim, ama benim robotlarim, arabalarim, bilyelerim de vardi, oynamaktan zevk aldigim...
kankilerimizden sonra, bir grup arkadasimiz daha geldi evimize, resmi olarak 3. misafirimizdi. bu akşamsa annemler gelecek yemeğe, misafir ağırlamak da hem zevkli hem yorucu bir iş sanki...

Salı, Eylül 08, 2009

Blogger'in doğum günü sanırım bu aralar, bir dilim pasta duruyor amblemin kenarında. Düşündüm de benim blogumun dogum gunu ne zaman diye, 01.12.2005'miş. Tabii bu msn space'te başlama tarihi, blogger'a geçişim daha yeni, 27.10.2006. Unutmayayım da 1 Aralık'ta kutlayayım.
Bilmem o zaman yazdım mı bloga, ama 2000 yılından beri devam ettiğim kulübüme veda ettim, geçtiğimiz baharda. Bu Cuma, dönemin ilk toplantısı olmasının şerefine, başkanın da davetiyle, eski bir üye olarak katılacağım toplantıya, çok garip geliyor.
lunapark'a gittim geçenlerde, buraya yazmak lazım. yeni oyuncaklar gelmiş. çok yüksek olan bir tanesi var, kesinlikle yeni favorim. bilmem ki kaç yaşımda bunlardan zevk almaktan vazgeçeceğim... bir de havalar iyice bozmadan bir kez daha gitmek lazım derim :)

Perşembe, Eylül 03, 2009

Bu aralar panolarda yer alan reklamların etkisi, albümde emeği geçenlerden tanıdığı olma durumu ile birleşince Suzan Kardeş'in Makyaj Odası Şarkıları albümünü dinlemek farz oldu. 2-3 gündür bu albümde takılıyorum. Haluk Bilginer - Meltem Cumbul - Cem Yılmaz - Erkan Can'in parçaları favorilerim gibi görünüyor...

Salı, Eylül 01, 2009

Türk Sanat Müziği'nden gün geçtikçe daha da fazla zevk almaya başladım. Yaşlı dedeler misali şarkılarda dalıyor, eski günleri anıyor, yalnız dostların olduğu bir rakı sofrasında bulunduğumu hayal ediyorum. Durum böyle olunca, haliyle kendimi yaşlı hissediyorum. Zaten evlendim, unumu eledim, eleğimi duvara astım modundayım. 2, 3 de çocuk dolansa eteklerimde tam olacak...

Pazartesi, Ağustos 31, 2009

Bir haftadır konsantrasyonum, 0-1 aralığında seyrediyor, bu değer epsilon sayılacağından, haliyle elle tutulur bir iş yapamıyorum. Evlilik aşkı öldürür mü henüz bilmiyorum ama akademik hayatımı öldürdüğü kesin. Ancak bu hafta azimliyim, bir konferans varmış, Vildan sağolsun, gamlı baykuş gibi, nerede çalışma kasma gerektirecek bir şey var haber veriyor. İşte şimdi ben de, söz konusu bir çalışmamı İngilizce'ye çevirmek , makale formatına uydurmak için uğraşacağım ve bunun için pek az zamanım var...

Cuma, Ağustos 28, 2009

nolur anlamlı olmasa o kadar... uydursam, uyduruk olsa; boş konuşsam laf sanılsa. kurmasam cümleler. ya da kursam düzgün olmasa, devrilseler. tırtıklasam oradan buradan kelimeler. yan yana yazsam, ama onlar kendilerini cümle zannetseler. hatta kafiyeye meyletsem cümle sonralarında, oldu olacak kendilerini mısra, nesri de şiir zannetseler.

Perşembe, Ağustos 27, 2009


"And now, back to wasting my time!" hissi aynı benim de içimdeki...

Kırılan serçe parmağımın yarattığı en büyük sıkıntı ne tahmin edemezsiniz sanırım... Klavyenin kısa yollarını kullanırken canımın acıması. Ve bunun sonucu olarak; ctrl tuşuna embesilce yüzük parmağımla basmaya çalışmam.

Salı, Ağustos 25, 2009

Bugün kütüphane'ye gittim, 2 yeni kitap aldım. Bu vesileyle de epeydir kitaplarla ilgili yazılar yazmadığımı fark ettim. Bugün üşengeçliğimin ve bunca kitap birikiminin sonucu olarak, son zamanlarda okuduğumu hatırladığım kitaplardan kısa ve öz bir şekilde bahsedeceğim, beğenip de bir kenara not ettiğim parçaları varsa yazacağım:

KİMYA HATUN / Saide Kuds: Mevlana ve Şems ile ilgili bir kitap, sevdim, tavsiye ederim, tarihsel doğruluğunu bilmiyorum, bilen varsa yorum bekliyorum... Bu arada içinde şöyle bir laf geçiyordu, çok basit ama çok hoşuma gitmişti. Günler geçmek bilmiyordu, saatin zamanın ölçüsü olmadığını ilk kez o zaman anladım.

BAB-I ESRAR / Ahmet Ümit: Yine Mevlana'yla ilgili bir kitap. Ancak Ahmet Ümit'i her okuyuşumda, belki yüksek beklentimdendir ama, hayal kırıklığına uğruyorum. Yine uğradığımı söyleyebilirim, dili çok yavan geliyor. Ama yine de kütüphaneden aldığım kitaplardan biri; Beyoğlu Rapsodisi .

DÖNÜŞÜM / Franz Kafka: Enteresan bir konu, sabah uyandığında böcek olmuş olan Gregor Samsa... Çok yalın, ama çok derin. Kitabı biraz irdeledeğinizde, niye bu kadar meşhur olduğunu, sistemin bir insanı ne hale soktuğunu anlatmak istediğini anlayabiliyorsunuz.

ÖRÜMCEĞİN KİTABI / Nazlı Eray: Büyük ustalar haricindeki Türk yazarlardan da iyi işler çıkabileceğine dair keşfettiğim örneklerle beraber (Sezgin Kaymaz, Alper Canıgüz, İlhami Alagör) , Türk fantezi roman alanındaki Nazlı Eray'ı buldum, oldukça fazla kitabı var, okuduğum bu ilk kitabı umut vaad etmekle beraber, yine de iyi sayılmaz. Bir başka kitapla kendisine bir şans daha verebilirim belki. Not almışım bu kitaptan da: "Yaşamın dekoru değişince, bu duygu söner, yok olur gider." Yaşamın dekorunun değişmesi fikri orjinal geldi, ama yanlış hatılamıyorsam, aşağıda bahsettiğim Flaman Tablosu isimli kitapta da okudum bunu, anonim bir şey mi bilemedim...

KÜÇÜK YAZI SATICISI / Daniel Pennac: İşte adamım! Bu da serinin 3. kitabı. Uzun zamandır arıyorum, çok kitapçı gezdim bulamadım, kütüphanede de kayıptı, sonunda bulmuşlar, onu hemen aldım ve günlerce masamda beklettim, balayına kadar okumadım, sırf daha çok keyfini sürebileyim diye. Türünün adını ben koyuyorum sempatik - polisiye. Öncekilerden birinde yine yazmıştım (http://kendicapimda.blogspot.com/2008/08/daniel-pennac-silahl-peri-daniel-pennac.html) Bu arada kesinlikle daha çok romanının çevirisinin yapılmasını istiyorum...

SUDOKU CİNAYETİ / Shelley Freydont: Sudoku severim, ismini görünce enterasan olabilir diye düşündüm, fena değildi, özellikle yaz günleri için böyle çıtır çerez kitaplar uygun geliyor, ama fazla bir özelliği yok, hani polisiye bir şeyler okuyayım derseniz, gidin Grange, Dan Brown falan okuyun, onların tamamını bitirdiyseniz benim gibi, o zaman sıra buna gelebilir... Bu arada Grange ya da Dan Brown'a denk olduğunu düşündüğünüz yazar varsa, yorumlar da o isimleri de bekliyorum...

FLAMAN TABLOSU / Arturo Perez Reverte: Yine bir cinayet romanı, fazlaca gerilim okumuşum üst üste, hep denk gelmiş hakikaten. Bunda da satranç var. Bir tabloda resmedilmiş oyunu, önce geri, sonra da cinayetleri çözmek için ileri oynuyorlar, kitabın içinde oyunun durumu falan resmediliyor, A*1, C*3'e falan diye oyunun pozisyonuna yönelik, gizli notlar çıkıyor, yani satranç bilmiyor ya da sevmiyorsanız boşverin derim. Onun haricinde idare eder.

KANLI TUTKU / Osman Aysu: Yine bir Türk yazar denemem. Osman Aysu pek meşhur polisiye-gerilim türünde, onlarca kitabı var. İlk kez okudum, öyle ahım şahım bir tarafı yoktu konusunun, okumasam da olurdu doğrusu. Ama işte tıpkı Nazlı Eray gibi Osman Bey'e de bir fırsat daha tanıyabilirim.

KOLONİ / Jean Christophe Grange: Adamın okumadığım kitabı kalmadı, haliyle raflarda denk gelir gelmez de aldım, ama Grange amca da performansını düşürüyor gibime geliyor. Son 2 romanını çok beğendiğim söylenemez. Şimdi Koloni'de şansımı deniyorum, hali hazırda okumaktayım o yüzden çok bir yorum yapamıyorum, ancak başrol bir Ermeni'ye ait ve Grange amca sözde ermeni soykırımını, kanlı canlı bir soykırım olarak kitaba yedirmek ve millete duyurmak gibi bir gaflete düştüyse, ayıplayacağım ve kendisini protesto edeceğim.
Elektriğimizi kesmişler, hem de haksız yere. Neyse sabah düştüm Maltepe'ye hallettim bu işi de. Bu arada yarın da sonunda banyo aynamız ve dolabımız geliyor inşallah, çok mesudum. Salon avizelerimiz de takıldı. Gün geçtikçe eve benziyor evimiz...

Pazartesi, Ağustos 24, 2009

kablosuz teknolojilerle ilgili bir sayfada dolanmakta, tezimde işime yarayacak bir gelişme var mı bakınmaktayım, oldukça akademik bir izlenim yaratan bu görüntünün altında, aklımda hangi tilkiler dolanıyor acaba? tatil dönüşü o ev nasıl toplanacak, eve gidince kaç posta çamaşır yıkamam gerekecek, akşama ne pişirsem iyi olacak? bırak "çocuk da yaparım kariyer de" demeyi, sade bir evi yürütemem ben sanki. ev hanımı olmak istiyorum sanırım yalnızca... hea ama Gonca, Turgay, Vildan falan da ev hanımı olsunlar, hatta bana komşu olsunlar. yoksa olmaz, sıkılırım. sabah çayımı kimle içer, öğlen yemeğimi kimle yer, yemek sonrası kahvesini kimle yudumlarım...
kırık parmagim agriyor çok. püf...
1 haftadır Çeşme'deydim, Grand Ontur Hotel'de. Fena değildi. Özellikle kocacığımı kollarıma alıp şu üstü tenteli, her yanı perdeli, yataklı localarda, tam denizin karşısında yattığım Cumartesi günü pek keyifliydi. Alaçatı'yı beğendim, kesinlikle Bodrum'dan daha güzel geldi geceleri gözüme... Çeşme'nin merkezi ise beklediğimden fos çıktı. Neyse kısaca yine yeniden iş başı. Tatil güzel şey, yaz da, bitmese ya...

Perşembe, Ağustos 13, 2009

o kadar çok şey var ki yapmam gereken, ben her zamankinin aksine bunlari alt alta yazıp - en azından bir arada bile göremeye dayanamayacağımdan olsa gerek - to do list mist yapmıyorum... üstelik tüm bunlar hayatı ayrı alanlarında olması gerektiğinden canım iyice sıkılıyor...

Çarşamba, Ağustos 12, 2009

Yaklaştıkça Gonca'nın ayrılış vakti,
iyice ortaya çıkıyor onu ne çok özleyeceğim hissi...

Salı, Ağustos 11, 2009

gerçek yaşama dönüş,
şiddetli bir reddediş,
kuvvetli bir direniş...

Salı, Temmuz 21, 2009

izin aldım. 10 agustos'a kadar sizlerle blogda bulusma umidim yok... dugunu de balayini da aradan cikarir, sizlere yeni evimden yazarım insallah.
Dugundeki ilk dans parcamizi bulmak icin bana yardim eden, çağrılarıma kulak veren Hakan, Hikmet, Esin, Vildan, Gökhan, Yasemin, Emel Teyze... sizlere minnettarim :) Seçmelerden birinci olarak Zuhal Olcay / Pervane çıkacak gibi görünüyor, bakalım...

Ben bal arısı gibiydim senden önce
Bak pervanelere döndum seni görünce
Yana yana kül olsam her an
Yine de senden ayrılamam
Yoluna adadım ömrümü ben
Sensiz olamam
Yana yana kül olsam her an
Yine de senden ayrılamam
Bin yıl yaşasam yine sana doyamam
Sana gönlümü verdim nazlı güzel
Seni almazsam gözlerim açık gider
Bana ellerini ver
Hayat seni sevince güzel
Yoluna adadım ömrümü ben
Gel kaçma güzel
Bana ellerini ver
Hayat seni sevince güzel
Sana gönlümü verdim nazlı güzel...
Dayim ve yengem geldi Amerika'dan düğün için, epeydir bizdeler ve İstanbul tayfası da yavaş yavaş dökülmeye başladı. Kocaman bir aileyiz biz. 3 tane yatılı misafirimiz var daha şimdiden. İzmir'den de gelenler olacak... Her akşam amcamlar, teyzemler, kuzenler falan bizde. Gece 4'ten evvel ev sessizliğe gömülmüyor, hepsi bizim işlerin ucundan tutmuş yardım ediyor. Kalabalık ve canlı bir ailem olduğu için mutluyum. Benim yeni kurmakta olduğum aile de böyle olur umarım. Cıvıl cıvıl, kalabalık, kakara kikiri :)
Ne zaman çözdüğümü bilmediğim bir testin sonucunu buldum, masaüstündeki klasörleri karıştırırken. Nasıl biriyle evleneceğimi tahmin eden testlerden biriymiş belli ki. İşte sonucu:

Aklı başında biriyle: Efendi insanları seversiniz siz. Müstakbel eşinizden de düzgün bir yaşam, pratik bir zekâ ve olgun davranışlar bekliyorsunuz. Ne yaparsa yapsın, başarıya ulaşacaklardan müstakbel eşiniz. Sağlam bir kariyer sahibi, kendi ayakları üzerinde duran, sakin ve yetenekli biri. Ayrıca bilgili olduğu kadar da mantıklı… Böyle birinden maddi ve manevi çok destek görürsünüz. Saygılı ve oturaklı yapısı ile insanlar arasında da dikkat çeken biri olur. Onu, yanınızda gururla taşıyabilirsiniz.

Ahhahahah :D Sanırım bu metnin birebir müstakbel kocam olduğunu, onu tanıyanlar bilir...

Cuma, Temmuz 17, 2009

yaklaştıkça düğün zamanı
ben kendime daha yabancı

Çarşamba, Temmuz 15, 2009

Yine düğün, dernek, ev işleri yüzünden koptum sanal alemden. Tadilat işlerinin çoğu bitti, geriye eksikler kaldı; banyoda aynamız yok hala, bir de süslü perdemiz, salonda tekli koltuğumuz ve avizemiz, oturma odamızın halısı, çalışma odasının avizesi, başucu lambalarımız, aspiratör takılamıyor bir türlü, son haber: borusu da uymamış, nikah şekerimiz, sinevizyonumuz da, hea bir fotografci işini hala bağlayamadık. dahagelir de siz değerli okuyucularımı bunaltmanın alemi yok. Zaten tüm bu söylediklerimi not aldığım "evlilik defterlerim" var. -ler diyorum çünkü 1'i bitti, 2.'ye geçtim.

Salı, Temmuz 07, 2009

Parmağım kirildi, sol elimin sercesi :( bagajdan dusmekte olan topa benim el, mustakbel kocamin bacakla mudahalesi sonucu, yedigi tekmeyle beraber kıtırdayan bir eklemcik söz konusu. rontgenlerle belgelenmis ilk kırıgım bu, hayirlara vesile olsun. daha evvel, ayak serce parmagimi ve kaburgami kirdigimi dusunuyorum, hatta neredeyse eminim... kahrolası bir atelle geziyorum ve canım acaip yanıyor. zaten doktor gözümün içine bakıp, bir kaç kez vurgulamak suretiyle, en az 3 hafta agrimin dinmeyecegini belirtmişti. görünen o ki atel düğünden önce çıkacak, yoksa da sargısını dantelden yapacağım, gelinliğime uysun diye...

Pazartesi, Temmuz 06, 2009

bir haftalık eziyetten sonra, iş başına dönebildim. işe dönsem de biraz dinlensem diyebileceğim hiç aklıma gelmezdi açıkçası. ama diyorum... şantiyemiz bir eve oldukça benzedi. haa hala yaşamak için eksiklikler mevcut. ornegin, bir dunya para verilip alinan mutfak evyesinin, efendime soyliyim girtlak hortumu eksik, haliyle suyu kullanamiyoruz. allahin belalari! butun evyelerden tum parcalar cikiyor, bunlar bilerek bir parcayi eksik veriyorki, servisini aramak zorunda kalasin, bi 80 milyon da ona bayilasin. sonracığma koçtaş'ın yanlış yunluş getirdiği çamaşır makinası dolabı ve banyo aynamız var. o yüzden çamaşır makinesini de bağlatamıyoruz, bekliyoruz. kilidi değiştirdik, kazıklamış herif bizi, ben görev başında değilken, onu da bulup canına okumam lazım. lazım da lazım... güya işteyim ama aklım evde o da ayrı...

Çarşamba, Haziran 24, 2009

kalbim onu görünce pıtır pıtır pıtlıyor, sağımdan solumdan aşk fışkırıyor, değmek dokunmak, öpüp koklamak için ciğerim tutuşuyor :) gözbebeklerimin içine oturmuş birer kalp, başımın etrafında da yıldızlar dolanıyor, ayaklarımda patenler varmışçasına adımlarım uçuyor. aşk dedikleri herhal bu oluyor...

Salı, Haziran 23, 2009

Geçen hafta siparişini verdiğim laminatlar, bugün yapılacak inşallah. Mutfak masa ve sandalyeleri de gelecek. Ara dolap ve kapı pervazı da yarın gelecek. Yarın bir de perdeciyi çağıralım ki ölçü alsın. Perşembe ya da Cuma da banyo, wc dolapları, duşakabin falan gelecek görünüyor. Sonra onların tesisatları bağlanacak. Cumartesi de mobilyalar gelse. hmm araya bir güne temizlik koymak lazım. Davetiyeler de postalanmalı. Uu gelin ayakkabısı, tacı alınacak, çantası dikilecek. Aa aydınlatmaları da alsak da elektrikçi evdeyken taktırsak. Vay vay vay. Ay ay ay...
Hayvan sevgisiyle dolu bir anne babanın çocukları olarak ve onların da desteğini alarak hayvanat bahçesi ve muhtaç hayvanlara bakım merkezine dönüştürdüğümüz evimizde son dönemde 3 kayıp yaşadık. Öncelikle 2 küçük kaplumbağamızdan zaten güçsüz olan hayatını kaybetti, ardından tam bir azman olan eşi, inanılmaz bir şekilde yemekten kesilmek suretiyle resmen intihar etti diyebiliriz. Tabii bu arada yalnız kalan eşi yaşatma çalışmaları sırasında eve 3 tane daha kaplumbağa alındı, onlar hala sağlıklı. (bunların isimlerini cin-can-cem koydum, vefat eden çiftin ki ise şap-şal'dı.) Gel gelelim 3. ölüme, anneciğim ve yardımcısı (Batman ve Robin gibi) bir sabah bahçede saksağanların acaip çığlıklar attığını duyar, bizim köpek de bu saksağanların çıkardığı seslere illet olmakta ve çıldırasıya havlamaktadır. Bunun üzerine saksağanların niye çıldırdığını anlamak, daha da doğrusu onları tellerimizin arkasından, kot farkından dolayı 3m yukarıda kalmakta olan arkadaki bahçeden kovalayıp köpeği susturmak için inceleme çalışmalarına başlarlar. Bir de ne görsünler, yaralı yavru bir saksağan, onu yemeye hazır nazır bir kedi ve yavruyu kurtarmaya çalışan akrabalar. Bizim Batman gerekirse kediyi kaçırmak için eline aldığı minik taşlarla nöbet tutmaya başlar, Robin ise dağ bayırı aşmak, arka bahçelere dalmak suretiyle yavruyu kurtarmaya gider. Görev başarıyla tamamlanır, saksağancık kanadından ameliyat ettirilir ve bakım için 10 günlüğüne evimize misafir olarak alınır. 3-4 günlük yoğun emeklerin ardından (veteriner, kafes temini, beslenme, ilaç içirme, bahçeye, balkona çıkarıp aile fertleriyle konuşturma ...) bir sabaha karşı ellerimde öldü. Kendisi (bu arada adını Bayram koymuştuk, göbek adı da Şaban'dı) tıpkı bundan önceki yaralı güvercinlerimiz, saksağanlarımız gibi benim odamda konakliyordu, her sabah 5:30 - 6 gibi onun sesiyle uyanıyordum, çoğunda bir kanadı bağlı olduğundan dengesini kaybedip düşüyor ben kalkıp kaldırıyordum, işte birinde bir türlü kalkmak bilmedi :( Neyse işte öyle...

Çarşamba, Haziran 17, 2009

ne kadar cok sey var yapmam gereken. evlilik islerinin haricinde, bir kac farkli konuda doktora gitmeliyim, fatura odemeliyim, arabami servise goturmeliyim, hizmet birlestirmesi ile ilgili islerimi takip etmeli, yurt disi durumu vs ile ilgili karar vermeli, tez onerisi hazirlamali... uzadikca uzuyor liste :( John Lennon der ki:
"Life is what happens while you are busy making other plans. "
2 gun daha izin aldim, tadilat islerinin pesinden kosmak icin. bu arada dun laminat isini de hallettim, ha bir de perdeciye gittim, yarin olcuye gelecekler. bugun de kapilar takilacak. sanki gittikce eve benziyor bizim insaat. bu arada babam; annemi proje muduru, beni de santiye sefi ilan etti :) gorevime layik olmaya calisiyorum...
lily allen'in "not fair" sarkisi bugunlerde favorim. yerimde duramiyorum dinlerken. koltukta zip zip zipliyor, saga sola sallaniyorum.

Salı, Haziran 16, 2009

İzin almıştım kaç gündür, iş yerinde değildim, sanal dünyayla tüm bağımı kopardığımdan haliyle blougumu da yazamadim. Bu esnada evin tadilatını epeyce kolayladım. Bu arada dün evin su aboneliğini de aldım, wc için aradığım özel bir batarya (musluk yerine batarya demeyi de ister istemez öğrendim, şaka maka tamirat tadilat literatürüne de, terimlerine de oldukça hakimim artık) vardı, onu da tüm Ulus'u talan etmek suretiyle buldum. Bi laminantımız kaldı, onu da bu ara halletmeyi planlıyorum. Sonra bilmem kaçıncı seviyeye yükselecek ve perde, halı, aydınlatma peşinde koşmaya başlayacağız. işte böyle...

Pazartesi, Haziran 08, 2009

Günlerdir evin tadilatı ile ilgili koşturmaca halindeyim. Yoruldum... İş hayatıma geri dönsem dinlenicem, o kadar yani. Önümüzdeki günleri de izin aldım, o günler sayesinde, bu işe toptan çözüm getirmeyi umuyorum. bakalim hayirlisi...

Çarşamba, Haziran 03, 2009

Tadilat başlayalı 10 gün oldu ve benim Şebnem'e hak verme zamanım geldi de geçiyor:) Şu tadilat başlasa daha ne isterim demiştim ya, evet bitsin isterim. Sonracığmaa, bütün sipariş ettiğim dolaplar gelsin isterim, seramiklerim, vitrifiyelerim, armatürlerim seçilsin, alınsın, konulsun, yapışsın isterim. Kapılarım takılsın, yerlerim yapılsın isterim. Halıydı, abajurdu, kıldı tüydü tüm zımbırtı alışverişleri hayatımdan defolup gitsin isterim.

Ya ben yeni evine taşındığında dolap yaptırmakla uğraşmak istemediği için aylarca kutular içinden kıyafet bulup giymiş adamım, odasının lambası anası tarafından gezilip tozulup bulunmasa duyla oturmaktan rahatsız olmayan, benzer şekilde halısını annesi beğenip getirmese çıplak zeminden bir gıdım rahatsızlık duymayanım. Odasındaki masasını, radyodan alışveriş hakkı kazanmasa, yıllarca almaya niyeti olmayan, kütüphaneyi ise yıllardır yaptırmayıp sonunda da evlendiği için yaptırmadan evden ayrılan; yatak başını kocası istediği, komidini yaptırmasa eve gelen herkes 50 soru sorar diye onlarla uğraşmamak için yaptıran biriyim. Nitekim yıllardır kendim bir komidine sahip değilim, rafları üst üste koyup kendime bi başucu yapmışlığım falan var. Aah ah... Ben ki alışverişten bu kadar nefret eder, aynı zamanda mobilya konusunda bu kadar gevşekken bu hallere düşecek adam mıydım? Vaah vah... Bittim ben bittim, daha evlenmeden yoruldum, işin ucunda sevgiliyle paylaşılacak bir yuva ve bir ömür olmasa çekilmez bu çile... Tek sevinilecek nokta, bu sürece katlanabilmemin, onu ne çok sevdiğimin bir kanıtı olduğunu görmek ve bu sayede onun kıymetini bilmek olabilir :)

Cuma, Mayıs 29, 2009

Sınav bitti, ama ben hala kendime gelemedim. Gerilmiş kaslarım yavaş yavaş gevşiyor, ağrılar içindeyim. Beynim yarısını yazılı da yazdırdığı 18 sayfaya, geri kalanı da sözlüde yetiştirdiği laflara harcamış, şu an geriye kalan bir garip boşlukla mücadele ediyorum. Duygularım da tükenmiş anlaşılan, heyecandır, sinirdir, mutluluktur yok ortada... Kendimi bitik hissediyorum...

Perşembe, Mayıs 28, 2009

Geçtim

Salı, Mayıs 26, 2009

Yeni evimdeki tadilat dün başladı. Hani buraya not düşeyimki, lan kaç gün oldu, bitmedi bu iş diye bir yakınma durumum olursa, bloga girip tarihe bakarım. Çok iş var çook. Neyse şu yeterliği bir atlatayım da tadilatı gözümde büyütmeye sonra başlıyayım. Yeterlik de yarın ve perşembe zaten, çok uzak sayılmaz...

Pazartesi, Mayıs 25, 2009

düşündüm de geriye sayacak gün bile kalmamış elimde sınav için. hani bi ucundan başlıyayım desem komik olacak...
Bir insan hem evlilik hazırlığı içerisinde olur, hem de doktora yeterlik sınavına çalışırsa, ne olur? Rüyasında sipariş ettiği yatak odası dolabının geldiğini ve kocasına çekmeceleri müfredata göre düzenlemeleri gerektiğini söylediğini görür :)

Cuma, Mayıs 22, 2009

Erik erik, güzel erik,
Rengi yeşil erik;
İstemem üstüne tuz muz,
Katur kutur yerim seni can erik.
Dirsek çürütmek: Okumak için çok emek sarf etmek. (TDK)

Yanlış hatırlamıyorsam daha önce de belirttim, bu dirsek çürütmek meselesi okumak için çok çaba sarf etmek şeklinde yalnızca bilişsel ve duyuşsal olarak yorumlanamaz. Aynı zamanda fiziksel bir durum da söz konusudur. İnsan masa başında çalışırken devamlı dirseklerine yüklenir ve dirsekleri ağrır. Bu günümüz bilgi çağında ve bilgisayar başında da böyledir. Tıpkı şu an benim dirseklerimin acaip ağrıdığı gibi.

Perşembe, Mayıs 21, 2009

Çok işim var ya, çalışmam gereken çok ders, öğrenmem gereken çok şey; bir de hangi mutfağı yaptırayım, hangi evyeyi taktırayım diye vermem gereken çok karar, yapmam gereken çok hesap. İşte tam da böyle zamanlarda masamdaki başını alıp giden dağınıklığa bir son veresim gelir benim. Dürter beni bu his, oturtmaz yerli yerimde. "Topla beni topla" diye tozlu monitorume not duser. Hala direniyorum bakalım 1 haftayı çıkarabilecek miyim? Yoksa saatlerce tek tek düzenleyecek ya da bu işe vakit harcamamak için topluca yere mi sereceğim?

Çarşamba, Mayıs 20, 2009

Haftaya bugün bu saatlerde sınavda karşıma çıkan sorularla cebelleşiyor olacağım, muhtemelen belli bir süre kalemi gereksiz bir araç olarak görüp, kullanabileceğime olan bütün inancımı yitireceğim.

Salı, Mayıs 19, 2009

Bu 19 Mayıs'ı; bölümde, istatistiğin çetin yollarında mücadele vererek harcıyorsam, bahsettiğin gençliği yaratmada bir lokma da benim tuzum bulunabilsin diyedir...

Pazartesi, Mayıs 18, 2009

şu aptal doktora yeterlik sınavı yaklaştıkça, çalışmam için geriye kalan zaman azaldıkça, konsantrasyonumun azalması normal mi? bu ikisi dogru orantili iki degisken mi? "geriye kalan zaman" hic bir zaman artamadigina gore, yoksa ben boku yedim mi? calistikca, ogrenmem gereken seylerin azalmamasi, aksine bu calismalarin benim yalnizca daha ogrenmem gereken ne cok sey oldugunu fark etmeme sebep olmasi da bu durumun bir baska kaniti mi? ve hatta bunlarin arasindaki dogrusal bir iliski bile olmayabilir mi? sınava kalan sure sıfıra yaklastikca, ogrenmem gerekenler sonsuza yakinsiyor olabilir mi? ben sadece boku yememiş, aynı zamanda bitmiş olabilir miyim?
Evimin kadını mı olsam ben? Bol çocuk doğursam, onlara baksam, çamaşır assam, yemek yapsam. Ütü, mütü için kendime bir de yardımcı tutsam. Biraz büyütüp eğittikten sonra 3-4 bebeyi, güzel sanatlarla uğraşsam. Kessem yapıştırsam, eğip büksem, çizsem boyasam, sonra da satıp hem para kazansam hem doyuma ulaşsam. Çocuklar işe başlayınca, alıp sevdiceğimi terk etsem şehri, bir adaya ya da denizle ormanın sınırına yerleşsem. Gereksiz telaşlarımı, boş hırsları, bu anlamlandıramadığım hayatı geride bırakıp gitsem...

Cuma, Mayıs 15, 2009

"Beni bu güzel havalar mahvetti"

Perşembe, Mayıs 14, 2009

ehheheh, bölümdeyim, camı açtım, sweatshirtümü giydim, yiyip içiyorum, sadece masa lambam yanıyor, gerisi karanlık ve duman konserini dinliyorum keyifle, bir yandan da çalışıyorum olabildiğince. optimum çözüm bu olsa gerek...
Onu deliler gibi seviyorum,
onun beni böylesine çok sevmesini de,
bunu açıkça hissedebilmeyi de çok seviyorum.
Onunla ömrümü paylaşmaya başlamak için sabırsızlanıyorum...
Üniversiteler şenlik kaynıyor, benimki de bugünler de coşuyor. Akşama Duman konseri var, ama ben gitmeyeceğim, çünkü deliler gibi ders çalışmam gerekiyor. Şu doktora yeterliği bir vereyim, kendimi sokaklara atacağım, sabahlara kadar gezip tozacağım. Hea bir de bir Duman konseri bulup, ona katılacağım; söz verdi sevgilim, sınavımı geçince götürecek beni :)

Çarşamba, Mayıs 13, 2009

Bahardan öte bir koku var havada, belli ki yaz kapıyı zorluyor. Ben baharı yaşayamadan bahar gidiyor :(

Oysa ben çiçekler süslerken dalları, aşkımla oynaşmak, öpüşüp koklaşmak, kırlarda yuvarlanmak istiyorum, bir de bıdı bıdı konuşup, ona bir şeyler anlatmak; bir yere geç kalmadan, telaş içinde olmadan, yapacak çok işimiz var diye endişeye kapılmadan, uzun uzun, rahat rahat baharın keyfini çıkartmak istiyorum...

Salı, Mayıs 12, 2009


Şükür gelinliğin siparişini dün akşam verdim. Bir de evimizin tadilatı başlasa daha ne isterim...

Cuma, Mayıs 08, 2009

Konferans da bitti, ben de...

Pazartesi, Mayıs 04, 2009

hani konferans düzenliyoruz demiştim ya, o bu hafta. bir de bir laf var ya " başımı kaşıyacak vaktim yok" haliyle o da bu hafta... doktora yeterlik için yapılan geri sayım, "ay"la değil haftayla yapılır oldu, o da var bu arada. düğün yaklaşıyor, gittiğim gelinlikçiler artık sipariş vermeniz lazım, yetişmez diyor, bir de bu var. ha bir de verdiğim dersin yükü gittikçe yoğunlaşıyor, o var. var allah var... off...