havadan sudan, içten, hayattan, ondan, bundan,
şundan,
bunaldıkça, güldükçe, paylaşmak icin...
Salı, Ekim 27, 2009
Pazartesi, Ekim 26, 2009
Kim demiş bilmiyorum, orada burada gezinirken buldum...
"When I was 5 years old, my mom always told me that happiness was the key to life. When I went to school, they asked me what I wanted to be when I grew up. I wrote down "happy". They told me I didn’t understand the assignment and I told them they didn’t understand life."
Cuma, Ekim 23, 2009
Çarşamba, Ekim 21, 2009
Haa bir de unutmadan Agatha Christie'ye sarmış durumdayım, onu da söyliyeyim. Okuduğum kitapları vardı, ama hepsini okumamıştım, (niye okumadıysam, hem polisiye roman sevip hem de bu hanımın kitaplarını bunca zaman okumamış olmak aptallık, neyse) kayınpederimde tüm romanları varmış, bu koleksiyonu keşfettim ve 3 tanesini yalayıp yuttum bile. "10 Küçük Zenci", "Doğu Ekspresinde Cinayet" ve "Filler de Hatırlar", geriye 40 tane falan kaldı :) Neyse bunlar beni bir süre idare eder. Bir de ince ince kitaplar ya, sürükleyici de, çekirdek gibi gidiyor :D Yaşasın Agathaaa!!!Salı, Ekim 20, 2009
Madem kitap konusunu açtık, birkaç kitaptan daha bahsedeyim. "Sinestezya"yı okudum. Kitabın kapağı muhteşem, insanı çarpıyor zaten. Akıl hastalıklarıyla ilgili, akıcı ya da iddialı bir hikaye yok ortada. Ama karakterlerinin alzheimer, sinestezya gibi rahatsızlıkları var, kitap da onların günlüklerinden, neler yaşadıklarını, düşündüklerini anlamanıza yarıyor. Bu arada bence sinestezi inanılmaz bir hastalık, bunu bir hastalıktan ziyade yetenek olarak tanımlayanlara hak bile verebilirim...
Pan'ın Labirenti'ni izledim dün, oldukça beğendim. Sinemada oynarken gitmek istemiştim, olmamıştı bir türlü, televizyonda rastladım dün. Fantastik bir film, güzel bir hikaye... 
Ondan önceki günse UP'a gittim, sinemaya, aylardır beklediğim animasyondu, ona da gidin, sempatik bir animasyon işte. Gerçi ben Pan'ın Labirenti'nde ağlamayı, Up'ta ise oldukça hüzünlenmeyi başardım.
Cuma, Ekim 16, 2009
Perşembe, Ekim 15, 2009
Kaza yapıyordum sabah, dönülmez yerden dönen bir servisçinin yüzünden. Ve adam o kadar terbiyesizdi ki, utanmadan ışıkta yanıma geldi camımı açtırdı ve bana laf yetiştirdi, sonunda adama dedim ki "oradan dönemezsiniz", o da cevap verdi "istediğim yerden dönerim sana mı soracam". Bu mantık çerçevesinde verilmiş cevabın üzerine diyologu daha fazla sürdürmemeye karar verdim. Ve "keşke çarpsaydım da kim haklı görseydik." demek suretiyle ortamı terk ettim. Adam 8'de 8 suçlu çıkacaktı çünkü... Ha tabii tüm bu konuşmalar sinir içinde geçti, şu an sinirim mideme ve belime vurdu, aynı zamanda bütün boyun kaslarım gerilmiş durumda. Her sabah sinirlerim yıpranmış olarak geliyorum işe, millet yollara dökülmeden yola çıkmayı planlıyorum, gerekirse uykumdan feragat edeceğim ama kafaya koydum yapacağım bunu...Çarşamba, Ekim 14, 2009
Bugün, şu dakika kati kararımı vermiş bulunmaktayım: ben sanatla uğraşmalıyım! İçimde beni dürten ama 20 yıldır geçiştirdiğim, ufak tefek işlerle oyaladığım hissi daha fazla bastırmamalıyım, hayattan aldığım keyfi bu kadar artırabilecek başka bir şey yokken, neden inat ediyorum, niçin direniyorum. Yok aslında mesele direnmek değil, direnmiyorum; ben sadece harekete geçmiyorum, hep bir geçiştirme içindeyim. Matematik okuyup, el sanatları kulübüne üye oluyorum, bilgisayarda master yaparken biraz kursa gidiyorum, arada desen dersine katılıyorum, doktoradayken seramik atölyesine gidip bir şeyler yapıyorum vs. vs. Yok ama bunlar yetmiyor. Ben bunu okumalıyım, yapmalıyım, hatta paramı bundan kazanmalıyım. Yok yok bu böyle gitmez, sıkıştığım köşeden kaçıp kurtulmalıyım...Salı, Ekim 13, 2009
Pazar günü Ahlatlıbel'e gittik, tüm ekibi toplayıp. Minderler, kilimler götürdük, çekirdekler ve cipsler de. Termoslara da çay doldurduk. Keyifle yayıldık çimlerde, Ekim'in ortasında yazdan kalma bir günde. Topumuz, frizbimiz de vardı. Sucuk ekmek yedik, buz gibi Efes içtik, bol sohbetle tüm günü geçirdik...Pazartesi, Ekim 12, 2009
Cumartesi tiyatroya gittik, Deliler Boşandı, Aziz Nesin'in bir eseri. Aziz Nesin şahane adam zaten, oyunu da bir güzel günümüze uyarlamışlar ki... Hoşuma gitti, bir kaç kişi hariç oyunculuk iyiydi, dekor da falan da göze batan bir şey yoktu, ama müzikal kısmında söylemek yerine banttan yayınlıyorlar, o işi pek sevmedim, hatta bazı sözleri bu yüzden anlayamadım. Yine de tavsiye ederim. Ekin Tiyatrosu'nda.Perşembe, Ekim 08, 2009
Uyuzum çok, sonbahar depresyonuna mı girdim naptım... Yanlış yerde miyim, yanlış işler, yanlış kişilerle mi uğraşıyorum? İşimi hiç mi sevmiyorum? Bir yazda mı yaşlandım, birden mi çöktüm? Sinirlenme hakkımı elimden mi aldı evlilik, gönlümce asabi olmazsam -hiç- mi oluyorum? Ana gibi yar olmaz da, ben onu mu istiyorum? Boğazımdaki düğüm gripal bir enfeksiyonun mu sonucu, yoksa psikolojim mi bozuldu? Köşeye mi sıkıştım, odalar mı daraldı? Kalbim büyüdü, göğüs kafesime mi sıkıştı? Gidesim var da, kalkasım mı yok? Kaçasım var da gidecek yerim mi yok? Yapasım var da, bahanem mi çok?Salı, Ekim 06, 2009
Bir duyuru yapmak için bölümden kalkıp tee amfiye kadar gitmem gerekiyordu, acaba amfideki derse gidecek çocuklardan hiç birine rastlar mıyım, benim duyuruyu ona yaptırsam falan diye hayaller kuruyordum. Bu arada orada ders verecek hocayı da tanımıyorum ve hatta adını dahi bilmiyordum. Ama ne olsa beğenirsiniz, hoca sabah bölümü aramış, dersin amfideki hangi sınıfta olduğunu sormuş, sekreterimiz o sırada yokmuş, o da cep telefonu numarasını bırakmış, hizmetlimiz de bunu bana söyledi, böylece hocaya sınıfı bildirmek için arama işini üstüme aldım, o arada da istediğim duyuruyu yaptırdım :) Şansım mı yaver gitti, omzumdaki melek bir üfürdü dileğimi mi yerime getirdi bilmiyorum, ama sabah sabah neşelendiğim garanti...Cuma, Ekim 02, 2009
Perşembe, Ekim 01, 2009
Berk gidiyor. Bildiğin gidiyor... Dünyanın öbür ucuna, bilinmeyen bir zamana kadar gidiyor. Ve ben bunu ancak, dün gecenin bir vakti ona sarıldığımda hissediyorum, bunca konuşmaya, hazırlığa rağmen o zamana kadar inanmıyorum da sanki, son anda dank ediyor. Bir şey düğümleniveriyor boğazımda, daha uzun sarılmak istiyorum, sıkıca göğsüme bastırmak ve gitme sevdasından vazgeçene kadar bırakmamak... Ne de olsa şimdiden ne çok özleyeceğimi tahmin edebiliyorum. Ama yeniden bir "daha mutlu olacaksa napalım" deyip, kenara çekiliyorum. Bunun bir "elveda" değil, yalnız veda olmasını umuyorum...Çarşamba, Eylül 30, 2009
Pazartesi, Eylül 28, 2009
Perşembe, Eylül 24, 2009
Bodrum'daydım, güzel bir tatil geçirdim, kayınvalidem ve kayınpederimle ilk tatilimdi bu haliyle, beni seviyor olabilirler sanırım, e ben de onları seviyorum. Daha ne olsun... Biraz yüzme fırsatı buldum, terasta mangal keyfi yaptım, balıkçıya gittim, Körfez'e uğradım, kocamla gece yarısı bom boş bir kumsalda, iskele üzerinde öpüşüp koklaştım. Bir de artık yeni bir elbiseye, evim için güzel bir anahtarlığa ve kardeşim için aldığım, ama çok beğendiğim için vermekten vazgeçmek üzere olduğum kiraz küpelere sahibim :)
Perşembe, Eylül 17, 2009
Çarşamba, Eylül 16, 2009
ooof! çok pis adam dövesim var bugünlerde. şöyle harbi haksız birini bulsam, pisliğin teki olsa, dayak yemek için onlarca sebep yaratsa ve benim de onu dövmeye gücüm yetse, ha birde bu dayak seansı başıma hiç bir iş açmayacak olsa. şöyle bir temiz sopalasam. attığım yumruklardan ellerim acısa, kan ter içinde kalana kadar boğuşsam, yere yapıştırana kadar yumruklasam, sonra bir güzel diz atsam, kapaklanıverse yere, sonra durmaksızın ve tüm kuvvetimle tekmelesem. onu orada öylece, yarı baygın bıraksam, taş, sopa ya da kesici bir alet almaya gittim zannedip götü uçuklasa, ama yine de yerden kalkacak hali olmasa. ben arabama atlayıp çekip gitsem, elimin kanını arabadaki ıslak mendille biraz temizlesem, üstümün başımın kan içinde olduğunu fark etsem, eve gitsem, zaten eskimiş olan tişörtümü çöpe atsam, kotumu da çamaşır makinasına ve sonra duşa girsem, ılık bir duşa... çıkınca, kendime yiyecek bir şeyler hazırlayıp, tv'nin karşısına geçsem...
Salı, Eylül 15, 2009
Gonca, Turgay ve Vildan'ın oluşturduğu ve benim de kendimin odası varsaydığım, tüm "bas git!" tehditlerine, beni kaçırmak için üzerime atılan silgilere rağmen çıkmak bilmediğim oda bugün bomboş. Hatta haftanın geri kalanında da boş olacak, 3'ü birden ülkenin farklı yerlerine dağıldılar. Hiç biri olmadan tüm hafta nasıl geçecek bilmiyorum... Kiminle yemek yiyeceğim, kiminle çay, kahve içeceğim, gidip kime sataşacak, bunalınca kime dertleneceğim, sıkışınca başım, kimden yardım isteyeceğim :(Pazartesi, Eylül 14, 2009
Cumartesi günü öğleden sonra, azıcık TV karşısına geçeyim dedim, cnbc-e'yi açıverdim, bir dizi çıktı karşıma...‘In the land of myth, on the time of magic, the destiny of a great kingdom rests on shoulder of a young boy. His name.. Merlin..’
İzledim, fantastik bir şey, zaten bilindik de bir hikaye ama hoşuma gitti, devamlı izlediğim hiç bir dizi yok aslında, olması da tercih ettiğim bir şey değil zaten, ama bunu izlesem hoşuma gidecek gibi...
"Monday is an awful way to spend 1/7th of your life"
Sanırım Pazar gününü sevmememe sebep olan da bu aptal Pazartesi'ler... Dolayısıyla oran 1/7 değil 2/7 oluyor... Genel olarak iyimser bir insan olduğumdan gün gelecek ve ben Pazar'ı seveceğim dedim durdum yıllardır kendime. Ama olmuyor işte. Okul bitse, Pazartesi'ye tüm haftasonunun ödevlerini yetiştirmeye çalışmasan seversin demiştim; okul bitti, yine de sevemedim. İş hayatına geçsem severim dedim, geçtim sevemedim. Yok yok Pazar aile günü ben sevgilimle zor görüşüyorum, evlensem severim dedim, yine sevemedim. Umudum kalmadı...
Cuma, Eylül 11, 2009
Perşembe, Eylül 10, 2009
evlendim evleneli parmaklarımdaki kesikler hiç geçmiyor. her gün yenileri ekleniyor. bir de ellerim soğan kokuyor... dün turgay bu yaşantımı ömrümün sonuna kadar sürdüreceğimi mi, yoksa bunun geçici bir heves mi oldugunu sordu. kendi sorup unuttu, ama soru bana harbi dokundu, cevap veremedim ve hatta cevabı ben de merak ettim. evciligin kiz cocuklarinin en sevdigi oyun oldugunu biliyorum, cok oynadim, ama benim robotlarim, arabalarim, bilyelerim de vardi, oynamaktan zevk aldigim...
Salı, Eylül 08, 2009
Perşembe, Eylül 03, 2009
Bu aralar panolarda yer alan reklamların etkisi, albümde emeği geçenlerden tanıdığı olma durumu ile birleşince Suzan Kardeş'in Makyaj Odası Şarkıları albümünü dinlemek farz oldu. 2-3 gündür bu albümde takılıyorum. Haluk Bilginer - Meltem Cumbul - Cem Yılmaz - Erkan Can'in parçaları favorilerim gibi görünüyor...Salı, Eylül 01, 2009
Türk Sanat Müziği'nden gün geçtikçe daha da fazla zevk almaya başladım. Yaşlı dedeler misali şarkılarda dalıyor, eski günleri anıyor, yalnız dostların olduğu bir rakı sofrasında bulunduğumu hayal ediyorum. Durum böyle olunca, haliyle kendimi yaşlı hissediyorum. Zaten evlendim, unumu eledim, eleğimi duvara astım modundayım. 2, 3 de çocuk dolansa eteklerimde tam olacak...
Pazartesi, Ağustos 31, 2009
Bir haftadır konsantrasyonum, 0-1 aralığında seyrediyor, bu değer epsilon sayılacağından, haliyle elle tutulur bir iş yapamıyorum. Evlilik aşkı öldürür mü henüz bilmiyorum ama akademik hayatımı öldürdüğü kesin. Ancak bu hafta azimliyim, bir konferans varmış, Vildan sağolsun, gamlı baykuş gibi, nerede çalışma kasma gerektirecek bir şey var haber veriyor. İşte şimdi ben de, söz konusu bir çalışmamı İngilizce'ye çevirmek , makale formatına uydurmak için uğraşacağım ve bunun için pek az zamanım var...
Cuma, Ağustos 28, 2009
nolur anlamlı olmasa o kadar... uydursam, uyduruk olsa; boş konuşsam laf sanılsa. kurmasam cümleler. ya da kursam düzgün olmasa, devrilseler. tırtıklasam oradan buradan kelimeler. yan yana yazsam, ama onlar kendilerini cümle zannetseler. hatta kafiyeye meyletsem cümle sonralarında, oldu olacak kendilerini mısra, nesri de şiir zannetseler.
Perşembe, Ağustos 27, 2009
Salı, Ağustos 25, 2009
Bugün kütüphane'ye gittim, 2 yeni kitap aldım. Bu vesileyle de epeydir kitaplarla ilgili yazılar yazmadığımı fark ettim. Bugün üşengeçliğimin ve bunca kitap birikiminin sonucu olarak, son zamanlarda okuduğumu hatırladığım kitaplardan kısa ve öz bir şekilde bahsedeceğim, beğenip de bir kenara not ettiğim parçaları varsa yazacağım:KİMYA HATUN / Saide Kuds: Mevlana ve Şems ile ilgili bir kitap, sevdim, tavsiye ederim, tarihsel doğruluğunu bilmiyorum, bilen varsa yorum bekliyorum... Bu arada içinde şöyle bir laf geçiyordu, çok basit ama çok hoşuma gitmişti. Günler geçmek bilmiyordu, saatin zamanın ölçüsü olmadığını ilk kez o zaman anladım.
BAB-I ESRAR / Ahmet Ümit: Yine Mevlana'yla ilgili bir kitap. Ancak Ahmet Ümit'i her okuyuşumda, belki yüksek beklentimdendir ama, hayal kırıklığına uğruyorum. Yine uğradığımı söyleyebilirim, dili çok yavan geliyor. Ama yine de kütüphaneden aldığım kitaplardan biri; Beyoğlu Rapsodisi .
DÖNÜŞÜM / Franz Kafka: Enteresan bir konu, sabah uyandığında böcek olmuş olan Gregor Samsa... Çok yalın, ama çok derin. Kitabı biraz irdeledeğinizde, niye bu kadar meşhur olduğunu, sistemin bir insanı ne hale soktuğunu anlatmak istediğini anlayabiliyorsunuz.
ÖRÜMCEĞİN KİTABI / Nazlı Eray: Büyük ustalar haricindeki Türk yazarlardan da iyi işler çıkabileceğine dair keşfettiğim örneklerle beraber (Sezgin Kaymaz, Alper Canıgüz, İlhami Alagör) , Türk fantezi roman alanındaki Nazlı Eray'ı buldum, oldukça fazla kitabı var, okuduğum bu ilk kitabı umut vaad etmekle beraber, yine de iyi sayılmaz. Bir başka kitapla kendisine bir şans daha verebilirim belki. Not almışım bu kitaptan da: "Yaşamın dekoru değişince, bu duygu söner, yok olur gider." Yaşamın dekorunun değişmesi fikri orjinal geldi, ama yanlış hatılamıyorsam, aşağıda bahsettiğim Flaman Tablosu isimli kitapta da okudum bunu, anonim bir şey mi bilemedim...
KÜÇÜK YAZI SATICISI / Daniel Pennac: İşte adamım! Bu da serinin 3. kitabı. Uzun zamandır arıyorum, çok kitapçı gezdim bulamadım, kütüphanede de kayıptı, sonunda bulmuşlar, onu hemen aldım ve günlerce masamda beklettim, balayına kadar okumadım, sırf daha çok keyfini sürebileyim diye. Türünün adını ben koyuyorum sempatik - polisiye. Öncekilerden birinde yine yazmıştım (http://kendicapimda.blogspot.com/2008/08/daniel-pennac-silahl-peri-daniel-pennac.html) Bu arada kesinlikle daha çok romanının çevirisinin yapılmasını istiyorum...
SUDOKU CİNAYETİ / Shelley Freydont: Sudoku severim, ismini görünce enterasan olabilir diye düşündüm, fena değildi, özellikle yaz günleri için böyle çıtır çerez kitaplar uygun geliyor, ama fazla bir özelliği yok, hani polisiye bir şeyler okuyayım derseniz, gidin Grange, Dan Brown falan okuyun, onların tamamını bitirdiyseniz benim gibi, o zaman sıra buna gelebilir... Bu arada Grange ya da Dan Brown'a denk olduğunu düşündüğünüz yazar varsa, yorumlar da o isimleri de bekliyorum...
FLAMAN TABLOSU / Arturo Perez Reverte: Yine bir cinayet romanı, fazlaca gerilim okumuşum üst üste, hep denk gelmiş hakikaten. Bunda da satranç var. Bir tabloda resmedilmiş oyunu, önce geri, sonra da cinayetleri çözmek için ileri oynuyorlar, kitabın içinde oyunun durumu falan resmediliyor, A*1, C*3'e falan diye oyunun pozisyonuna yönelik, gizli notlar çıkıyor, yani satranç bilmiyor ya da sevmiyorsanız boşverin derim. Onun haricinde idare eder.
KANLI TUTKU / Osman Aysu: Yine bir Türk yazar denemem. Osman Aysu pek meşhur polisiye-gerilim türünde, onlarca kitabı var. İlk kez okudum, öyle ahım şahım bir tarafı yoktu konusunun, okumasam da olurdu doğrusu. Ama işte tıpkı Nazlı Eray gibi Osman Bey'e de bir fırsat daha tanıyabilirim.
KOLONİ / Jean Christophe Grange: Adamın okumadığım kitabı kalmadı, haliyle raflarda denk gelir gelmez de aldım, ama Grange amca da performansını düşürüyor gibime geliyor. Son 2 romanını çok beğendiğim söylenemez. Şimdi Koloni'de şansımı deniyorum, hali hazırda okumaktayım o yüzden çok bir yorum yapamıyorum, ancak başrol bir Ermeni'ye ait ve Grange amca sözde ermeni soykırımını, kanlı canlı bir soykırım olarak kitaba yedirmek ve millete duyurmak gibi bir gaflete düştüyse, ayıplayacağım ve kendisini protesto edeceğim.
Pazartesi, Ağustos 24, 2009
kablosuz teknolojilerle ilgili bir sayfada dolanmakta, tezimde işime yarayacak bir gelişme var mı bakınmaktayım, oldukça akademik bir izlenim yaratan bu görüntünün altında, aklımda hangi tilkiler dolanıyor acaba? tatil dönüşü o ev nasıl toplanacak, eve gidince kaç posta çamaşır yıkamam gerekecek, akşama ne pişirsem iyi olacak? bırak "çocuk da yaparım kariyer de" demeyi, sade bir evi yürütemem ben sanki. ev hanımı olmak istiyorum sanırım yalnızca... hea ama Gonca, Turgay, Vildan falan da ev hanımı olsunlar, hatta bana komşu olsunlar. yoksa olmaz, sıkılırım. sabah çayımı kimle içer, öğlen yemeğimi kimle yer, yemek sonrası kahvesini kimle yudumlarım...
1 haftadır Çeşme'deydim, Grand Ontur Hotel'de. Fena değildi. Özellikle kocacığımı kollarıma alıp şu üstü tenteli, her yanı perdeli, yataklı localarda, tam denizin karşısında yattığım Cumartesi günü pek keyifliydi. Alaçatı'yı beğendim, kesinlikle Bodrum'dan daha güzel geldi geceleri gözüme... Çeşme'nin merkezi ise beklediğimden fos çıktı. Neyse kısaca yine yeniden iş başı. Tatil güzel şey, yaz da, bitmese ya...Perşembe, Ağustos 13, 2009
Çarşamba, Ağustos 12, 2009
Salı, Temmuz 21, 2009
Dugundeki ilk dans parcamizi bulmak icin bana yardim eden, çağrılarıma kulak veren Hakan, Hikmet, Esin, Vildan, Gökhan, Yasemin, Emel Teyze... sizlere minnettarim :) Seçmelerden birinci olarak Zuhal Olcay / Pervane çıkacak gibi görünüyor, bakalım...Ben bal arısı gibiydim senden önce
Bak pervanelere döndum seni görünce
Yana yana kül olsam her an
Yana yana kül olsam her an
Yine de senden ayrılamam
Yoluna adadım ömrümü ben
Sensiz olamam
Yana yana kül olsam her an
Yine de senden ayrılamam
Bin yıl yaşasam yine sana doyamam
Sana gönlümü verdim nazlı güzel
Sana gönlümü verdim nazlı güzel
Seni almazsam gözlerim açık gider
Bana ellerini ver
Bana ellerini ver
Hayat seni sevince güzel
Yoluna adadım ömrümü ben
Gel kaçma güzel
Bana ellerini ver
Bana ellerini ver
Hayat seni sevince güzel
Sana gönlümü verdim nazlı güzel...
Dayim ve yengem geldi Amerika'dan düğün için, epeydir bizdeler ve İstanbul tayfası da yavaş yavaş dökülmeye başladı. Kocaman bir aileyiz biz. 3 tane yatılı misafirimiz var daha şimdiden. İzmir'den de gelenler olacak... Her akşam amcamlar, teyzemler, kuzenler falan bizde. Gece 4'ten evvel ev sessizliğe gömülmüyor, hepsi bizim işlerin ucundan tutmuş yardım ediyor. Kalabalık ve canlı bir ailem olduğu için mutluyum. Benim yeni kurmakta olduğum aile de böyle olur umarım. Cıvıl cıvıl, kalabalık, kakara kikiri :)
Ne zaman çözdüğümü bilmediğim bir testin sonucunu buldum, masaüstündeki klasörleri karıştırırken. Nasıl biriyle evleneceğimi tahmin eden testlerden biriymiş belli ki. İşte sonucu:Aklı başında biriyle: Efendi insanları seversiniz siz. Müstakbel eşinizden de düzgün bir yaşam, pratik bir zekâ ve olgun davranışlar bekliyorsunuz. Ne yaparsa yapsın, başarıya ulaşacaklardan müstakbel eşiniz. Sağlam bir kariyer sahibi, kendi ayakları üzerinde duran, sakin ve yetenekli biri. Ayrıca bilgili olduğu kadar da mantıklı… Böyle birinden maddi ve manevi çok destek görürsünüz. Saygılı ve oturaklı yapısı ile insanlar arasında da dikkat çeken biri olur. Onu, yanınızda gururla taşıyabilirsiniz.
Ahhahahah :D Sanırım bu metnin birebir müstakbel kocam olduğunu, onu tanıyanlar bilir...
Cuma, Temmuz 17, 2009
Çarşamba, Temmuz 15, 2009
Yine düğün, dernek, ev işleri yüzünden koptum sanal alemden. Tadilat işlerinin çoğu bitti, geriye eksikler kaldı; banyoda aynamız yok hala, bir de süslü perdemiz, salonda tekli koltuğumuz ve avizemiz, oturma odamızın halısı, çalışma odasının avizesi, başucu lambalarımız, aspiratör takılamıyor bir türlü, son haber: borusu da uymamış, nikah şekerimiz, sinevizyonumuz da, hea bir fotografci işini hala bağlayamadık. dahagelir de siz değerli okuyucularımı bunaltmanın alemi yok. Zaten tüm bu söylediklerimi not aldığım "evlilik defterlerim" var. -ler diyorum çünkü 1'i bitti, 2.'ye geçtim.
Salı, Temmuz 07, 2009
Parmağım kirildi, sol elimin sercesi :( bagajdan dusmekte olan topa benim el, mustakbel kocamin bacakla mudahalesi sonucu, yedigi tekmeyle beraber kıtırdayan bir eklemcik söz konusu. rontgenlerle belgelenmis ilk kırıgım bu, hayirlara vesile olsun. daha evvel, ayak serce parmagimi ve kaburgami kirdigimi dusunuyorum, hatta neredeyse eminim... kahrolası bir atelle geziyorum ve canım acaip yanıyor. zaten doktor gözümün içine bakıp, bir kaç kez vurgulamak suretiyle, en az 3 hafta agrimin dinmeyecegini belirtmişti. görünen o ki atel düğünden önce çıkacak, yoksa da sargısını dantelden yapacağım, gelinliğime uysun diye...Pazartesi, Temmuz 06, 2009
bir haftalık eziyetten sonra, iş başına dönebildim. işe dönsem de biraz dinlensem diyebileceğim hiç aklıma gelmezdi açıkçası. ama diyorum... şantiyemiz bir eve oldukça benzedi. haa hala yaşamak için eksiklikler mevcut. ornegin, bir dunya para verilip alinan mutfak evyesinin, efendime soyliyim girtlak hortumu eksik, haliyle suyu kullanamiyoruz. allahin belalari! butun evyelerden tum parcalar cikiyor, bunlar bilerek bir parcayi eksik veriyorki, servisini aramak zorunda kalasin, bi 80 milyon da ona bayilasin. sonracığma koçtaş'ın yanlış yunluş getirdiği çamaşır makinası dolabı ve banyo aynamız var. o yüzden çamaşır makinesini de bağlatamıyoruz, bekliyoruz. kilidi değiştirdik, kazıklamış herif bizi, ben görev başında değilken, onu da bulup canına okumam lazım. lazım da lazım... güya işteyim ama aklım evde o da ayrı...
Çarşamba, Haziran 24, 2009
kalbim onu görünce pıtır pıtır pıtlıyor, sağımdan solumdan aşk fışkırıyor, değmek dokunmak, öpüp koklamak için ciğerim tutuşuyor :) gözbebeklerimin içine oturmuş birer kalp, başımın etrafında da yıldızlar dolanıyor, ayaklarımda patenler varmışçasına adımlarım uçuyor. aşk dedikleri herhal bu oluyor...Salı, Haziran 23, 2009
Geçen hafta siparişini verdiğim laminatlar, bugün yapılacak inşallah. Mutfak masa ve sandalyeleri de gelecek. Ara dolap ve kapı pervazı da yarın gelecek. Yarın bir de perdeciyi çağıralım ki ölçü alsın. Perşembe ya da Cuma da banyo, wc dolapları, duşakabin falan gelecek görünüyor. Sonra onların tesisatları bağlanacak. Cumartesi de mobilyalar gelse. hmm araya bir güne temizlik koymak lazım. Davetiyeler de postalanmalı. Uu gelin ayakkabısı, tacı alınacak, çantası dikilecek. Aa aydınlatmaları da alsak da elektrikçi evdeyken taktırsak. Vay vay vay. Ay ay ay...
Hayvan sevgisiyle dolu bir anne babanın çocukları olarak ve onların da desteğini alarak hayvanat bahçesi ve muhtaç hayvanlara bakım merkezine dönüştürdüğümüz evimizde son dönemde 3 kayıp yaşadık. Öncelikle 2 küçük kaplumbağamızdan zaten güçsüz olan hayatını kaybetti, ardından tam bir azman olan eşi, inanılmaz bir şekilde yemekten kesilmek suretiyle resmen intihar etti diyebiliriz. Tabii bu arada yalnız kalan eşi yaşatma çalışmaları sırasında eve 3 tane daha kaplumbağa alındı, onlar hala sağlıklı. (bunların isimlerini cin-can-cem koydum, vefat eden çiftin ki ise şap-şal'dı.) Gel gelelim 3. ölüme, anneciğim ve yardımcısı (Batman ve Robin gibi) bir sabah bahçede saksağanların acaip çığlıklar attığını duyar, bizim köpek de bu saksağanların çıkardığı seslere illet olmakta ve çıldırasıya havlamaktadır. Bunun üzerine saksağanların niye çıldırdığını anlamak, daha da doğrusu onları tellerimizin arkasından, kot farkından dolayı 3m yukarıda kalmakta olan arkadaki bahçeden kovalayıp köpeği susturmak için inceleme çalışmalarına başlarlar. Bir de ne görsünler, yaralı yavru bir saksağan, onu yemeye hazır nazır bir kedi ve yavruyu kurtarmaya çalışan akrabalar. Bizim Batman gerekirse kediyi kaçırmak için eline aldığı minik taşlarla nöbet tutmaya başlar, Robin ise dağ bayırı aşmak, arka bahçelere dalmak suretiyle yavruyu kurtarmaya gider. Görev başarıyla tamamlanır, saksağancık kanadından ameliyat ettirilir ve bakım için 10 günlüğüne evimize misafir olarak alınır. 3-4 günlük yoğun emeklerin ardından (veteriner, kafes temini, beslenme, ilaç içirme, bahçeye, balkona çıkarıp aile fertleriyle konuşturma ...) bir sabaha karşı ellerimde öldü. Kendisi (bu arada adını Bayram koymuştuk, göbek adı da Şaban'dı) tıpkı bundan önceki yaralı güvercinlerimiz, saksağanlarımız gibi benim odamda konakliyordu, her sabah 5:30 - 6 gibi onun sesiyle uyanıyordum, çoğunda bir kanadı bağlı olduğundan dengesini kaybedip düşüyor ben kalkıp kaldırıyordum, işte birinde bir türlü kalkmak bilmedi :( Neyse işte öyle...Çarşamba, Haziran 17, 2009
ne kadar cok sey var yapmam gereken. evlilik islerinin haricinde, bir kac farkli konuda doktora gitmeliyim, fatura odemeliyim, arabami servise goturmeliyim, hizmet birlestirmesi ile ilgili islerimi takip etmeli, yurt disi durumu vs ile ilgili karar vermeli, tez onerisi hazirlamali... uzadikca uzuyor liste :( John Lennon der ki:
"Life is what happens while you are busy making other plans. "
2 gun daha izin aldim, tadilat islerinin pesinden kosmak icin. bu arada dun laminat isini de hallettim, ha bir de perdeciye gittim, yarin olcuye gelecekler. bugun de kapilar takilacak. sanki gittikce eve benziyor bizim insaat. bu arada babam; annemi proje muduru, beni de santiye sefi ilan etti :) gorevime layik olmaya calisiyorum...
Salı, Haziran 16, 2009
İzin almıştım kaç gündür, iş yerinde değildim, sanal dünyayla tüm bağımı kopardığımdan haliyle blougumu da yazamadim. Bu esnada evin tadilatını epeyce kolayladım. Bu arada dün evin su aboneliğini de aldım, wc için aradığım özel bir batarya (musluk yerine batarya demeyi de ister istemez öğrendim, şaka maka tamirat tadilat literatürüne de, terimlerine de oldukça hakimim artık) vardı, onu da tüm Ulus'u talan etmek suretiyle buldum. Bi laminantımız kaldı, onu da bu ara halletmeyi planlıyorum. Sonra bilmem kaçıncı seviyeye yükselecek ve perde, halı, aydınlatma peşinde koşmaya başlayacağız. işte böyle...
Pazartesi, Haziran 08, 2009
Çarşamba, Haziran 03, 2009
Tadilat başlayalı 10 gün oldu ve benim Şebnem'e hak verme zamanım geldi de geçiyor:) Şu tadilat başlasa daha ne isterim demiştim ya, evet bitsin isterim. Sonracığmaa, bütün sipariş ettiğim dolaplar gelsin isterim, seramiklerim, vitrifiyelerim, armatürlerim seçilsin, alınsın, konulsun, yapışsın isterim. Kapılarım takılsın, yerlerim yapılsın isterim. Halıydı, abajurdu, kıldı tüydü tüm zımbırtı alışverişleri hayatımdan defolup gitsin isterim.Ya ben yeni evine taşındığında dolap yaptırmakla uğraşmak istemediği için aylarca kutular içinden kıyafet bulup giymiş adamım, odasının lambası anası tarafından gezilip tozulup bulunmasa duyla oturmaktan rahatsız olmayan, benzer şekilde halısını annesi beğenip getirmese çıplak zeminden bir gıdım rahatsızlık duymayanım. Odasındaki masasını, radyodan alışveriş hakkı kazanmasa, yıllarca almaya niyeti olmayan, kütüphaneyi ise yıllardır yaptırmayıp sonunda da evlendiği için yaptırmadan evden ayrılan; yatak başını kocası istediği, komidini yaptırmasa eve gelen herkes 50 soru sorar diye onlarla uğraşmamak için yaptıran biriyim. Nitekim yıllardır kendim bir komidine sahip değilim, rafları üst üste koyup kendime bi başucu yapmışlığım falan var. Aah ah... Ben ki alışverişten bu kadar nefret eder, aynı zamanda mobilya konusunda bu kadar gevşekken bu hallere düşecek adam mıydım? Vaah vah... Bittim ben bittim, daha evlenmeden yoruldum, işin ucunda sevgiliyle paylaşılacak bir yuva ve bir ömür olmasa çekilmez bu çile... Tek sevinilecek nokta, bu sürece katlanabilmemin, onu ne çok sevdiğimin bir kanıtı olduğunu görmek ve bu sayede onun kıymetini bilmek olabilir :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















