Çarşamba, Aralık 29, 2010

"Pilates kakamı getirdi!" Magazin dergisine röportaj veren, sansasyonel bir kişilik olsam bu cümleyi kesin kurardım, aşağıda okursunuz, yalan da sayılmaz nitekim. Ama ben sade bir blog yazarı olarak konuya başka noktadan gireceğim ve blogun başlığını "Mrs. Bean ve Pilates Topu" koyacağım...

Kasım ayının başında Joya spor merkezine yazıldık (Eğer benim yazılarım vesilesiyle Joya ile ilgilenir ve yazılmayı düşürseniz, adımı verin de benim üyeliğime 1 ay eklesinler e mi sevgili dostlar). Her spor merkezinde olduğu gibi burada da salon seansları var. Ben de daha önceden yapmakta olduğum Tai-Bo*'ya ve yine her bulduğum fırsatta yapmakta olduğum Latin Danslarına** gitmeye başladım. Ve fakat bugün seansların günlerini karıştırdım ve eh napalım diyerek, kaçırdığım Tae-bo'nun yerine Toplu Pilates dersine razı oldum. Daha evvel 1 kez pilates yapmıştım (ki top neyim yoktu), onda da benim hareketli yaşam tarzıma ve heyecanlı iç dünyama (:P) çok ters düşen uyuz bir şey olduğuna kanaat getirip bir daha gitmemeye karar vermiştim. Peki bu kararına rağmen niye derse girdin derseniz; hani toplu moplu diyor ya, belki daha eğlencelidir diye ummuştum derim.

Efendim, salona girdim baktım herkes çoktan topları almış, ben de gidip yan salondan kendime bir top seçtim, yeşil, turuncu, mavi renkleri mevcuttu. Ancak topların büyüklükleri birbirinden farklıydı. Mavi en büyük olandı. Dedim bu erkeklere göre herhalde. O sebeple maviyi eledim. Turuncu, portakal gibi iyisi mi onu alayım şeklinde düşünerek onu seçtim. Hea bu arada üzerinde 55 yazıyor. Geldim topun üzerine oturdum, bu sefer başladım, bu 55 kiloyu mu temsil ediyordu, şimdi bu top kıçımda patlamasın diye dertlenmeye :) Hayır seans başladı, toplar yan odada ve ben salonun kapıya neredeyse en uzak köşesindeyim. Dersi bölmemek adına turuncu topumu elime alıp, salonu boydan boya aşıp, geriye yeşil topla elimde dönmek istemediğimden, kaderime razı oldum. Hoca kendinizi topun üzerine bırakın dedikçe, topu patlatmak suretiyle spor merkezinin tarihine altın harflerle yazılmaktan korkuyorum. Topun üzerine oturmasız hareketler ise ayrı dert, işte bacağının arasında tutup kaldırıyorsun topu filan. Bense durmadan topu kaçırıyorum. Top fırlayıp gidiyor, ben yattığım yerden kalkıp bir koşu alıp geliyorum. Sanırsınız Mr. Bean pilates yapıyor. Gerçi benden kötü 1-2 kızcağız vardı, onlar bana moral kaynağı oldu. Biri topa takılmak suretiyle yere yapışıyordu, bir diğeri ise topu benim kaçırdığımdan çok daha sık ve çok daha uzaklara kaçırıyordu...

Gelelim bağırsak mevzusuna, bilmiyorum bilimsel bir gerçek mi ama, bence karnını durmadan topa yaslayıp, ittirip kaktırmak, bağırsaklarda bir hareketlenmeye sebep oluyor. Bundan mütevellit topun patlaması korkusu ve durmadan kaçması dertlerime ek olarak bi de tuvalete koşma isteği çıkmasın mı başıma, zaten hareketleri yapamıyorum, bir de yavaş yavaş sayıyor kız (Gerçi pilatesin raconu bu anlaşılan, yapacak bir şey yok. Uyuz diye nitelemiştim ya, işte bundan.), o 1'den 8'e gelene kadar ben 50'yi bulurum. Nitekim koca popolu teyzelerden biri azarladı, "ee, ama sen çok yavaş sayıyorsun!" diye.

Vs. vs. işte maceram zar zor bitti, sonra mı? Ders çıkışı derhal tuvalete gittim tabii :P

* http://kendicapimda.blogspot.com/2010/03/dun-tae-bo-yaptm.html
** http://kendicapimda.blogspot.com/2010/06/boynuz-kulag-gecer-hesab-benim-kardesim.html

Pazartesi, Aralık 27, 2010

Biraz daha az empatik olamaz mıyım? Dünyanın bütün problemleri bilfiil benim olmak zorunda mı? Çevremdeki her insanın derdini çözmeye uğraşmasam... Her yaralı, aç hayvan bana dert olmasa... Olmaaaz... Örnek veriyorum, bugün bölümden 2 kişi doktora yeterliğe giriyor; ama benim ellerim titriyor, bir huzursuzluk almış içimi gidiyor...

*Resim: Catherine Lazure

Perşembe, Aralık 23, 2010

Yeni yıl yaklaşırken ben de hazırlıklara başladım. Bu sene çam ağacımızı kuramadık, çünkü kedişimizin onun üzerinde tek bir süs bırakmayacağına dair şüphelerimiz var. Gerçi ben yine de ev için de bir takım şeyler düşünüyorum, bugün yarın yaparım. Gelelim iş yerine... Dijital çalışmalarımın haricinde (muhteşem yeni yıl e-kartları ve unutulmaz animasyonlar :P) el işi süslerim de oluyor biliyorsunuz. Yukarıdaki de bu seneki kreasyonum, ana malzemesi keçe...

Pazar, Aralık 19, 2010


Tek kesik almaya görsün kalbim,
Pıhtılaşmıyor kahrolası kanım,
Durmak bilmiyor gözyaşım...

Cuma, Aralık 17, 2010

Sınav kağıtlarını okuyorum, asabım bozuluyor :(
Tamam benim sorularım karikatürdekinden daha zor olabilir, ama yine daha iyi cevaplar bekliyordum...

Salı, Aralık 14, 2010

Ben hep yarım kadeh şaraptım, ne eksik bir damla, ne fazla;
Ben hep yarısı boş bardaktım, ne eksik bir parmak, ne fazla...

Perşembe, Aralık 09, 2010

Bazen en iyisi geri almaktır zamanı;
Bugün bizim için 1 Kasım sabahı...

Salı, Aralık 07, 2010

Korkum; "sonsuzluk"la tanımlı özlemimin, "an"lara sıkışması...

Cumartesi, Aralık 04, 2010

Farid Farjad: Resmen ruha ilaç...

Cuma, Aralık 03, 2010

Her derse hazırlanmak için inanılmaz bir çaba harcıyor,
Ders sırasında öğretebilmek adına 40 takla atıp,
Kan ter içinde kalıyorum.
Sırf daha iyi öğrenebilsinler, hem de eğlenebilsinler diye,
kendi günlerimi gecelerimi umarsızca harcıyorum.
Kaçış yok, öğretmenliği seviyor ve önemsiyorum...

Perşembe, Aralık 02, 2010

Hani "kafasında kırk tilki dolaşır, kırkının kuyruğu birbirine değmez" diye bir laf vardır. Benim kafamı .iken tilkilerin sayısı kırkı aşalı çok oluyor. Haliyle tilkiler dolaşma aktivitesini bir kenara bırakmış, kavgaya tutuşmuş durumda. Yoruldum :(

Salı, Kasım 30, 2010

Ben: "Dünyanın en güzel kedisi bizim evde."
Annem: "Tabii, zaten dünyanın en yakışıklı erkeği de sizin evde."

:) Annem geçsin bakalım dalgasını, ama ben dünyanın en yakışıklı kocasına sahip olduğum gibi, en güzel kedisine de sahibim. Karılar kıskançlıktan çatlamasın diye, kocamın fotolarını koymuyorum ama kedişinkileri paylaşabilirim.
"Merak kediyi öldürür" bu kadar mı yerinde bir laftır arkadaş. Kedimiz o kadar meraklı ki, girmediği delik, araştırmadığı boşluk, tırmanmadığı raf, üzerine patisini vurmadığı leke kalmadı. Onu küvette, çamaşır makinasının içinde, kütüphanenin 2. rafında ya da çamaşır sepetinde araştırma yaparken görebilirsiniz.
Bazen de bir türlü göremezsiniz, çünkü bir duvarın dibine sinmiş, avını bekliyordur ve misal (size misal, bana yaşanmışlık) sizin bir düğüne gitmek için giydiğiniz elbisenizin altındaki incecik çoraplarınızı, bacağınıza atlamak suretiyle kaçırıverir.
Madem bahsetmeye başladım kendisinden, az daha anlatayım. Torbalarla oynamayı çok seviyor. İçine torbaları koyduğumuz ikea'nın bir zımbırtısı var, devamlı o şeker patilerini sokup oradan bir torba yürütüyor. Ben torbaları katlamak suretiyle minik toplar haline getirmiş olduğumdan, bir müddet top yapıp peşinden koşturuyor, sonra torba açıldıkça, koşmayı kesiyor; ardından torba kendisine saldırmışcasına ve şu hayattaki en büyük düşmanı oymuşcasına haşur huşur debelenip, torbayı öldürüyor.
Tırmalaması için aldığımız oyuncak / alet (adı her neyse) hariç her yeri tırmalayabiliyor. Ayrıca merakından ve hareketliliğinden mütevellit ortada biblomuz falan yok, ben şunu bir inceleyim dedi mi ya da ev içinde attığı deparlardan birinde önüne çıktı mı yanarız. En kötüsü de sersemin patileri falan kesilebilir. Neyse ki evimizde öyle minik aksesuarlarımız yok. Gayet sade olduğundan, fazla bir değişiklik yapmamıza gerek kalmadı.
Ha adımı? Hala yok :) Kızılderililer misali, kendini kanıtlamasını bekliyoruz. Şaka bir yana, biraz alerjik reaksiyonlar oluştu karı-koca bizde. Ne biz ona, ne o bize fazla alışmadan vermeli miyiz diye düşündük (ad koyma işini de o yüzden bu kadar salladık). Ama bir yere gittiği yok işte, veremiyoruz. Kocacım aksırıp tıksırmaya, ben de ellerimdeki kırmızı lekelerle gezmeye razıyım gibi görünüyor.

Pazar, Kasım 28, 2010

Bana, huysuzluklarımı seven biri lazımdı.
Şayet huysuzluğumu seven hiç kimse yoksa,
Bana hiç kimse lazımdı...

Cumartesi, Kasım 27, 2010

Aklım kalabalık,
İçim boş,
Ruhum daralmış,
Ben huysuz...

Perşembe, Kasım 25, 2010

Değerli okuyucular, öğrenci av sezonu açıldı, bir diğer deyişle jüri ayı geldi. Pazartesi günü Vildan Hanım dönemin ilk TİK'ine (Tez İzleme Komitesi) girecek örneğin. (Kendisine kolaylıklar diliyoruz :) )Önümüzdeki 1 ay boyunca ise doktora yeterlik sınavları olsun, TİK'ler ve tez bitirmeler olsun bölümümüz cıvıl cıvıl (!) olacak. Benimki 13 Aralık'ta, e şöyle 8'inde falan raporunu yollamak lazım gelir. Gerisini siz düşünün.

Madem TİK'ten girdim, tezimle devam edeyim. Bilgisayarım yenilendiğinden beri bir türlü yükleyemedim Nvivo programına lanet okuyorum epeydir. 7-8 ve 9. sürümlerinin hepsini 3'er kez kur-kaldır yapmışımdır rahat. Sonunda başarıya ulaştım, umarım mutluluğum bozulmaz...

Çarşamba, Kasım 24, 2010

Daha önceki yazılarımdan birini* yazarken bir karar almıştım; o da gezdiğim gördüğüm yerleri yazmaktı. Yurtiçi olanları atlasam da, yurtdışı olanları aksatmadan yazmaya çalışıyorum. O sebeple acele bir yazıyla bu kurban bayramı seyahatindeki gittiğim ülkeleri söyleyeyim:
  • Hırvatistan / Dubrovnik
  • Bosna Hersek / Poçiteli, Mostar
  • Karadağ
Bamtur ile gittik ve kendisi benim gördüğüm en kötü turdu! 15 saat rötarlı kalkan bir uçakla başlayan serüvenimiz, otel rezervasyonumuz 1 gecelik yapıldığı için otelden atılma ihtimali ile karşılaşmamız, bunun için (zaten rötardan dolayı 1 tam gün gecikmiş olan) şehir turumuzun en az bir saat gecikmesi ve o esnada bavullarımızı önce toplayıp, sonra geri yerleştirmemizle devam etti. Türkiye'den herhangi bir yetkiliyi bir kere bile görmedik, nadiren gördüğümüz Türkçe bilen Hırvat rehberler vardı. Bir başka gün yine organizasyon bozukluğu nedeniyle, 1 saat kadar, yolda otobüsün içinde bir başka otobüs gelmesini ve araca sığmayıp, ayakta kalan müşterileri almasını bekledik. Bir tam günümüzü yemesi ve diğer karşı karşıya bıraktığı durumlar sonucu özür niteliğinde Karadağ turu için ekstra ücret almadı, bir de Bosna Hersek turunu 35 Euro'dan, 35 Euro'ya indirdi :) O nasıl oldu derseniz; efendim bu zaten 50 Euro'luk turmuş daaa, evraklara yanlış yazılmış daaa filan falan. Haa bu arada adalar turu falan görünüyordu programda ama meğer bu mevsimde yapılmazmış, bir de programda gideceğimiz şehirlerden birine yol çok uzakmış, oraya da zaten gidilemezmiş, tüm bunları oraya gidince öğrendik. Tabii Prag'a, Dubai'ye, Portekiz'e ve Roma'ya gitmek için Bamtur'a başvurmuş ama Bamtur'un Hırvatistan'a yolladığı bir sürü yolcu vardı grubumuzda, bir de Bamtur'un farklı ülke uçak bileti gösterdiği için Schengen vizesi için pasaportlarına red basılan daha sonra da pasaportları sözde kaybolan müşteriler vardı, onların durumu daha vahimdi. Neyseki biz Hırvatistan'a gitmeyi amaçlamıştık Hırvatistan'a geldik, pasaportları da Bamtur'a kaptırmamayı başardık.

Sonuç mu? Bu ülkeleri gezebilirsiniz, gezmek güzeldir :) En güzeli Hırvatistan ki daha önce de görmüştüm, 2.kez görmeme rağmen en çekicisi o geldi. Ama Bamtur'la gitmeyiniz.

*http://kendicapimda.blogspot.com/2008/10/bayramda-bi-dolu-gezdim-yazsam-mi.html

Çarşamba, Kasım 10, 2010

"Ben Ata'ma doymadım.
Doysun kara topraklar..."

Pazartesi, Kasım 08, 2010

Rüyamda Devlet Opera ve Bale Sahnesi'ndeymişim, bir dans okulunun çocuk grubunun gösterisi varmış. Ben sahne arkasında bir göz odayı birkaç kişiyle paylaşıyor, orada kalıyormuşum. Bu arada söz konusu gösteriyi izlemeyi çok istiyormuşum, ancak bölüm başkanım izin vermiyormuş. Bölüme yeni gelen bir hoca da bu durumu, gösteriyi izlemeye gelen rektöre şikayet ediyormuş. Haa tabii bu arada ben sahne arkasındaki odada yaşıyorum ya, çamaşırlarımı sahneden görünecek şekilde trabzanlara asmışım ve arada utanıp donumu, pijamamı falan toplamaya karar veriyorum. Sonuç mu? Gösteriyi izleyemiyorum, o sırada Kızılay meydanında gitmekte olan bir uno'yu durduruyor ve anneme yetişmek için çocuğun arabasını bir saatliğine kiralıyorum, neyseki çocuk Turgay'ın arkadaşı çıkıyor da seviniyorum :) Var mı yorumlayacak olan?

Pazar, Kasım 07, 2010

"Anlatacak birşeyleri olanlar, anlatmanın bir yolunu mutlaka bulurlar." buna benzer bir söz vardı, ama kimin sözü çıkaramadım. Kimbilir belki de benimdir :) Epeydir düşünüyorum. Henüz yazı yazmayı bilmezken, bol bol resim çizerdim. Okuma yazma işini söküp, 3-4 yıl okuyunca şiir yazmaya başladım. Nereden baksan bir 10 yıl yazmışımdır şiir. Sonrasında beni şiirin kesmediğini fark ettim, yavaş yavaş düz yazıya geçtim. (Gerçi kafiye sevdam, düz yazıda da peşimden gelir çoğu zaman.) Epeydir düz yazı da kesmiyor, biraz bunun da etkisi var yazılarımın azalmasında sanırım. Belki de en başa dönmeli, yola renklerle devam etmeliyim. Hem resimlerim üzerine yazı da yazabilirim...

Cuma, Kasım 05, 2010

Ekim ayını 5 yazıyla kapattığıma inanamıyorum, iyisi mi bir özür mahiyetinde Ekim'den aklımda kalanları not düşeyim.

Kronik kulak ağrım, günlerden bir gün beni yatakta zıplatmak suretiyle uyandırdı, tabii o derece acıyı hissedince bende bir doktora gitme isteği belirdi, farklı 2 doktora toplam 3 kez olmak üzere kulağımı gösterdim. Ancak kulak temizdi, tabii dişçinin yolunu tuttum, ama bundan önceki kulak ağrılarımdan mütevellit ağzımda çekilmemiş 20'lik kalmamış, şuçu onlara da atamadık. Ardından eklemlerle ilgilenen bir hekime göründüm ve kendisi ağrının çenemi fazla sıkmaktan olduğunu söyledi. İlaç ve sıcak havlu uygulamasının ardından ağrılarım biraz azaldı, ama kontrole gitmem gerek. (Ama belirtmeden geçemeyeceğim, ağrı demek az gelir, acıydı daha ziyade, kulağımı, çenemi geç, başımın o yanına, saçlarıma elimi sürünce canım acıyordu...)

Ekim'den bir başka haber, Bartın, İnkumu'na gittik 3 günlüğüne, kankim ve sevgilisiyle. Şahane bir tatildi, çok eğlendik. Amasra'yı falan da gezdik. Yolda bulduğumuz bot fabrikasından alışveriş yaptık, kocacıma iki tane aldık. Kaldığımızın tesisin önü deniz, arkası ormandı. Bu söylediğim gerçek, arada başka yapı yok :) Karadeniz'de yeşilin her tonunu gördük tabii. Harika bir garsonumuz vardı, kendisinin Nirvana'ya ulaşmış nir hali vardı. Tesisteki onca canavar çocuğu ve huysuz müşteriyi idare ediyor, üstelik bundan mutluluk duyuyordu. Örnek insan...

Çarşamba, Ekim 27, 2010

Onlarca düşünceyi çöp biriktirir gibi üst üste yığıp, duygularımı tüy topağına dönecek kadar beklettim. Yazmak ne de iyi geliyordu oysa. Ama yazamıyorum ne zamandır, yazmayı çok isteyip de yazamıyorum üstelik...

Çarşamba, Ekim 20, 2010

Bilmem nedendir hüzünlüyüm bu aralar, gözyaşlarım göz pınarlarımda konuşlanmış sanki...

Pazartesi, Ekim 11, 2010

Duyduk duymadık demeyin, evimizin yeni bir üyesi var. 6 aylık bir kedicik. Soğuk ve yağmurlu 7 Ekim akşamı, kocacıma "beni eve götür, beni eve götür" diye miyavlamış :) Tabii kendisi de o duygu sömürüsüne dayanamamış, kapıp eve getirmiş. O gün bugündür bizde. İlk veteriner ziyaretini gerçekleştirdi, mamalar, kumlar, oyuncaklar alındı. Mırmır mırlayıp duruyor sabahtan akşama kadar. Ben iki köpek büyümüş bir evden gelen biri olarak, kediyi terbiye etme çabalarını sürdürüyorum, bakalım birimiz diğerini edecek ama... O daha sabırlı görünüyor gözüme, sonunda pes eden biz olacağız sanki. Hayırlısı... Haa bu arada hala bir adı yok. Önerilerinizi bekliyorum.
Not: Foto gerçektir, yani bahsi geçen kedi yukarıdakidir...

Salı, Ekim 05, 2010

Ey sen insanoğlu, yeryüzünün en aptal yaratığı! Sen bir tilkiyi, aslında dünyanın demirbaş listesinde olmayan bir araçla eziyor, sonra dönüp bakmıyor, bir gıdım umursamıyor, bir an olsun vicdan azabı çekmiyor, yavru tilkilerin durumunu aklına bile getirmiyorsun. Bir perde inmiş sanki gözlerine ve yüreğine, sanki yerdeki kendi annen olsa böyle davranacakmışsın gibi rahat, can çekişen hayvancağızı biraz daha ezilsin, asfalta karışsın diye yolun ortasında bırakıyorsun. Sen nasıl bir aptalsın ki; kendi kurduğun devletin verdiği kağıt parçalarını gerçek zannedip, her yerin tapusunu üstüne sanıyorsun. Bilmeden onların polise ihtiyacı olmadığı için polislik yapmadıklarını, yalnızca doğanın peşine takacak polisi olmadığını düşünerek her yaptığını hak görüyorsun. Ama bu kafayla bir tilki kadar mutlu olamayacağını bilmiyorsun. İşte sen yeryüzünün en aptal yaratığı, sen ancak kendi bokunda boğulursun...

Pazartesi, Ekim 04, 2010

Yazmak istiyorum, daha sık. Daha neşeli şeyler ve daha hüzünlü, hayır hayır künefe gibi hem tatlı hem tuzlu şeyler değil kasdettiğim. Dur, dur. Aslında şekerle peyniri doğru oranda karıştırabilsem yazılarımda, ona da varım, hem zaten ben künefeyi de severim. Sadece yemenin ya da içmenin pek de bir anlam ifade etmediği şeylere benzesin istemiyorum yazdıklarım. Mesela Turgay için kereviz ya da birçoğunuz için bamya gibi. Okuduktan sonra birşeyler hissedilsin, bir yazı okuyan birini daha okumak istesin istiyorum. Yeni okuyucular, oturup gece boyu arşivde gezinsinler istiyorum. Ama ben bu anlamda kendi performansımdan memnun değilimki siz okuyucularınkinden olayım.

Perşembe, Eylül 30, 2010

Evlilik değildir aşkı öldüren aslına bakarsan, sevdiğinin gitme ihtimalinin sıfıra yakınsamasıdır, senin gelgitlerinin azalması, çekip gitmelerin bırak hayatı, sözde bile olmaması; o kusursuz güven ortamıdır aslında. Anlayacağın sevgiliyken de yaşayabilirsin. Ölene dek elini tuttuysan birinin, o da kapadıysa parmaklarını seninkinin üzerine, ayrılmaz bir bütün olduysanız, “kesirler” konusu kaldıysa geride, evlenmeniz gerekmez; siz de hançeri saplamışsınızdır aşkın göğsüne.

“Sen yoktun ben yalnız kalmayı öğrendim, Acıya duvar gibi durmayı öğrendim, Kaybolmuş bir dilin sözcükleri gibi, Köksüz bağsız durmayı öğrendim.” diyen şarkı yaralarına tuz basmıyor, bir türlü anlam kazanmıyor, kimseye ithaf edilemiyorsa mesela. “Vazgeçtiysen hep sağanak yağışlarımdan, Vazgeçtiysen bitmek bilmez kışlarımdan, Korkma kimseye ödenecek borcun yok, Yok saymayı ben senden öğrendim.” diye haykırarak hıncını alacak kimsen yoksa; çoktan güvenli bir limana yanaştırmış gemini, hatta kızağa çekmişsin belli ki ve anla ki artık aşk bitti.

Şairsen dizelerine, yazarsan kitap bölümlerine kıran girer, hele ki alelade bir insansan kes ümidi, hayatın bundan böyle tekdüze devam eder… Bildiğin, ezberlediğin aşkı unut, başka bir şey artık sizinki; ama sorsan kötü mü; değil. Duru bir şey, bambaşka türlü bir şey aranızdaki. Alevler yok, mide krampları da, içi durmaksızın gülebilecek gözlerin, düşsen kolundan tutup kaldıracak biri var. Aşkta herkesin gözyaşı kendinedir, üstelik de aynı anda döküldüğü pek görülmemiştir, oysa artık gözyaşın aksa beraber ağlayacak biri var.

Çarşamba, Eylül 29, 2010

Resim: Kim Roberti
Huzursuzum, bir yanım oturmayı bilmiyor, durmaksızın kıpırdanıp duruyor, susmuyor, devamlı söyleniyor. Diğer yanımsa kımıldamamak için onunla dövüşüyor; bileklerinden bastırmış koltuğa, ona kalsa saatlerce, günlerce yerinden kalkmayacak, koysan kazdığın çukura gıkını çıkarmayacak halini ötekine aşılamaya çalışıyor. Hani der ya annem, bir yanım "kalk gidelim", öteki "bok yeme otur" diyor... İki yanımın içimde sürdürdüğü çatışma, bir üstteki ben'i yoruyor. İçeride barışı sağlayamıyorum, sığamıyorum sanki odalara ve hatta sokaklara. Kavga büyüyor...

Pazartesi, Eylül 27, 2010

Hayıııır! Kayıtlar başladı, bölüm öğrenci doldu, hazır değilmişim, hem de hiç. Uzatın yazı, yazı uzatııın, bölümü boşaltın, koridorları sessiz kılın; kafamın içi yeterince gürültülü ve benim gereğinden fazla koşturmacam var, başlayamaz dedim dönem, gidin başımdan!
Çarşamba ve Perşembe'nin ardından Cuma günü de misafir ağırladık. Misafirler arkadaşlarım olunca hiç dokunmuyor, ailem de olabilir, ama kalantor amcalar, kokoş teyzeler oldu mu geriliyorum. Her neyse Cuma akşamını Texas Hold'em Poker'le geçirdik, Cumartesi ise yeni bir kutu oyunu (Axis and Allies) keşfetmeye çalıştık Volkan'larda. Cumartesi ve Pazar gündüz annemlerin bahçede yayılırken, Pazar akşam da bir başka grup arkadaşla Bilkent'te yemek yedik. Kısaca hafta sonu gündüzleri durgun, akşamları hareketli ama her halikarda su gibi geçti. Hafta sonu dinlenme minlenme yalan arkadaş...
Bu arada annemlerin bahçesiyle uğraşırken elime diken battı, gülü seven dikenine katlanır diyeceksiniz, ancak gülü sevdiğim falan yoktu, derleyip toplayıp bağlamaya çalışıyordum, insanlara saldırmasını önlemek amacıyla. Aslında dikeni dün hissetmedim de, şu an orası şişmiş, sertleşmiş ve acaip acıyor; görünürde de birşey yok ne yapacağım bilmiyorum.

Perşembe, Eylül 23, 2010

Direniyorum. Sonbaharı görmezlikten gelmeye devam ediyor, yazın bittiğini kabul etmeye direniyorum. Yaklaşık 1 hafta önce şıpıdık terliklerimi bırakmak zorunda kaldım, ama hala üzerime hırka tarzında birşeyler almıyorum. Yaz her zamanki gibi çok çabuk geçti, ben henüz yeterince tatil yapmadım, gerektiği kadar dinlenmedim, eğlenmedim, kahretsin, daha beteri ben ömrümün bu hızla elimden gitmesi hissine alışmadım. Dünyanın dönüşündeki hızı gözüme gözüme yaz sokar zaten her zaman, sonbaharla kışın geçmesine sevinirim, baharın gitmesine ise sevinmesem de pek üzülmem, ama yaz; yaz öyle mi :( Kelimeler yetmeyecek hayal kırıklığımı anlatmaya, ben de sizlere acıklı bir resim çizdim, sevgili okuyucum; bakınız ve kendiniz için değilse bile benim için ağlayınız.

Çarşamba, Eylül 22, 2010

Evinin Kadını Çocuklarının Anası Modu

Dün iş çıkışı doktora gittim, kulağım ve boğazım ağrıyor (dışarıdan herhangi bir hastalık belirtisi göstermiyorum, kimseye çaktırmadan ayakta atlatacağım inşallah), sonra doktorun verdiği ilaçları almak üzere eczanenin yolunu tuttum. Peşinden bu akşamki misafirime yapmam gereken hazırlıkları düşünerek ver elini market dedim. Efenim undur, yumurtadır, kakaodur filan. Sonra eve. Ortalığı toplamakla işe başladım, mutfak dandiniydi zaten, orayı toplamadan herhangi bir iş yapmak mümkün değildi. Boşaltıp yeniden doldurduğum makina, bulaşıkları yıkarken keke giriştim. Kahveli kek; yeni bir tarif... Akşama belli olacak iyi mi kötü mü. Bu arada kocacım aradı, geliyorum dedi, yufkayı ona sipariş ettim. Kendisi benden de beter durumda, ateşi falan var, o alışverişi yapadururken ben de kekin arasında ona yemek ısıttım. Keki fırına atmayı başardıktan sonra, yeniden yarattığım dağınıklığı topladım ve artık soğumuş olan yemekleri ısıtıp, ben de yedim. Yemeğin ardından fazla oyalanmadan tatlıya geçtim, muhallebi pişirmekten hiç hoşlanmıyorum, dibi tutmasın diye karıştır karıştır, eeh nereye kadar. Kocacım hasta olmasa yardım ederdi, ama o da baygındı. İşte öyle tatlıyı da yaptım. Haa bu arada misafirlerin arasında biri kız, biri oğlan olmak üzere iki bebiş var, geldiklerinde onlara vermek üzere alınan hediyeleri bir güzel paketledim, hem de karışmasın diye biri pembe biri mavi olacak şekilde :) Gece 1 gibi yatağa süzülmeyi başardım, biraz kitap okuyup, uyudum. Ve günün sonunda kendimi anne gibi hissettim, götü yer görmez, herşey ve herkes kendinden önce gelir, detayları düşünür, koşturur da koşturur, yatağa en son o girer... Ne hissettiğimi biliyorum, ama bu hissi sevdiğim söylenemez :(

Salı, Eylül 21, 2010

Dün Shutter Island / Zindan Adası'nı izledim. Bu türe alışık olmayan (alışmak gibi de bir niyeti olmayan) biri olarak gerile gerile bir hal oldum. Ancak filmin hakkını yemek istemiyorum. Gerçekten güzeldi, tavsiye ederim... 

Cuma, Eylül 17, 2010

Azcık da tatilden bahsedeyim bari. Antalya'da daha doğrusu Alanya İncekum'da Pegasos'ta kaldık, benimkilerle. İncekum Antalya'da en sevdiğim yerlerden biri, neden mi, kumu ince de ondan :P Akdeniz'i özellikle belli bölgelerini, Ege'den daha çok seviyorum, en azından deniz bakımından. Dalgalarla boğuş, denize yürüyerek gir, denizde dudakların morarmadan saatlerce kal, ayağın yere basabildiği için istediğin oyunları oyna, kaydırmacadır, amuda kalkmacadır... Tamam hele ki dalgaya binip kıyıya kadar gidersen (vücut-sörfü diyelim) için dışın kum oluyor, ama olsun, kayaya çarptım da ayağım mı yarıldı, yosunlar bacağıma mı dolandı, iskelenin merdiveni elimi mi kesmiş, ha tabii bir de yaz ortasında soğuktan dişlerinin takırdaması derdi yok. Akdeniz - Ege karşılaştırmasıyla uzattığımız bu bölümü arkada bırakıp, Bodrum'a atlıyorum. Ne de olsa Antalya ile ilgili ufak bir girdiyi önceden yapmıştım.
(http://kendicapimda.blogspot.com/2010/09/deniz-kum-gunes-temiz-hava-bol-gda.html)


Bodrum'da da kayınvalide ve kayınpederin yanına yazlığa gittik. Bir başka cins herşey dahil sistem de oradaydı, sağ olsunlar gelinlerine pek düşkünler :) Ne yerim, ne severim, nerede gezmek istersim devamlı onun derdindeler. Aslında kankalarımız Öykü-Görkem de Bodrum'a geldi, ancak onlarla sadece tek bir gün çakıştı programımız. Biz de onu günü bir arada geçirdik, önce denizde titremece, sonra mangal sefası, maç keyfi (Dünya Basketbol Şampiyonası - hmm dur bakayım hangi maçtı, yarı finale kaldığımız maç olması lazım) ve gece 12'de Bodrum gecelerine kavuşma. Körfez'i özlemişim. "Sevgili" olmayı özlemişim, keşke daha çok zaman geçirebilseydik Körfez vb'de.

Kısaca aile saadetiyle dolu bir yaz oldu bu, kocacımın izin sıkıntısı nedeniyle romantik ya da arkadaşların olduğu bir program yapmaya fırsatımız olmadı. Önümüzdeki sene bunun acısını fazlasıyla çıkarırız umarım...

Perşembe, Eylül 16, 2010

En iyisi son zamanlarda okuduğum kitaplardan bahsedeyim.

Alacakaranlık Serisi / Stephenie Meyer:

1 haftalık Alanya tatilimde 4 kitaptan oluşan Alacakaranlık serisini okudum, işin tuhafı ilk 3 kitabın filmini halihazırda izlemiş olmamdı. Ancak kitaplardan inanılmaz keyif aldım. Bir çoğunuzun konusunu bildiğine eminim ama yine de bir cümleyle özetleyeyim. Bir vampir (Edward), bir kurt adam (Jacob) ve bir kadın(Bella) arasındaki aşk üçgeni, bu arada vampirler ve kurt adamlar birbirinin ebedi düşmanı. Kitap tam tatillik, sanırım hanımlar ve en çok da bu hanımların 13-30 yaş arası olanları sevecektir bu seriyi. Aşk, romantizm, kıskançlık, kan, dövüş, hareket vs. herşey var içinde. Ha tabii bir de ikisi de birbirinden çekici, durmadan sevgilinizin/eşinizin yerinde hayal edeceğiniz iki erkek karakter. Hani dünyada Edward diye bir tip olabileceğini bilsem, dakika düşünmeden boşanacaktım kocamdan :P

Ateş Canına Yapışsın / Sezgin Kaymaz

Sezgin Kaymaz sevdiğim Türk yazarlardan biridir, Kaptanın Teknesi, Uzun Harmanlarda Bir Davetsiz Misafir, Geber Anne oldukça güzel kitaplardır. Ancak çıktığını görür görmez, konusuna bile bakmadan sipariş ettiğim bu kitap beni hayal kırıklığına uğrattı. Bu arada bloguma şöyle bir göz attım da bundan önceki kitabı olan Medet için de aynı duyguları dile getirmişim. (http://kendicapimda.blogspot.com/2008/06/medet-diye-bir-kitap-okudum.html) Üzüldüm :(

Sil Baştan / Ken Grimwood

Sil Baştan'ı kitap dergilerinden birinde gördüm, hayatını tekrar, tekrar, tekrar ve tekrar yaşamak zorunda kalan bir adamı anlattığını söylüyordu. Konusu hoşuma gitti ve aldım. İçinde biraz "Kelebek Etkisi" filmi, biraz "Zaman Yolcusunun Karısı" kitabı tadı var. Gerçi kitap ilk kez 1988 yılında yayınlanmış, yani onlardan esinlenmiş demek istemiyorum, sadece aynı tat var diyorum :) Kitabı sevdim, okunabilir... 


Çarşamba, Eylül 15, 2010

Fazla uzak kaldım ya blogumdan, hiç birşey yazasım gelmiyor. Sanırım bunun sebeplerinden biri de referandum. Sanırım ülkem adına beni iyice umutsuzluğa sürükleyen bu sonucun (aslında sonuç demek yetmez, bu sürecin bu sonucu doğuracağı belliydi zaten, oluşum diyelim ya da durum) özetini Nietzsche yapmış:

"Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir!''

Çarşamba, Eylül 01, 2010

Deniz, kum, güneş, temiz hava, bol gıda,
masaj, su kaydırağı, roman vs. derken bitti Antalya. 
Şehre döndüm, ama fazla kalmayıp,
yeniden terk ediyorum.
3 günüm var buralarda geçirecek,
sonra ver elini Bodrum.
Tatil güzel şey, bir de bitmese...

Cuma, Ağustos 20, 2010

Bütün yazı Ankara'da geçirdikten ve gereğinden fazla bunaldıktan sonra bir tatili hak ettiğimi düşünenler el kaldırsıııın! Evet tüm sevenlerime teşekkür ederim, yazın adam gibi ilk iznini alıyor ve yola düşüyorum bu gece inşallah. Sanırım bir süre yazamam...

Perşembe, Ağustos 19, 2010

Yaklaşık 1,5 yıllık birikimimi saklayan dinazor kumbaramı açtım geçen gün, 210 TL çıktı içinden :) Bir önceki sefer ancak 170 TL biriktirebilmiştim, sanırım bu sefer daha uzun dayandım. İçinden çıkan paraları yemekhanede bütünlettirdim de bir güzel, şimdi havadan geldiği hissi veren paramla ne yapacağıma karar vermeye çalışıyorum. Varsa orjinal önerilerinizi bekliyorum... 

Çarşamba, Ağustos 18, 2010

Ah şu ayılara dayı deme meselesi yok mu ve tabii geçilmesi zorunlu köprüler.
Şu hayatta beni en çok yıpratan bu sanki...

Pazartesi, Ağustos 16, 2010

The Expendables:
Kadro geniş, konu dar.

Sinemaya gitmeye değmez...

Pazar, Ağustos 15, 2010

KİTAP: Cam Irmağı Taş Gemi / Nazan Bekiroğlu
Vildan'ın tavsiyesiyle yeni bir kitap okudum, hatta kitap da kendisinin zaten. Kitabın konusu kısaca Mısır'da 3 kuşak boyunca var olan hükümdarlar ve onların mezarlarını yapan taş ustasının / yontucunun hikayesi olarak özetlenebilir. Kitapta neredeyse hiç aksiyon yok, ama bol bol tamlama, uzun uzun cümleler, dolu dolu betimlemeler var. Kitaptan altı çizilesi cümlelerden bazıları:

"Birşeye hayat vermeye kalkışan, onun içinde yaşamayı göze almalı."
"Hünerin iltifata tabi olduğunu bilecek denli insan ruhuna tanıdık olan hükümdar, yontucuya bir sınır çekmemişti."
"Ama, diyordu cam ustası hemen arkasından, cam, sert ve kırılgan da olmalıydı, biri olmazsa camın camlığı eksik kalırdı. Kırılıyordu, demek kalbi vardı ama bir kez kırılınca bir daha toplanmıyordu. Toplansa bile eskisi gibi olmuyordu ve kalp bu yüzden en fazla da cama benziyordu. Denk geliyordu, şeffaflığın, camın en önemli özelliği olduğu çıkıyordu ortaya. O kadar şeffaftı ki cam, içi ile dışı birdi, karanlığı, gizlisi saklısı yoktu, samimiyetin ta kendisiydi. Ama onu var eden saydamlığıu, hacmini boşlukta görünmez kılıyor, yokluğuna da neden oluyordu aynı zamanda."
"Yaşanan, yaşanmamışlığının tanığını yekdiğerinde bulunca baş başa vermiş iki suretten biri diğerine aşkın kelimesini sordu; diğeri gülümsedi ve ona aşkın, bu dünyadan olmayan bir zamanda, bütün ruhların toplandığı mekanda, ruhun, sözleştiği ve seviştiği tanışını bu dünyada hatırlaması olduğunu anlattı. Ama, dedi biri, hesapta ruhun, tanışını bu dünyada hiç bulamaması, ona rastlayamaması var. Diğeri, buldum zannedip de yanılmak var diye ekledi. Bulup da tanıyamamak var, dedi biri. Ve ki bulup da onun tarafından hatırlanmamak var, diye tamamladı diğeri."
"Değil mi ki kimi taş gemi oldum cam ırmakların üzerinden yüzmeye kalkıştım; kimi cam ırmak oldum taş gemilerin bağrımda yüzmesine alıştım. Ama her halde de sadece cam ırmağın değil taş geminin de kırıldığına tanığım. Netice: Cam ırmağında taş gemi yüzdürmeyi bir türlü başaramadım."

Cumartesi, Ağustos 14, 2010

Zamanımızın paradoksu (The paradox of our time) George Carlin

Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var;
daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var.
Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz;
daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.
Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz;
daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var.
Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz;
daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var.
Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz;
daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var.
Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz,
çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz,
çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz,
çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz.
Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık.
Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik.
Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık.
Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var.
Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik.
Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık.
Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik.
Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik.
Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz.
Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz.
Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik.
Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz.
Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.
Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir. Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir. Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız.
Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği ya paylaşmayı, ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz.

Cuma, Ağustos 13, 2010

Saat her şeyi sorgulama zamanını vurduğunda, kendini didik didik didiklemeye başlarsın; işini, aşkını, (...) bunca zamandır yapmış ve yapmakta olduklarını.

Çarşamba, Ağustos 11, 2010

Bir gün evvel marketten mini boy ekmekler almıştık. Dünse kocam kahvaltı için onların içini bir güzel doldurmuş, harika birer sandviçe çevirmişti. Biz de evden çıkana kadar onların ne güzel olduğundan, nasıl da özene bezene hazırlandığından, aman da aman içine çekirdekleri ayıklanmış biberle domates de konduğundan falan bahsetmiştik. Yolu neredeyse yarıladığmızda kocacım sandviçleri aldın di mi dedi, her zamanki gibi sen aldın ben aldın kandırmacası yaptığımızı zannettim, muhtemelen o da öyle zannetti, sende-bende şeklindeki 5. tur şakadan sonra, kimsenin şaka yapmadığını fark ettik. Bu sefer niye almadın, ben dediydim, sen dediydin, duymadıydım, mutfaktan kim aldı, benim elim doluydu, haberim yoktu konuşmaları gerçekleşti. Peşi sıra aç kaldığımıza, ardından da 40 derecelik evde akşama kadar kokuşacak olan sandviçlerimize üzüldük. Önce Kafes'te durup, sandviçin birine 5 TL vermek üzere, iki sandviç aldık. Bu durumda açlık problemini halletmiş olsak da, bizimkiler evde pişmeye bırakılmışken, sandviçlere bu kadar para bayılmamız içimize yeni bir dert oldu. Ben de dayanamadım, annemi aradım, bizim eve gitmesini ve sandviçlerimizi dolaba koymasını istedim :) Yüzsüzüm ya, siz yiyin falan demedim, dolaba koyun da yarın yeriz dedim. Annem bir posta söylendi, olmaz molmaz dedi. Evimi bilmeyenler merak etmesin, annemle evlerimiz çok uzak sayılmaz, 10 sandviçlik benzin yaktırmadım yani. Neyse akşam eve gidip bir de baktık ki anne kıyamamış gelip dolaba koymuş sandviçlerimizi :) Kocacım da bu sabah onları tost makinesine koyup bir güzel ısıttı, harika oldu ve ben de demin yediiim, siz de hani bana hani bana dediniiiiz...

Salı, Ağustos 10, 2010

Geçen seneden bu yana aldığım 5 kilo kendini kanıtlamak ve hatta gözüme sokmak istercesine, ayna vasıtasıyla bana saldırdı, sözlüden ziyade görsel bir saldırıydı bu; kendisi kapri pantolonumu, bir tayta çevirdi! Gerçi ben oralı olmadım, taytımla çıktım sokağa...

Cuma, Ağustos 06, 2010

Kadın dediğin bir garip yaratık; öyle bir yaşı geliyor, öylesine bir boşluğa düşüyor ki, o zaman diliminde karşısına çıkan her adamın altına bir beyaz at verme, kafasına bir taç giydirme çabasına giriyor. Dolanıyor sokaklarda; kendiyle beraber yularından tutmuş bir atı gezdiriyor, diğer elinde kendi tasarımı bir taç sallanıyor. Gözüne kestirdiği erkekleri yakalayıp kolundan, kıyafet balosuna hazırlarcasına bir prense benzetmeye çalışıyor, oysa çoğu zaman erkek neye benzetilmeye çalışıldığından bile habersiz. Gel gör ki kadın azimli, sabrı bitmek tükenmek bilmeyen bir heykeltıraşmışcasına ince ince işliyor; elinde bir toplu iğne, graniti adama benzetmeye hevesleniyor. Sonuç tabii ki hayal kırıklığı, ama o yılmıyor çamurlu göldeki bir diğer kurbağaya şans tanıyor, bir ümit onu öpüyor…

Bu arayış içerisinde kadının başına gelebilecek en güzel şey beyaz atlı prensle karşılaşmakken, en kötüsü onun taklidiyle karşılaşmak oluyor. Hani kadın dediğin bir garip yaratık ya, yalanı en kolay yakalayan o olmasına rağmen, en kolay yutan da o oluyor; aslında inanmıyor da daha ziyade kendini kandırıyor. Yalanı en iyi söyleyen de o ya, ne çıkar, en dolambaçlısından bir tane de kendine söyleyiveriyor. Prens taklitçisi takmış plastik bir tacı, elinde yapay kırmızı güller, bizim prensesi eşeğinin terkisine atmış kumsallarda geziyor. Prensesimiz büyülenmiş, her şeyi güllük gülistanlık görüyor, yalanın bini bir para, gerçekler gözüne gözüne battıkça, o örtmek için gerçekleri, kendine söyleyiveriyor bir yalan daha. Ama yalancının mumunun ancak yatsıya kadar yanmasından mütevellit, bu yarısı yalan, yarısı hayal hikâye fazla uzun sürmüyor, eşek çöküyor, taç yakından bakınca parlamıyor, güller mi? Onlar zaten kokmuyor. İşte bir kadının kalbi de en çok böylesi bir hikâyeye dâhil olunca kırılıyor, en büyük pişmanlığı bu oluyor, aslında yalanların en az yarısının kendi kendine söyledikleri olduğunu es geçip, bu hikâyede nasıl rol aldım diye üzülüyor, gözyaşı döküyor, gözyaşları aktıkça kızıyor, kendini yıpratıyor. Ve masal gökten üç kurbağa düşmüş diye sonlanıyor.

Not: Resim tarafımdan çizilmiş ve bu yazı A.K.'ya ithafen yazılmıştır...

Perşembe, Ağustos 05, 2010

O kadar hızlı yaşıyoruz ki hayatı, 30’una gelmeden 60’ına merdiven dayıyoruz. Hal böyle olunca henüz 5 yıl çalışmışken emeklilik hayali kuruyoruz…

Çarşamba, Ağustos 04, 2010

Tamam, gıcığım, ayrıca herkesi koruyup kollamak benim görevimmişçesine çobanım, dolayısıyla kimi işlere gereksiz burnumu sokarım, çabuk öfkelenirim, hatta asabiyim, sonracığıma sivri dilliyim, tüm bu kötü özellikleri kabullenmiş vaziyetteyim; ama gel gör ki bencillik bu özelliklerden biri değil (tabii bence). Ancak 30 yıllık hadi ilk 5’ini sayma, 25 yıllık hayatımın en bencilce düşüncesini keşfetmiş bulunmaktayım. İtiraf ediyorum, arkadaşlarımın sevgilisi olmasın, sadece benim sevgilim olsun! Şayet arkadaşlarımın sevgilileri arkadaşım olabilecek nitelikteyse, o zaman bu kararı kaldırabilirim. Eğer arkadaşım olabilecek cinsten insanlar değilse, bir diğer deyişle onlara kanım kaynamazsa, yine de arkadaşlarım için şöyle bir fedakârlığa razıyım, ben sevgilimle romantik saatler geçirirken, onlar da sevgilileriyle buluşabilirler :) Ancak geri kalan zamanda bana ait olmalılar! Yani kimsenin ağzından bugün Burak/Ezgi ile buluşacağım, seninle görüşemeyiz/istersen sen de bize katıl gibi laflar duymak istemiyorum. Bu da böyle biline…

NOT: Görsel Andy Riley / Selfish Pig

Salı, Ağustos 03, 2010

Bu ne sıcak, bu ne bunaltıcı hava, utanmasam yalnız kafama şu pervaneli şapkalardan bir tane takıp, çıplak gezeceğim. Yapacak bir şey yok. Bölümde yazlıkta gibi dolaşıyorum. Zaten 3-4 kişi var toplasan. Şekil 1.a'da bugünki kıyafetimi görebilirsiniz.