Pazartesi, Şubat 01, 2010


Geçen haftanın başını hastalanmamak için direnerek, Perşembe'sinden itibarenini ise yatak döşek geçirdim. Evde geçirdiğim 4 günde bir şeyler çalışma isteğiyle (mecburiyet, baskı, vs. kelimeleri daha uygun olabilir) yanıp tutuşmuş olsam da, kafam yastığa yapışma eğilimindeydi, o yüzden ya yatakta ya da tv karşısındaki  koltukta zamanımı geçirdim. Geçen günlerin ardından haliyle çoğu göze hitap eden yazılar biriktirdim aklımda:

Dizi: Fringe
Kocacımla dizi keyfinin üstüne yok. Flash Forward'ın tadı damağımızda kalınca kendimize yeni bir evlat edindik ve başladık aralıksız izlemeye. Enteresan bir dizi, anlaşılamayan olayları çözme amacıyla sınır bilimle (yok ışınlanma, efenime söyliyim genleri karıştırma, paralel evrenler vs.) uğraşan bir FBI birimi var, bir ajan, kafayı sıyırmış bir prof. ve onun çok şey bilen oğlu başrolde. Önce fazla sarmamıştı ama sonra sevdik ve tükenene kadar izledik. İlla ki açıklar oluyor, ya bu ajan kızımız niye FBI'da kimse yokmuş gibi her yere kendi kendine dalıyor falan gibi, adamı delirtebiliyor. ama bilim kurgu sevenler sevecektir zannımca.

Film: Gökteki Kale
Miyazaki'nin Spirited Away (Ruhların Kaçışı) isimli filmini izlemiştim zamanın birinde, bu nasıl bir hayal gücüdür dedirtip, hayran olmamı sağlamıştı. Hasta çorbası tasta modumda yatarken koltukta, TRT Çocuk'ta (akşam izleyebildiğim tek kanal olan CNBC-e, gündüz yok oluyor, bana da bir tek nickelodeon'la trt çocuk kalıyor) bir çizgi filmin başladığını gördüm, yarı baygın halde başladım izlemeye, ardından bir sardı ve tabii belli bir noktada bunun 20 dakikalık bir çizgi dizi olmadığını, koca bir anime film olduğunu, üstelik de benim Miyazaki'ye ait olduğunu çaktım. Tavsiye ederim. Kendime de diğer filmlerini tavsiye ederim, mutlaka en kısa zamanda izlemeliyim.

Film: Shoot Em up
Clive Owen ile Monica Bellucci oynuyor diyorum. Vurdulu kırdılı bir izlenim veriyor, tamam aşırı bir beklentiye girmezsiniz ama izlememezlik de etmezsiniz sanki. Biz de kandık. Çok anlamsız, Cüneyt Arkın'ın iki düzine adamı haşat ettiği ir filmi izlesek, daha iyiydi. İzlemeyiniz efendim.


Kitap: İnci Gibi Dişler
Of 550 sayfaymış kitap, bitmedi gitti. Kötü diyemem, hatta güzel bile diyebilirim. Dur dur doğru kelimeyi biliyorum, uzun! Gereksiz uzun, Çok daha kalın kitaplar okudum, 5 ciltlik kaç kitap bitirdim, ama bu uzun. gereksiz detaylar var. Sanki sayfa üzerinden alıyormuş yazar parayı :) Bizim alamancı gençlerin hikayesinin İngiltere'deki Jamaika'lı, Pakistan'lı versiyonu. Henüz 350. sayfadayım, bitince son kanaatimi yazarım.

Film: Yes Man
Jim Carrey adamım. Romantik komedinin güzel bir örneği, seviyorum böyle filmleri...

Pazartesi, Ocak 25, 2010


Hani kapının arkasında koca kaban asılı durmasa,
çekmecenin üzerinde bere, üzerimde kazak;
Hani ellerim buz kesmiş olmasa,
yemekten dönerken yüz felci geçirmekten korktuğumu bilmesem;
Hani sadece camdan baksam,
çam ağaçlarına vurmuş şu güneşi görüyor olsam
ve bulutları; şeker pembesi;
bahar geldi sanırdım.
Hani bir haber çıkmıştı gazetelerde zamanın birinde, kitapları okuyor, sonra başkaları da okusun diye alabilecekleri bir yere bırakıyorlardı. Kim ne zaman nerede başlattı bilmiyorum, (yandaki logodan da görüleceği gibi sağlam bir site buldum, belki de onlardır başlatan) ama bu akıma ben de bir kaç kitabı ortalığa salarak katıldım geçen sene. Her neyse diyeceğim o ki bugün yemek masasında bir ilan gördüm, Prof'lardan biri sağolsun, bunu üniversite çapında başlatmış, sanırım oraya bir dolu kitap bağışlayacağım. Beğendiğim bir şey olursa sanırım alıp okuya da bileceğim...

Cuma, Ocak 22, 2010


Ne çok yordular yüreğimi son günlerde = (

Yine kocaman bir kazık yemişim...
Yok ben yine de pençelerimi çıkarmayacağım,
Ben yine de hayatıma giren herkesi artıdan başlatacağım.
Utanmazken onlar yalan söylemeye,
Ben yalanlarını yüzlerine vurmaya utanacağım.
Bunu da yutacağım,
Acısını kimseden çıkarmayacağım.
Kısasa kısas yok bizde,
Yok yok, bu çarka katılmayacağım.
Ama içim ferah,
Elbet sonunda ben kazanacağım...

Perşembe, Ocak 21, 2010

Sanırım kitapları bu kadar sevmemi, benim kaç aylık olduğuma bakmaksızın bana kitap okuyan, her gün kitapçıya götürüp kitap alan annem sağladı... Kütüphanede hele hele o kitapçılarda saatlerimi harcayabilirim. Bir kedi gibi raflar arasında dolanır, kitaplara sürünürüm, o arada da keyfimden mırıl mırıl mırıldarım...

Dün iki yeni kitap daha aldım: Muz sesleri, Ece Temelkuran; Görünmeyen, Paul Auster
 
Bu arada hangi kitapları alacağıma karar verebilmek için Facebook'taki arkadaşlardan da yardım aldım. Bir çok öneri geldi, hem o öneriler hem de benim kafamdakileri bir araya topladım, bu vesileyle bundan sonra okuyacağım kitaplara da karar vermiş oldum:
  • İnci Gibi Dişler, Zadie Smith
  • Kayıp Sembol, Dan Brown
  • Muz sesleri, Ece Temelkuran
  • Görünmeyen, Paul Auster
  • Ejderha Dövmeli Kız, Stieg Larsson
  • Açlık Oyunları, Suzanne Collins
  • Tutunamayanlar, Oğuz Atay
  • Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar
  • Momo, Micheal Ende
  • Körlük, Jose Saramago
  • Hayvanlar Çiftliği, George Orwell
  • Kayıp Gül, Serdar Özkan

Salı, Ocak 19, 2010

Aşağıdakilerden hangisi gerçekleşmek üzere?
a) Turgay'ın canına yetti.
b) Turgay doktoraya yetti.
c) Turgay neşelenmemize yetti.
d) Turgay acil duruma koştu yetti.

Pazartesi, Ocak 18, 2010

Sanki biri koymuş içimi sıkacağa,
Eziyor da eziyor.
Sebebi kim bilir ne,
yüreğin sahibi bile bilmiyor...
Kocacım sabah "kart okuyucu" hakkında bir şey söyledi, peki ben ne anladım? "Kartopu gücü !". İşte budur, çocuk ruhunu kaybetmemiş olmak :)

Kış geldi, kar yok, kar olacak, her yer pamuklar altında kalacak, eldivenler bazanın altından çıkacak, kartopları yapılacak, torbalar alınacak, kaymaya gidilecek. Ohoo...

Pazar, Ocak 17, 2010

Çoook çok işim var, günlerden Pazar, saat  18:30 ve ben hafta sonunda bir lokma olsun, o çook işlerimden yapmadım. Hafta içi yazıp hazırladığım yapılacaklar listesini, gözüm görmesin diye bölümde bırakmışım anlaşılan, e göz görmeyince gönül katlanırmış lafını söyleyen atamıza olan saygımdan ötürü de yapmadım bir şey gerçekten.

Gerçi listemde olmayan bir çok şey var yaptım, babannemle görüşmek, yeğeni ziyaret etmek, teyzeleri görmeye gitmek, kayınvalideler, annemler, biri Amerika'dan gelme Seda olmak üzere kankileri görmeler. Haa sonra şu geçenlerde aldığım swatch bozulmuştu, onu değiştirdim. Bir de gezerken bol bol kitap aldım. Biri Vildan'a, biri yeğenime (yeni doğmuşun abisi), 3'ü de bana. Ufaklığa bir kitap alıp çıkacaktım, Vildan'ın aradığı kitabı görünce, esas satıcı gençle görüşmeye gittim, hem indirim yapıp hem de bana kitap tavsiye etmeye başlayınca kendimi kaybettim. Tavsiyeye hiç dayanamam. Yemek olsun, film olsun, kitap olsun. Çok değer veririm. Ben bugüne bugün üzerinde "nefis" yazdığı için ne idiği belirsiz bir markanın yoğurdunu alabilen annenin kızıyım. Kitapçı kitap tavsiye edecek de ben almayacağım. Yeni kitaplarımla ilgili detaylı bilgileri yakında veririm. Ama en azından kitapçının tavsiyesi olan hangi kitaptı diye merak edenler için  "Açlık Oyunları" diyebilirim.

Cuma, Ocak 15, 2010

Yaklaşık 20 gündür Google Analytics'ten blogumun istatistiklerini takip ediyorum. Aslında çok daha evvel de böyle bir girişimde bulunmuş, bir süre takip edip sonra bırakmıştım. Ama şimdilik bu takipten sıkılmadım aksine hoşuma gidiyor. Gerçi veriler %100 güvenilir değil, çoğunlukla var olandan daha az gösteriyor, neden derseniz örneğin bölümdeki okuyucularım tek bir IP ile dünyaya açılıyor, bizim saftirik google da onları tek adam sayıyor, ya da örneğin Turgay efendi, RSS teknolojisi sayesinde yazılarımı outlook'una çekip okuyor, haliyle sayfaya tıklamadığı için Google onu adamdan saymıyor. vs. vs.

Sadede gelirsek 20 günlük raporumu sizlerle paylaşmak istiyorum.
  • 11 farklı ülkeden,
  • 258 farklı kişi,
  • 650 ziyaret,
  • 958 sayfa görüntüleme.
  • 1 günde en düşük 15 kişi, en yüksek 64 (facebook'a adresimi yazdım da, ondan 64'e fırladı :).
Tabii daha dünya kadar veri var, hepsi yazmam mümkün değil... Ama ilgilenen çıkarsa önümüzdeki günlerde yeni verilerle karşınıza çıkabilirim :)

Yaaa yazmayı unuttum, ben Petrol Ofisi'nin yılbaşı çekilişinden telefon kazandım, samsung C5510. Ne güzeel! Zamanın birinde de radyonun sabah programından Finansbank kredi kartımın 250 TL'lik borcunun ödenmesini kazanmıştım. Ne şanslıyım...

Çarşamba, Ocak 13, 2010

aşkın doğuşu...

(Not: Resim tarafımdan aşkıma özel yapılmıştır,
görülen huzurun ötesinde heyecan barındırmaktadır...)

Salı, Ocak 12, 2010


İşlerim başımı aştıkça aşıyor,
aştıkça aşıyor,
ama niyeyse bu beni pek de mutsuz etmiyor,
sanırım boyum uzuyor :)

Pazar, Ocak 10, 2010


Yenge oldum... Hiç bir bebeği bu kadar yeni doğmuş halde görmemiştim. Odada beklememiştim. vs vs. Şaşkınım, hatta sarsılmış durumdayım. Sanırım anne olmakla ilgili henüz yapmaya başlamadığım planlarımı, çıkmaz ayın son çarşambasına doğru erteliyorum...

Cumartesi, Ocak 09, 2010

Konstre meyve suyu. Cık...
Konstre yumuşatıcı. Cık...
Konsantre ben!
Evet evet!
İşte asıl olması gereken!

Cuma, Ocak 08, 2010



Sabah aklımda Gonca'yla uyandım. Turgay'la Vildan vardı yanımda rüyamda; Gonca'nın kendi yoktu, yokluğu vardı :( Sanırım İstanbul'daki hayatından haberler aldıkça, gidişi aklımda somutlaşmaya başladı. Bölümün kapısında dışardayız, fidan gibi bir şey var, daha çıtır yeşil ve üzerinde goncalar. Ama kesilmesi gerekiyor, Vildan, Turgay ve ben de kesilmemesi için uğraşıyoruz, nasıl keseriz, Gonca'ya bunu nasıl yaparız diyoruz... Yeni bir araştırma görevlisi gelip Gonca'nın masasına mı yerleşecek, biz de onu kabullenmeyecek miyiz nedir yorumu bilemedim; ama Gonca'sız bölüm eksik onu biliyorum...

Perşembe, Ocak 07, 2010

Yeni yıl geldi ya, geride kalan yılı değerlendirmek, yeni yıl için yeni planlar yapmak farz oldu. 2005'ten 2006'ya geçerken yazdığım aynı konulu bir yazı vardı, blogdan bulup okudum onu, işin kötüsü bir değişiklik yok. O yıldır bu yıldır aynı tas aynı hamam, işte bir tek aşkla, sevgiliyle ilgili planlarımı gerçekleştirebilmişim, e nihayetinde evlendim. Şimdi yazının özetinin üzerinden gidelim:

2006 dilekleri

2006’dan beklentilerim
Ben ve cevremde saglik, huzur
Mutlu bi aile hayati
Guzel bi is hayati
Eski dostlarla derinlesen dostluklar & yeni dostlar
Bi adet 5 yildizli sevgili
Bol para

2006'nin benden beklentileri
Daha az abur cubur, daha saglikli beslenme,
Yukardakilere bagli olarak zayiflama, en azindan sabit kalma :)
Alkolle daha az munasebet…
40 yilin basi degil duzenli tenis oynama.
Gerekli konularda doktora gorunmek.
Tezimi Haziran’a yetistirmek icin yeterli caba.
Toefl’dan iyi puan, bunun icin de haliyle calisma.
Piyano derslerine baslama.
Duzenli dolaplar, cekmeceler.
Almancami geliştirme.
Fis, visa vs’lerin duzenlenmesi.
Bakimli saclar, eller vs.
Giyime ozen gosterme

Turuncuyla işaretlenmiş olan: "Bi adet 5 yildizli sevgili" ve "Alkolle daha az munasebet" maddelerini 4 yılda gerçekleştirmeyi başarabilmişim. Sarı işaretli "Tezimi Haziran’a yetistirmek icin yeterli caba" (Söz konusu olan yüksek lisans teziydi, yerine doktorayı yazarız.) ve "Toefl'dan iyi puan" (Bu puan Amerika'ya akademik amaçlarla gitmekti, o yüzden hala geçerli.) maddelerindeki ufak güncellemelerle hala listedeki yerini koruyor. Geri kalanı da aynı zaten. Anlayacağınız yerimde saymışım 4 yıldır. Al bu listeyi kopyala yapıştır, 2006'ları 2010 olarak bul/değiştir. Skandal...

Çarşamba, Ocak 06, 2010

Bu dönem verdiğim Okul Deneyimi dersi nihayet bitti. Biraz evvel son dersinden çıktım. Bir saatlik ders nasıl bu kadar yorabilir, baş ağrısına sebep olabilir ve dersin hazırlıkları ile değerlendirmesi nasıl bu kadar vaktini alabilir... Hala okuyacağım 45 kişinin final raporu var, tabii ek raporlar da, not verme de ayrı bir dert. Neyse yine de keşke girmeseydim diyeceğim bir durum yok. Bunlar 4. sınıflar ve yakında gidecekler, üstelik şu an onlardan başka sınıfı tanımıyorum, gittiklerinde boşluğa düşeceğim kesin...
Neşem kaçtı mı hiç bir şeye benzemiyorum.
Yapacak bir şey yok, kaçıranlar utansın...

Salı, Ocak 05, 2010

Acaip yoğunum, başımı kaşıyacak vaktim yok. EF derginin web'den yayınlanması işi de Gonca'dan bana miras kaldı. Sanırsın teknik bir adamım, neyse kader utansın, yapıyoruz bir şeyler. Artık bu yeni işimle birlikte araştırma görevliliğinden jokerliğe terfi ettiğimi düşünüyorum :)

Pazartesi, Ocak 04, 2010



Unutmadan; bu seneki yeni yıl temalı çalışmalarım arasında, teyzemlere hediye olarak verdiğim fotoğrafları koyduğum zarfların üzerini resimlendirmek de var... (Noel Baba'nın sakalındaki beyazlar ve kardan adamlıdaki karlar malzeme yetersizliğinden dolayı can çekişen bir daksille yapılmıştır.)

Pazar, Ocak 03, 2010


Geçen hafta minik bir çam ağacı kurduk kocacımla, güzel evimize, küçük ailemize yakışır şekilde :) Aldığımız hediyeleri koyduk altına, dünya kadar süs astık üstüne, bir de güzel ışıklandırdık hem ağacımızı hem salonumuzu.

Geçen günse giyip kırmızılarımızı yeni yıl temalı fotoğraflar çekelim dedik. O fotoğrafları da yeni yıl kartı olarak dostlara gönderdik.

Haa bir de ışıktan çam ağacı yaptık, ben ışığı çevirdim, kocacım da uzun uzun pozladı. Yeni yıla özel faaliyet gösterdiğim sanat dallarına fotoğraf da eklenmiş oldu böylece.

Salı, Aralık 29, 2009

Yeni yılda hediye alma bahanesiyle alışverişe çıktım, alışverişten zerre olsun hoşlanmadığım için işte ancak böyle bayramda seyranda sokağa dökülüyorum ve böyle zamanlarda da herhangi birine bir şey almaya sıra gelene kadar ister istemez kendi eksiklerime dadanıyorum. Pazar günü saat aldım kendime. Eskiden saatsiz sokağa çıkmazdım, sonra cep telefonları çıkıp her daim cebimizde durur olunca saatlerimin de pabuçları dama atıldı, ama saate bakmak için telefonu çıkarmaktan bıkmıştım. Ve sonunda kendime saat almayı başardım... Dün de yine hediye bakınırken 2 kazak, 1 gömlek, 2 de bluz aldım, hemencik de giyiverdim hatta bugün birini üzerime. İşte öyle...

Cumartesi, Aralık 26, 2009

Tezimle ilgili yapmam gereken çok şey var, öneriyi verdim gitti, üstelik jürideyken de seçimlerdeymişimcesine atıp tuttum, işim iyice zorlaştı. Örneğin:
Jüri - Ortamı Türkçe'ye çevirmen daha iyi olur.
Ben - Tabi canım tabii yaparız, beni jüriden geçirin onu da yaparız.
Jüri - Bilmem ne değişkenlerini de göz önünde bulundurmalısın.
Ben - Ay olmaz mııı, tezim bir kabul edilsin, ben nasıl inceliycem o değişkenleri.

Haa tabii bir de danışmanım beni çok güzel sıkıştırıyor (gerçi sıkıştırmasa daha fena), örneğin geçen sene yaklaşık 2 ay süren bir çalışmanın benzerini 1 hafta içinde bitirmemi söyledi... O yüzden ben de şu an - Cumartesi, 18:40- bölümdeyim :(


Birikti yazılar birikti, ne zamandır aklımdakileri yazamıyorum. Şöyle hızlı hızlı ekliyeyim bir şeyler dedim. Konumuz film. Öncelikle "New Moon". Twilight'i kocacığımla DVD kiralayıp izlemiştik, filmci çocuğun tavsiyesi üstüne. O şekilde keşfetmiştik, onu beğendiğimiz için haliyle new moon'a sinemada gittik, bunu da beğendik, animasyon açısından biraz daha iyi olabilirdi, ayrıca bazı sahneleri döndüre döndüre çekmişler inanın midesi bulansın diye, onlar olmayabilirdi falan ama, konusu güzel. Oyuncularda da esas kız biraz uyuz bir tip ama edward da jacob da güzel, biri daha havalı diğeri daha çocuksu, ikisi de ısırmalık ;) Güya vampir filmi ama kan revanla işi yok, naçizane bir aşk hikayesi. Tavsiye edilir... Ha bu arada serinin 3.sünün kitabını aldık, sanırım filmine kitabını okuyup gideceğiz...

Gelelim bir başka filme: Avatar. Fragmanını izlediğimde o kadar da cazip gelmemişti, ama aslında alttan verdiği mesaj (ABD'nin Irak'a vs. girmesi, halkına yaptığı eziyet ...) önemli. Ayrıca da animasyonla gerçek insanlar bir araya gelince sırıtır ya, öyle bir şey yok, o mavi yaratıklar yani na'viler de insanlar kadar gerçek ve aynı ortamda görünüyor. İzlenmeli :)
Ya aslında epeydir aklımda, yazılarımı etiketlesem diyorum, ama her seferinde geçiştiriyorum, ama eskiler etiketli değil kiii, böyle yarım yırtık olacak diyorum filan falan. ama bugünden tezi yok başlayacağım etikeleme işine... Hatta elimden geldiğince geriye dönük de yapmaya çalışacağım.

Pazartesi, Aralık 21, 2009

10 günü sonunda bölümdeki tadilat bitti, temizlik de bugün yapıldı, ben de sonunda odanın düzenini değiştirmek suretiyle yerleştim, (yüzüm kapıya dönük, monitörümü gelen geçen göremiyor artık, bir de yazı masam pencerenin önünde, bir şeyler okursam, biraz da ağaç görebileceğim) ama şimdi de başka tip adamlar dolanıyor, perdecilermiş, perde yapılacakmış, odamız hiç direk güneş almıyor, perdeyi ne yapacağız anlamadım, bir de karartacak içeriyi daha beter...

Dün Reiki uyumlaması yaptırdım. Bir nevi el verme durumu. Özetle birine ellerimi uzattığımda kendi enerjimi değil, kanal vazifesi görerek evrenin enerjisini verebilecekmişim artık. Bakalım uyumlanmış halim nasıl olacak...

Perşembe, Aralık 17, 2009


Aynı soruya takılıyorum, "Why did I come to grad school?"

Her sabah evden, bugün trafikte sinirlenmeden işe gideceğim diye çıkıyorum, neredeyse hiç bir sabahsa sözümde duramıyorum. Ehliyetlerini nerelerden kimlerden aldıkları belirsiz, araba kullanmayı bilmeyen, beceriksiz, onun ötesinde gerizekalı bir ton adam var çünkü etrafta. Mesela fren mesafesini, kendileri için ayrılmış boşluk zannedip, utanmadan oraya yerleşiyorlar...

Çarşamba, Aralık 16, 2009

İsterdim isterdim; portakal mandalina gibi soyulsun isterdim...

Salı, Aralık 15, 2009

Agatha Teyzenin 4 romanını daha okudum, günlüğüme not düşeyim ki, sonra hangisini okumam gerektiğini karıştırmayayım.
1) Ölüm diken üstünde
2) Ölümün tam zamanı
3) Fare kapanı
4) Koltuktaki ölü

Yazarın okuduğum kitap sayısı arttıkça, neleri sevip sevmediğimi daha iyi anlıyorum; mesela hikayelerden oluşmayacak, bölük pörçük oluyor (Ör: "Ölümün tam zamanı" ve "Fare kapanı"nı bu sebeple sevmedim), zaten hikaye işine oldum olası alışamadım. Bir de başrolde meşhur dedektif Hercul Poirot olacak. Gerçi "10 Küçük Zenci" gibi, Poirot'suz da harikalar yaratabiliyor...

Pazartesi, Aralık 14, 2009

Bölümde camlar değişiyor, önlerine de mermer yapılıyor. Perşembe günü toplandık, masaları çektik camların önünden, yapıştırdık köşeye, naylonlarla kapladık, Perşembe geçti, Cuma geçti, ha tabii, her tarafın camları vurulup kırıldığı için, ceryanı da göz önünde bulundurunca bölümün içi dışından daha soğuktu. Bugün Pazartesi ve bugün okula; masama, bilgisayarıma kavuşma, popomu alalade bir sandalye yerine kendi sandalyeme koyma ümitleriyle geldim, oysa camlarımız olmasına rağmen henüz mermerlerin yapılmamış olduğunu öğrendim. İşin kötüsü adamların ne zaman gelecekleri de belirsiz. Ben de hafiften kaldırdım naylonları, masamı itekleyip, kendime sığacak bir yer açtım, yarı naylonlu ve sırtım kapıya dönük olarak çalışmaktayım. Neyse çilesi bol oluyor, ama yine de memnunum bu yenilenmeden. Gerçi koca yaz çuvala mı girdi o da ayrı...

Çarşamba, Aralık 09, 2009

Fakültenin spor koordinatörüyüm ya, onunla uğraşıyorum yine. Yaptığım bir işin de yarım yırtık olmasına dayanabilsem aslında, böyle zor olmayacak hayat benim için. Kimse benden fazla bir şey beklemezken, bir kişi bile hesap sormazken, sistemi daha işler hale getirmek için uğraşıyorum. Afiş bastırmaya başladım önce, sonra yanıma bir yardımcı gerek dedim, onu aldım. Şimdiyse bir grup kurmaya çalışıyorum, her takımla ayrı ayrı ilgilenilmesi için. Ama bunlar beni çok yoruyor tabii. Neyse, ben de buyum işte...

Pazartesi, Aralık 07, 2009

Sanata Saygı etkinliğine katılacağım bu gece. O yüzden kendimce şık, içinden gömleğim görünen, içinde oldukça rahat ettiğim jile gibi bir elbise giydim sabahtan üstüme. Ama altına şık bir ayakkabı giymeyi başaramadım yine. Gözümde büyüdükçe büyüdü, dar kalıplı bir ayakkabı giyme fikri, çizmelerimi çıkarttım yukarılardan, ama ona da katlanamayağıma karar verdim ve sonunda siyah converselerimi ayağıma geçirdim. Bu arada da vicdan azabımı hafifletme çabası içinde kocacığıma seslenmeyi ihmal etmedim. "Spor ayakkabı giysem olmaz mııı?" Şöyle cevap verdi bana. "Senin problemin bu.", ne problemi olduğunu sordum; hayatla ilgili problemin dedi. Düşündüm çok haklı geldi. Elbise yerine bol kotumu giyip gitmiyorum geceye, hem topluma çok ters düşmeyeyim, hem organizasyon sahibi olan kardeşimi mahcup etmiyeyim diye. Ama sevgimin ve toplumun getirisine de benim rahatımı bozacağı noktada katlanamıyorum, spor ayakkabımı giyiveriyorum işte. haa içim rahat ediyor mu, eh birilerine danıştığıma göre az biraz da vicdan yapıyorum; ama sonuç değişmiyor; rahat bir elbise, fazla sırıtmayacak spor bir ayakkabıyla ortayı buluyorum. Kocamın dediği gibi problemim bu ve ben bunu hep yapıyorum :) Bayram gezmesinde, aile saadetinde, iş yerinde, arkadaş arasında, kısaca hayatımın her alanında...
Anlaşılan Mısır hatıralarımı paylaşacak zaman bulamayacağım uzun bir süre, o yüzden hiç değilse nerelere gittiğimi yazayım özetle: Ankara'dan Luxor'a uçtuk önce. Orada Nil'deki gemimize yerleştik, Karnak ve Luxor tapınaklarını, Krallar Vadisini, Hatşepsut Tapınağı ile Memnon dev heykellerini gezdik. Bu arada gemiyle Esna üzerinden Edfu'ya geçtik. Akşamında Galabia (Mısırlı kıyafetleri:)) partisi yaptık. Sonracığma Edfu (Şahin Tanrı Horus) ve Kom Ombo Tapınaklarını gezip Aswan'a geçtik. Bir ara faytonlarla gezdik, o Aswan'daydı galiba... Aswan Barajı, Phila Tapınağı'nı da gezip feluka isimli yelkenlilerle Nil'de gezinti yaptık. Ondan sonra gemideki pılımızı pırtımızı toplayıp gemiyi terk ettik, otobüse binip Abu Simbel'e geçtik orada 2. Ramses (ki meşhur olan bu ikincisi) ve karısı Nefertari'ye ait tapınakları gezip, Kahire'ye uçtuk. Conrad'a yerleştik, Kahire müzesini gezdik, papirüs dükkanına gidip papirüsün nasıl yapıldığını gördük, piramitleri ve Sfenks'i gezdik. Sonra İskenderiye'ye geçtik, Hilton'a yerleştik ve orada Kral Faruk'un sarayını, Kaitba Kalesi'ni ve limanı gördük, son olarak da Catacomb mezarlarını gezdik, bu kadar koşturmacanın 3 konaklama yeri değiştirmenin ardından "evim evim güzel evim" diyerek Ankara'ya uçtuk...

Çarşamba, Aralık 02, 2009

Mısır'daydım 1 haftalığına, Pazartesi döndüm. Yazmam gereken çok şey var, ama başımı kaşıyacak vaktim yok.
Döner dönmez tez önerisi için jüriye girdim, fena geçmedi, tabii "çok çalışmam lazım çok" diye çıktım jüriden.
Bloguma yazmayı özledim...
Ama saat 8, bölümdeyim ve bitirmem gereken işin ancak 3'te 1'ini falan yapmış olabilirim...

Pazar, Kasım 22, 2009

Yüksek lisans tezimden biliyorum, en baştaki teşekkür kısmı tabii ki en son yazılır, tezin son dönemlerinde yoğunlaşan acı, yorgunluk ve kurtulmanın getirdiği sevinç ile hayatının anlamını kaybedeceğine yönelik garip bir kaygıyla. Acaip bir duygu yoğunluğu içinde yazmıştım teşekkürümü, hala okusam tekrar tekrar, sıkılmam her nasılsa. Herkesi kendimden bildiğimden de tüm teşekkürleri aynı heyecanla okurum...

Bir günde 3 tane tezin teşekkür kısmını okudum. Gonca'nın, Gökhan'ın ve Ümmühan'ın, hepsinde adım var, teşekkür etmişler bana... Çok duygulandım, hatta düşündüm teşekkür ettikleri tam olarak ne diye, mesela geceleri bölümde çalışırken çok meyve soyup götürdüm, besledim Gökhan'ı, ondan mı acaba?

Hele Gonca'nın gidişi de yaklaştı ya, onunkinde bir ayrı duygulandım. Tuhaftır ki sadece kendi adım geçen paragraf değil tamamı etkiledi beni, Vildan'a, Turgay'a, Gökhan'a yazdıkları da. Biz ne güzel bir takımız diye düşündüm, yakında "ne güzel bir takımdık" diyeceğimden korktum...

Cumartesi, Kasım 21, 2009

"Tez önerisi vermem lazım", ancak teslim tarihi tahmin ettiğimizden neredeyse 1 ay öne gelince "bir tez önerivermem lazım" durumuna geçtim. Çarşamba'dan beri bol bol uykusuz kalarak, gayet dengesizce beslenerek, dünyanın abur cuburunu tüketerek, sinir stres içinde her tarafım kasılmış vaziyette, ayrıca klavye ve fare kullanımı yüzünden acı çekerek, tez önerisi yazma çabası içindeyim. Neyse ki durmaksızın çalışmam ancak Pazar'a kadar sürecek, Pazar gecesi teslim. Ne kadar olursa artık... Not: Şu an Cuma gecesi saat 04.00

Perşembe, Kasım 19, 2009

Gülümsemek yerine dişlerimi göstereceğim,
dudaklarımı kımıldattığımda;
Açsam ağzımı bir söz söylemek yerine,
sokacağım sivri dilimle;
Ve baksam yüzüne,
gözlerimden kalp yerine alev topu fırlatacağım...
İçimdeki canavarı ortaya çıkarmasak diyorum,
ama söz dinletemiyorum.

Salı, Kasım 17, 2009

AŞK: Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu
"Premenstruel sendrom (PMS) kadınlarda adet öncesi dönemde başlayan ruhsal ya da fiziksel birtakım belirtiler topluluğunu ifade eden bir terimdir. Bu belirtiler genellikle adetin başlamasına bir hafta kala ortaya çıkar ve adet görülmesiyle birlikte birkaç günde kaybolurlar. PMS, iş kaybına, sosyal ilişkilerde sorunlara, kişide depresyona yol açacak kadar şiddetli olabilir. PMS'nin ruhsal belirtileri depresyon, yorgunluk hissi, aşırı uyuma, çevreye ilginin azalması, duygu durumunda dalgalanmalar, sinirlilik, gerginlik, asabileşme şeklinde olabilir. Başağrısı, bulantı-kusma, kabızlık, ishal, iştah artışı, sivilce ortaya çıkması diğer sık gözlenen belirtilerdir." (http://www.jinekoloji.net/dosyalar/pms.html)

Diyorum ki bu dönemdeki kadınlara iş yerinden izin verilmeli. 1 hafta verilse yeter. 4'ünü adet öncesine, 3'ünü de adet esnasına kullanırız. 2'si haftasonu zaten, 5 gün izin yeter. Bu durumda olmak kadar, bu hastalarla aynı ortamda durmak da sakıncalıdır, bence yalnız kadınlar değil erkekler de bu fikri desteklemelidir. Onlar yeterki işe gelmesin biz onların 5 günlük işlerine de bakarız desinler :)

Pazartesi, Kasım 16, 2009

Evlilik aşkı öldürür mü henüz bilmiyorum;
ama akademik hayatı öldürdüğü kesin.

Cuma, Kasım 13, 2009

Eve gelenler arkadaşlarımsa iyi,
eve gelenler "misafir"se kötü,
üstelik bunlar aynı kişiler olsalar bile...
Düz patlıcan yemeğini sevmiyor diye, karnıyarık yaptım geçen akşam kocama. Ev hanımlığı için küçük, ancak benim için büyük bir adımdı; öyle ki birine karnıyarık yapmanın ona gerçekten aşık olmanın bir göstergesi olduğunu bile düşündüm. Ha pek tabii beyim daha kapıdan girer girmez, ona "ilk ve son!" karnıyarığını yaptığımı söyledim o ayrı.

Salı, Kasım 10, 2009

Bayraklar yarıda...

Pazartesi, Kasım 09, 2009

Tezimle ilgili bir salınma halindeyim, aslında bir şey yapmıyor değilim, ama bir türlü netleşemeyen durum, bir çok konu hakkında genel bilgi sahibi olmamı sağlamakla birlikte, tezimin literatürüne katkı sağlamıyor. Sanki boş durmuyor, yürüyorum da; doğru yolda mı yürüyorum, daha kestirmesi vardı da ben uzatıyor muyum, bir yere varacak mıyım hiç bilmiyorum...

Cuma, Kasım 06, 2009

Pakize Suda, şöyle demiş zamanın birinde;

Evlilik;
Eve istediğiniz saatte döndüğünüz günleri özlemle anmanız demektir.
Seksin de memuriyetinin olabileceğini görmeniz demektir.
Kararlarınızı onaylatacağınız bir merci oluşturmanız demektir.
Akrabalarınızın ikiye katlanması demektir.
Talimat denen şeyin sadece amirden alınmayacağını öğrenmek demektir.
Hayallerinizin, ideallerinizin, plan ve programlarınızın yatağınız gibi çift kişilik olması demektir.
Teslim olmak suretiyle esir olmak demektir.
İki ayrı dünyadan bir ucube dünya yaratmak demektir.
...

Çarşamba, Kasım 04, 2009

"Hoşgeldin sonbahar" dedik, yalan oldu:
1) Gelen sonbahar değil, kış sanki
2) Bu gelişi hoş falan karşılayamadım