Pazartesi, Mart 31, 2008

gözle görülür,
gözümden okunur oldu aşkım...
öldü askerlerim,
açıldı kapılarım;
yok artık, istesem de kaçışım...

Çarşamba, Mart 26, 2008

Bir dosya arıyordum belgelerimin arasında, ne zaman yaptığımı pek hatırlamadığım bir kişilik testinin sonuçlarına rastladım. Okudum, doğru buldum, paylaşim dedim:)

Çevrenizde olup bitenlerle çok ilgilisiniz. İnsanlarla hangi konuda olursa olsun konuşmayı çok seviyorsunuz. Ve hareket nerede ise orada olmak istiyorsunuz. Hayatınızın düzen ve nizam içinde olmasını istiyorsunuz. Muhtemelen yapacaklarınızı hatırlamak için ajandanızı kullanıyorsunuz. Kararlarınızı çabuk veriyorsunuz. Diğer insanlarla ilgili de çabuk karar veriyorsunuz. Çevrenizdekiler tarafından kimi zaman dominant olarak nitelendiriliyorsunuz. Daha çok "büyük resim"e odaklanıp işlerin bu şekilde olmasının nedenlerini bulmayı seviyorsunuz. Detaylarla pek ilgilenmiyorsunuz. Denemekten kaçınmayan, işlerin farklı şekillerde nasıl olacağını hayal eden yaratıcı bir kişisiniz. Mantıklı düşünen ve problemleri çözmeyi seven birisiniz. Çevrenizdekileri ve olayları objektif kriterlere göre değerlendiren adil bir kişisiniz.

Salı, Mart 25, 2008

bir telefonu olsun, asık suratla kapatmayı,
bir gece olsun, aran bozuk yatmayı,
bir an olsun, hayallerini unutmayı,
hiç mi hiç istemezsin...

Cuma, Mart 21, 2008

Kelimeler var birikmiş,
Kelimeler; teker teker seçilmiş,
Farklı renklerde,
Tane tane kelimeler...
Cümle olmayı başaramayan,
Çoğu aklımda, azı kağıtta kelimeler...

Perşembe, Mart 20, 2008

akan zamanla beraber, insanlar da akar ömründen;
her fotoğrafında, yanındakiler farklı olur birbirinden...

Çarşamba, Mart 19, 2008

dedemin öldüğü bilgisini, ölümünün 15 gün ardından bir kandil günü kavramak ve en çok bugün ağlamak... güzel dileklerini, minik hediyelerini, ince esprilerini, matematik zekasını, tecrübe dolu sözlerini, bulmaca çözmesini, rakı sofrasındaki muhabbetini özlemek... onu bir daha göremeyeceğini yeni yeni fark etmek, kabul etmekte zorlanmak...

ölüm önce komik, sonra acı...

Pazar, Mart 16, 2008


yine, yeniden, kimbilir belki de son kez aşk...

Perşembe, Mart 13, 2008

Ne çok yorulduğunu yüreğimin, yeni yeni fark ediyorum... Benim ki kadar büyük bir kalp bulduğumda, çabama karşılık çaba gördüğümde ancak. Çok yorulmuşsan oturduğunda hissedersin yorgunluğunu hani, benim kalbimin acısı da ancak çıkıyor sanki...

Cumartesi, Mart 08, 2008

öldü... dedem.

Çarşamba, Mart 05, 2008


bir çocuk 50 yaşında da olsa, kuzusudur annesinin ve bir baba gelse de 90'nına, kahramanıdır kızının hala. dedem hasta... annem ağlıyor... ve bir evin annesi ağladı mı gerisi ayakta duramıyor...

Pazar, Şubat 24, 2008

"Bir sabah uyandığında,
Camlara yağmur vurunca,
Perdeleri kim açacak?
Yüreğin bensiz sıkılmaz mı?

Gittim yüreğin rahat mı?
Aşk sana kaldı.
Sevişip, öpüşürken
İçin acımaz mı?

Ürkerek sesleneceksin,
Cevap yok, söyleneceksin.
Yatağa gizleneceksin.
Mutsuzsun dahası var mı?"

insan ayrı hikayelerinde, bazen öznesi olur şarkının bazen söyleyeni, ne garip; sanki değişmiş gibi karakteri... yoksa büyük yazar yanlış yaptı; aşk tek kişilik bir şey mi?

Pazartesi, Şubat 18, 2008

ödevim var,
çok.
çalışasım yok,
hiç.

Pazar, Şubat 17, 2008


"Sen yüreğini korumaya bak, Bir yanın çocuk kalsın bırak, Ne olur gel, Bildiklerini unutarak. Sen saflığını gözden sakın, Dursan da günaha yakın. Ne olur gel, Bildiklerini unutarak. Hadi gel gülümse, Hele kalbine yol ver, Değişir değişmez, Sen onu düşünme. İyiye hayra yor, Bu hayat zaten zor, Bir de sen ekleme, Oturup bekleme, Bir ucundan sen tut bir ucundan ben" diyen şarkıyı bulup, yazdığında sözlerini sana, seni çözmeye başladığını anlarsın. Çocuk yanını, saflığını, günaha yakınlığını ve korkularını görmüştür o...

Pek de korumayı başaramadığın yaralı yüreğini, açarsın sonunda ona. Ancak -kalbine yol vermek- o kadar da kolay değildir, çünkü senin "sevmeye engel evcil acılar"ın vardır. -Bildiklerini unutmak- zor ama şarttır... Sonunda -düşünmeme- fikri yatar aklına ve -iyiye hayra yorup- devam etmek yola. Haklıdır, anlamsızdır oturup beklemek, ne de olsa "bekledin de ne oldu?" dese biri, verecek cevap bulamazsın. Bir kenara itip eski defterleri, tutarsın bir ucundan yenisini...

Perşembe, Şubat 14, 2008

14 Şubat'ı yazısız geçmek ayıp olur sanki, Aybars'tan gelen şu çok anlamlı ve geniş kitlelere hitap eden yazıyı koyayım bari:)

"Sevgilisi olanın olmayanın,
Olup da yok gibi olanın,
Yok da var gibi olanın,
Olmayıp çok isteyenin,
Oluyo da noluyo diyenin,
Olduğu için çok mutlu olanın,
Olmadığı için çok mutlu olanın,
Onsuz olamayanın,
Onunla hiç olamayanın,
Herşeye rağmen yüreğinde her daim aşka yer olanın…"

sevgililer günü kutlu olsun:)


Çarşamba, Şubat 13, 2008

okul açıldı, aklım saçıldı, herşey karıştı...

hepsi birbirinden ağır 3 doktora dersi
öğretmenlik uygulaması asistanlığı (öğrencilerin staj yapacağı 2 okuldan ben sorumluyum)
geçen seneki dersimin yardımcı asistanlığı
fakültenin her tür kız erkek takımıyla badmington'da hentbola ilgilenme görevi (antreman ayarlama, maçlara gitme vs)
...
"Acı çekmek özgürlükse
Özgürüz ikimizde"

Yeni okuyucum Çetin, dolandıktan sonra blogumda, Hasan Hüseyin Korkmazgil'in bu dizelerini yakıştırdı bana ve yaz dedi bloguna...

Çarşamba, Şubat 06, 2008

pa rça la ra b ölü nmü ş kal b i m (II)

Bir varmış bir yokmuş, kahve falımda, Hürmüz misali 7 erkek çıkmış. 3'ü ezilmiş ayaklarım altında, pes edip bırakmış. Geriye mi? Geriye de 4 kalmış...
Biri tenimi coşturup ruhumu yaralayan, yan yana hep çok yakıştırılan. Diğeri ruhuma ilaç, yarama bant, ama bir kol boyu mesafede durulan. İkisinin arası, tahtın kralı, "unutamadım" beyanıyla tacını geri alma peşinde olan. Öteki; kimsenin beni onun kadar sevemeyeceği, Boğaz'ın Köprüsü'nü, Bolu'nun Dağ'ını aşıp gelip, yeniden şehrime taşınan...

Cuma, Şubat 01, 2008

dün tekerini patlak buldum arabamin, bugün aküsünü bitik. ilgimi çekmeye mi çalışıyo acaba bilemedim... hani evcil hayvanlar kıskanınca yapar ya:)

Çarşamba, Ocak 30, 2008

iyi film: Bana Söz Ver
yönetmen: Emir Kusturica
senaryo: Emir Kusturica

dudağında bir gülümseme ile sinemadan ayrılmak isteyenlere...
iyi grup: cıngar
dün nefes'e gittim, sırf cıngar'ı bi daha dinliyim diye, gecen zebra'da dinlemiş begenmistim ve o müzikten en az benim kadar zevk alacağını bildiğim canerim ve turgayımla beraber gideyim istedim bi daha dinlemeye. caner hastaymış, ama gonca'yı kandırdım ben de, hem biraz morali düzelir umuduyla... güzel bi geceydi. davul çalma isteğiyle doluyum deliler gibi. davulum olsa ya benim. ya da davul muj yapsam kendime, şöyle ufak bişi... goncaya telli bişi vercez, turgay da üflemeli aldı mı tamamız...

Perşembe, Ocak 24, 2008

2 kitap aldım geçenlerde, biri "Melek Yapıcı". Melek Yapıcı'nın önce adına, sonra (resimden belli olmayan) kabarık, ışıltılı kapağına vuruldum. Sonra arkasını okudum, neden olmasın dedim. 200. sayfadayım, hızlı hızlı gitti, ama nasıl toparlayacağı önemli, umarım başarır yazarımız.

Arka Kapaktan:
Geçmişi tarafından rehin alınan Doktor Victor Hoppe, yirmi yıl uzak kaldığı köyüne geri döner. Dar görüşlü köylüler, onun dönüşüne şüpheyle bakarlar. Köylüler, Doktor'un yanında getirdiği üçüzleri gördüklerinde, çocukları özürlü zannederler, Üçüzlerin, altı aylıkken üç dil konuşabilmeleri ise köylülerin, Doktor Hoppe'ya karşı şüphelerini daha da arttırır. Ancak her şey bununla bitmez. Kendisine ölümsüzlük kazandıracak bir karar alan Doktor Hoppe'da çözülemeyen bir gizem vardır. Bu kitap, din ve bilim, gerçek ve hayal, güç ve güçsüzlük, anlam ve anlamsızlık hakkında bir hikâye. Herkesin gerçeği arayacağı ama sonunda kendi gerçeğini bulup inanacağı bir roman... Unutmayın:"Bazen imkânsız görünen şey, sadece zordur,"

Diğer kitap "Albayım beni Nezahat ile evlendir". Bunun ne kapağı dikkatimi çekti ne adı. Arkasını okudum, işte bunda da oraya takıldım. Dikkat ettiyseniz garip bir şekilde yazara en son bakıyorum:) (sanırım bir kitapçıya girip yazara göre kitap aradığım bir kişi var: sezgin kaymaz! tavsiye ederim) Takıldım arka kapağa almaya karar verdim, yazarına bir bakayım dedim, ilhami algör çıkmasın mı, hani şu "fakat müzeyyen bu derin bir tutku" kitabına hasta olduğum, tarzını çok sevdim, kendi tarzıma yakın hissettim dediğim yazar. pek hoşuma gitti, kendimdeki bu tutarlılığı bu şekilde gözlerimin önüne sermem... gelelim bunun arka kapağına;

"Al bu elmayı Nezahat" diyebilirdim, "sende bu ad oldukça istersen sıfır numara kel, istersen at kuyruklu olurum. İnce bıyıklı tek dişi altın olurum. Meftun olurum, meczup olurum. Uzaklara bakarım, çıtımı çıkarmam. Nasıl söyleyeceğimi bilmem susarım. Susmak üzerine konuşmak gerekse, beni çağırırlar, oturur susarım. Dolmabahçe saat kulesiyle, Çırağan Sarayı ile konuşurum. Duvarlara yazılar yazarım gizli gizli: 'Albayım beni Nezahat ile evlendir.' Sülüs yazarım, kufi yazarım, latin yazarım. Gotik yazamam. Yağ satarım, bal satarım, ustamı öldürür ben satarım. Yemeden içmeden kesilir, alık olurum. Adımı sorsan duymaz olurum. Kötü olurum, iyi olmam Nezahat. Ya bu adı değiştir ya da al bu elmayı. Bende sevdiklerince terk edilme endişesi, kafayı yemeye meyyal haller var. Al bu elmayı Nezahat. Yüzünde göz izi var."

Salı, Ocak 22, 2008

p ar çal ara b ölü
n müş k al b im;
baş köşede,
sevip yanıldığım.
sol üstte,
sevmesem yanılır mıyım,
diye bocaladığım.
arada derede,
sevdiğimi sandığım.
gerilerde bir yerde,
sevip uzak kaldığım,
sevmeye fırsat bulamadığım,
belki de anlamsız olan,
imkansız aşkım.
dopdolu kalbim,
bomboş içim.
kalabalıkta yalnızım...

Pazartesi, Ocak 21, 2008

Tenisçi dirseği oldum ben:) bu nası bi cümledir diyebilirsiniz, haklısınız ama napiim, daha ziyade tenisçilerde görüldüğü için, rahatsızlığın adı bu; "grip oldum" desem yadırgamayacaktınız.

Tenisçi dirseği de ne ola ki diye sorarsanız; önkolu dirseğe bağlayan kasların tendonlarında tekrarlayan küçük yırtıkların sonucu olduğu düşünülen dirsek ağrılarına yol açan rahatsızlıktır. Belirtileri:
- Dirseğin kıvrım yerinin altında ve önkolun üst tarafının dış tarafında tekrarlayan ağrı.
- Bazı vakalarda önkolda bileğe doğru yayılan ağrı.
şeklinde kopyalayıp yapıştırmak suretiyle açıklayabilirim.

ilkokuldan beri tenis oynayıp da tenisçi dirseği olmayan ben, final haftasında ödev yetiştirme telaşı ve sabahlamalar arasında, aptal bilgisayar yüzünden bu hale geldim. dirseğimde acaip bir ağrı mevcut, neyse ki azaldı son günlerde. ilaç milaç bişi istemiyorum, lütfen kendi kendine iyileş güzel dirseğim...

bu arada "dirsek çürütmek" deyiminin günümüzdeki yansımasının bu olduğuna karar verdim. Türk Dil Kurumu'na gideceğim ve deyimler sözlüğünde, dirsek çürütmenin karşılığına, "bilgisayar başında yoğun çalışmak" şeklinde değiştirmeyi önereceğim...
uçtu uçtu dost uçtu... bölümdeki oda arkadaşım meryem, amerika'ya gitti, orada okuyacak bi süre. oda boş kaldı, onun tarafında yaşam belirtisi yok, ama ben hala kabullenemedim sanırım durumu. tatile gitti de yine dönecek haftaya gibi geliyor hala. gözlerim onu arıyor, başımı çevirdiğimde göreceğim hissi, -ya öff şu nasıl olacak- diye işin içinden çıkamadığımda, hep uzattığı yardım elinin beklentisi, azıcık keyifsiz girdiğimde kapıdan, onun bunu anlayıp, -neyin var- diyeceği eminliği gitmiyor...

Perşembe, Ocak 17, 2008

şu soğukta, hala yaşamakta olan bir uğurböceği buldum masamda. bana uğur getirmek için, canla başla mücadele etmiş belli ki soğukla. kırmızısı bile solmuş, yavru bi de. ben de kıyamadım haliyle, aldım elime masa lambamın yakınına götürdüm, biraz ısınıp kendine gelsin diye. uğurböceği ne yer ki? biskrem verdim acı çikolatalı, bir parça da salatalık koydum önüne. çok uzun yaşayacak gibi görünmese de, ben elimden geleni yaptım sanırım... teşekkür ederim böcük, getirdiğin uğurlar için:)

Çarşamba, Ocak 16, 2008


Apansız kurtuluverir yüreğin sıkıştığı kapandan. Bitiremeyeceğini kabullendiğin aşkın, yetişemediğin bir hızla yok olur. O kadar çok, o kadar hızla, bir o kadar da boşuna çekmişssindir ki kalbinden çıkan, çapası onun kalbinde olan zincirini, özgürlük umudunu yitireli çok olmuştur. O yüzdendir birdenbire elinde kalıveren zincire karşı şaşkınlığını gizleyememen ve ondandır yıllanmış mahkumlar misali savrulan çapayı nereye koyacağını bilememen...
Not: 18.12.07, başucu defterimden...

Pazartesi, Ocak 14, 2008

bir hafta içinde 3 kişi evlendiğimi gördü rüyasında. bu üçlemeden çıkarmam gereken sonuç, evliliğini anca rüyanda görürsün mü:) yoksa yakında evleneceğim mi, bilemedim:D
son 20 yıldır öğrenciyim ben... kesintisiz 20 yıldır sınavım, ödevim var, normal mi ya bu??!* tamam şu an bulunduğum iş ortamında normal olabilir, ama nereye kadar... final haftasındayim belli oluyo mu? yarina yetismesi gereken bi final ödevim var. sanirim sabahlasam bile basaramiycam, beklenen ödevi vermeyi...

Perşembe, Ocak 10, 2008

bazen omzumdaki üç kuruşluk yük bile dayanılmaz oluyor. bırakıp kaçmak ya da uzunca bir uykuya yatmak geliyor içimden...

Salı, Ocak 08, 2008


dün gece 2 civarı,
1) dişimi fırçaladım bi güzel,
2) koydum fırçamı yerine,
3) sonra yüzümü yıkadım,
4) fırçamı aldım elime,
5) macun koyup
6) fırçalamaya giriştim
7) dişimi çok yeni fırçalamışım hissine kapıldım
8) acaba o bilir mi diye, anneme baktım göz ucuyla
9) gülmekten kırılıyordu
10) fırçalamıştın zaten dedi...

yukarıdaki paragrafta yer verilen olayin, sebebi nedir? yanitlayiniz.
a) dalgınım
b) salağım
c) diş temizliğine aşırı önem veriyorum
d) uykusuzum

Perşembe, Ocak 03, 2008


milli piyango bileti almıştım.
amorti tutturmuşum.
12 ytl.


Salı, Ocak 01, 2008

2008 geldi yahu, ne çabuk geçiyor yıllar... yeni yıla yönelik hedeflerimi, bu yıl gerçekleşmesini istediklerimi falan yazsam anlamlı olacak biliyorum, ama içimden öyle bi yazı geçmiyor. bu yeni yılla ilgili olarak beni en çok heyecanlandıran şey, sevdiklerimin yeni yılını özel bir şekilde kutlamak için yaptığım animasyon dersem yalan olmaz. eger bu yaziyi 5 gün içinde okursanız http://download.yousendit.com/C7E0DE677652EBD4 linkinden animasyonumu izleyebilirsiniz...

Cumartesi, Aralık 29, 2007

niye azaldı yazılarım son günlerde ben de bilmiyorum, aslında başucundaki defterime karalanmış yazılar var, niyeyse sonlarını bir türlü bağlayıp da buraya aktaramıyorum. karışık hallerdeyim sanırım. her son bir başlangıç ve her başlangıç da bir son demek ya, işte ondan bocalıyorum. seviniyorum bir yandan başlangıcıma ve üzülüyorum her son gibi bu sona da...

Perşembe, Aralık 27, 2007

pilates halt etmiş. duyuyorum milletten hiç çalışmayan kaslarım çalıştı pilatesle cart curt diye. geçiniz pilatesi, şiddetli öksürük tavsiye ediyorum... hatta bugünlerde beni arar buluşursanız, rahatlıkla sizinle paylaşabilirim yeni yöntemimi, sonra evde kendi kendinize çalışırsınız:)

Pazartesi, Aralık 24, 2007

öksürmekten ciğerlerim iç organımdan sayılmaktan çıktı, boğazım tahriş olmanın ötesine geçti, "daha rahat öksürebilmek" için kendi kendinin yarısını yok etti. karnım da halihazırda bulunan 4 baklava, 6 ya çıkarak, büyük ikramiyeyi tutturdu...

hastalığı hiç mi hiç sevmiyorum. kendisi de beni sevmiyo zaten, çünkü onu tanımamazlıktan geliyorum. "hastasın ulen" diyo sanki bana, yoo diyorum ben, nerden çıkarıyosun... gerçi bu kadar inat etmeyip, ilaç içsem votka yerine, 8 saat uyusam en azından, 4 yerine. daha iyi olacak gibi...

Cuma, Aralık 21, 2007

bunca zamandır girmedin girmedin, şimdi noldu da girdin diyebilirsiniz haklısınız. msnden mi sormadınız, mailler mi atmadınız, hatta telefonlar da açtınız, ama yetmedi:D neyse, ikna edici birinden, ikna edici bi konuşma dinledim diyelim:) ve artık ben de bir facebooklu oldum. milletin nasıl olup da saatlerini facebookta harcayabildigini daha iyi anlayabiliyorum artik. yahu benim sümüklü sersem sepelek bi ilkokul arkadaşım vardı evlenmiş, çocuğu var kaç yaşında. eski aşklarım, sınıf arkadaşlarım ohooo, dünyanın 4 bir yanına dağılmışlar... hadi bakalım, feysbuk maceram hayırlı olsun diyor, kırmızı kurdeleyi koca bir makasla kesiyorum:)

Cumartesi, Aralık 15, 2007

Ne boynu bükük bir çiçek, ne yağmurlu bir hava yetmez benzetmeye hüznünü. Tuz buz olmuş camlar, etrafa saçılmış tozlar da yavan kalır, kırık kalbinin yanında. Anlaşılamaz gelir derdin, anlatılamaz hatta. Beyaz kağıtlar, kalemler boşuna dolanır yanıbaşında. Boşuna bir çaba dile dökmek; boşu boşuna. Bir yazar bir karalarsın ancak durmadan. Mısralar çalmak gelir içinden yalnızca, birilerinin niye "kara" sıfatını yakıştırdıklarını yeni yeni anladığın, kara sevdalardan...
"iki satırlık adamları musallat ettik ömrümüze,
bundandır böyle dibe vuruşumuz"

Çarşamba, Aralık 12, 2007

Şizofren Aşka Mektup

"Şizofren Aşka Mektup" diye bir kitap okuyorum bugünlerde, Cezmi Ersöz'ün. Sanırım bir ara listelere girmişti, ben biraz geriden takip ediyorum da gündemi. Evdeki kütüphanede yeni bir kitap arıyordum kendime, bunu gördüm, okumaya karar verdim. Arka kapaktan alıntı yaparım genelde ama içinden, bana daha çok hitap eden birkaç cümle yazmayı daha uygun buldum bu sefer:

KADINDAN: çünkü seni sevmek direnmekti sevgili... güçsüz olanı acımasızca yok eden bu kentin hoyratlığına ve senin için, artık inanmaktan vazgeçtiğin, yaşadığın hayal kırıklıklarıyla çok uzun zamandır kaybettiğin o aşk duygusunun gerçekliğinin canlı ispatı olmaya direnmekti. Kalbine inançla aşk tohumları ekmekti seni sevmek.


ERKEKTEN: ...kesik kesik ağlıyordum... önce ona, sonra gecikmiş bütün pişmanlıklarıma ve bu hayatta içimdeki sevgiyi bile koruyamayan o zavallı doğrularıma...

Salı, Aralık 11, 2007

gece 00:22, ders çalışıyorum, daha da çok var. koca iki parça çikolatayla geldi annem elinde ve çok asık bulmuş olmalı ki yüzümü, şöyle dedi:
-sana mutluluk getirdim...

Pazartesi, Aralık 10, 2007

bugün derste yoklamanın üzerine 10.09.07 şeklinde tarih attım. üstelik hangi ayda olduğumuzu düşünüp öyle yazdım tarihi. hoca kağıdı aldı, eylül'ü buraya sen mi yazdın dedi. eveet dedim, gevrek gevrek, niye sorduğuna anlam veremeden. -biraz geçti onun üstünden- dediler, o an fark ettim... peki ben neden aralık'ın gelişini kabullenemedim? sebebi ne olabilir?
a) küresel ısınma
b) yeni yıl hediyesi almaya üşenme
c) sevgilimin olduğu aya geri dönme isteği
d) aralık'ta çok çalışmam gerekliliği
e) gerizekalılığım
Eglenceli bir gece tarifi:

Gerekli malzemeler:

1 şişe Nemiroff Ballı Biberli,
2 shot bardağı, (yoksa türk kahvesi fincanı da olur:)
1 limon,
1 adet çok sevdiğiniz kişi, (ortak alkol geçmişiniz olması tercih sebebidir)
1 adet sağlam playlist



Hazırlanışı:

Limonu büyük D'ler olacak şekilde parçalara ayırın, sevdiğiniz kişiyi karşınıza oturtun, beraber playlisti hazırlayın. Ardından votkayı bardaklara dökün, herhangi bir maddeyle karıştırmadan, önce şerefe kaldırıp, tokuşturmak suretiyle, shot şeklinde için, votka içinizi yakana kadar bekleyip, bir parça limonu yiyin. 5'er dakikalık aralıklarla, şişenin dibini görene kadar, votkaları tazeleyin.

NOT: 2 kişiye en az 1 şişe düşecek şekilde malzemeler ayarlanarak, 2 (4 kişilik) ya da 3 ölçü (6 kişilik) -eğlenceli gece- hazırlanabilir. afiyet olsun...

Bir ben miyim, damarlarında asil kan dolaşan, bir ben miyim ülkesinin halini harap bulan? Değilim di mi? Eminim değilim, ama daha duyarlı olabiliriz sanki...

Dün Tandoğan'da "Bağımsız Yargı" mitingindeydim... Bir kaç foto ve genel bilgileri aşağıdaki linkte bulabilirsiniz.


Oradan bir iki alıntı yaparsam;
İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği Başkanı Avukat Nazan Moroğlu, taslağın kadınları eşit haklardan uzak tutup toplumun korunmaya muhtaç bir kesimi olarak gösterdiğini vurguladı. (engelliler & yaşlılarla aynı kefeye koymuşlar kadınları, haliyle haklarını da sınırlamışlar)

Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süheyl Batum, hukukun korunduğu iddia edilen yeni anayasa taslağına göre, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun 17 üyesinden 9’unu seçme hakkının hükümete bırakıldığını kaydetti. Aynı taslağın YÖK’ün 11 üyesinden 6’sını, Danıştay üyelerinin de dörtte birinin seçimini Bakanlar Kurulu’na bıraktığını anlatan Batum, “Sonra da bizim bunun demokratik ve sivil bir anayasa olduğuna inanmamızı bekliyorlar” dedi. (az çok matematik bilen herkes 17'de 9'un da, 11'de 6'nin da yarıdan 1 fazlayı, yani oy çokluğunu sağladığını, 17'de 17 ya da 11'de 11 de deseler o oylamadan aynı sonucun çıkacağını bilir...)

ooof oofff...

Perşembe, Aralık 06, 2007

Yazamadım yine ne zamandır. Pek hareketli bir 10 gun geçirdim, ondan herhalde. Neler mi oldu
geçtiğimiz günlerde, kardeşim ufak bi kaza yaptı mesela, arabanın önünde bir delik var, hala da yapılmadı... Sonracığma evde kazan patladı, bu sebeple kalorifer ve su kesintisi yaşadık bi müddet, onu yaptırmakla uğraştık, yok para çek, eve para bırak, kazancıyla pazarlık et, eski tamiratların dökümünü çıkar vs. ha bu arada annemlerin bu bahsi geçen süre zarfında evde olmadığını ve benim geçici aile reisi olduğumu söylemeliyim. Baba olmıycam ben büyüyünce, çok zor iş valla. Babama da söyledim hatta döndüklerinde, -baba olamazsın zaten de, emin ol annelik daha zor- dedi, annelikten de bi parça yaşamadım desem yalan olur, kardeşim her gece yetiştirmesi gereken işler sebebiyle geç dönüyordu eve, saat başı uyanıp -nerdesin, gel artık, dikkat et sis çöktü, yağmur yağdı-, falan gibi klasik anne konuşmaları yaptım, tabii bi de hastane kısmı var, ona birazdan gelicem. Neyse konuya dönelim; yine kardeşimin yanlış zamanda yanlış yerde bulunması (arka sokaklarda bi gece yarısı sanmayın, gündüz vakti parkta bulunması söz konusu) yüzünden yediği yumruğa ilişkin bi dava vardı, onu da bu arada atlattık, tabii karşı taraftaki pisliğin (it-man adını taktım kendisine) kardeşime iftira attığını, bu yüzden kardeşimin ağır hakaretle suçlandığını, ikisi de suçlandıkları şeyden ceza alsalar kardeşimin 1 yıl, adamın 3 ay alacağını, artııııı adamın soyu sopu gereği adliyede sopa yiyeceğimizden korktuğumuzu, bu sebepten mahalleyi toplayıp gittiğimizi belirtmeliyim… Buna ek olarak kardeşimin ürtiker geçirdiğini / olduğunu (hangi fiille kullanılıyor ki acaba) bu yüzden 2 gün hastaneye taşındığımızı, serum, iğne, doktor, hemşire, eczane arasında mekik dokuduğumuzu. Bu süre zarfında yine kardeşimin organizatörü olduğu büyük bir gecenin hazırlıklarının tamamlanması gerektiğini, bir de ortalama 3 dakikada bir çalan telefonları, hastanede çekmediği için benim çıkıp onun telefonunu cevapladığımı, gerekli işleri hallettiğimi, ilaçlar yüzünden araba kullanamadığından onu bi yerlere bırakma işini de benim yaptığımı söylemeden geçemiycem. İşte öyle :) Neyse en kötü haftamız böyle olsun…

Pazartesi, Aralık 03, 2007

Gece gelince Beytepe'ye,
Gider herkes,
Bi ben, bi de bildik dost durur yerinde.

Kime olur ki başka,
Meydan kalır ikimize.

Koridor bi başka görünür göze,
Mutfak bir başka.

Müziğin sesi açılır,
Yemek ısmarlanır.
Çalışılır tatlı tatlı.

Gecesiyle gündüzü bölümün,
birbirinden ne kadar da farklı :)

Perşembe, Kasım 29, 2007

"bloguna yazmaya değer bir şarkı" dedi gece Hikmet, yollarken linki. ( http://www.youtube.com/watch?v=NznJiPk-6WI ) muhtemelen, benim gözümde kendisinin en güzel şarkıdan bile daha fazla bloguma yazılmayı hakettiğini bilmeden... hayatımdaki çok nadir insanı dahil ettiğim, "beraber vakit geçirilmese bile çok sevilenler" grubundan biri o ve her sözü tahmininden daha kıymetli :)

tabii, dinledim şarkıyı, hatta sadece dinlemekle kalmadım, izledim. sadece izlemekle de kalmadım, bir daha, bir daha, bir daha izledim. söz-müzik: sezen aksu, çalan: enbe orkestrası, söyleyen: mustafa ceceli... izlemek dinlenmekten daha çok fazla etki bırakıyor insanda... sözleri mi? işte:

unutmadım, unutamam
kara sevdam merak etme
yaşamaksa yaşadım lakin
canımın çoğu kaldı sende

pişman mıyım asla
güzelleştim yasla
sevmedim mi sevdim evet
senden sonra ihtirasla

ama benim ciğerim yanar
ten oyalanır, can kanar
iki gözüm iki çeşme haberin yok
içerime içerime akar

"güzelleştim yasla" ve "ten oyalanır" diyor ya mustafa abim, bi de "içerime içerime akar", bi de bi de "canımın çoğu kaldı sende" diyor hani, içim gidiyor sanki... şöyle demiştir büyük düşünür arkadaşım Gonca, "Bir insan evladı yaşamı boyunca hissettiği tüm duyguları hiç bir söze gerek duymaksızın Sezen Aksu şarkıları ile ifade edebilip, cümle kurmaya ihtiyaç duymaz mı?" evet, duymaz, katılıyorum kendisine...

Perşembe, Kasım 22, 2007

Ne zamandır, vizyondaki bir film hakkında yorum yapmadım. Çok sinemaya gitmiyorum aslında, daha ziyade filmleri evlerde, minderlerin üstünde, ayaklarımı uzatarak, etrafta sadece sevdiklerimle, önümde yemek, elimde kadeh ve istediğim zaman ara verebilme lüksü içinde izlemeyi tercih ediyorum. Neyse hazır bir filme gitmişken ve bana göre yorumum sizleri vakit ve nakit kaybından kurtarabilecekken paylaşayım diyorum. Garfield Gets Real'e gittim geçenlerde. Aman diyim sakın gitmeyin! Bu kadar çizgi film düşkünüyümdür, her tür animasyonu severim, ama bu hakikaten kötüydü. Bi kere Garfield, o süper şahsına münhasır karakterini doğru düzgün yansıtmıyordu. Her zaman büyükleri güldürebilecek nitelikteki esprileri filmde ancak 3-5 yaş arası çocuklara hitap ediyordu. Hatta onlar da espriden ziyade ekrandaki düşüp kalkan renkli kediler ve köpeklerle ilgilendiğinden eğlenir. İşte öyle. Bu arada sanırım bir ilke imza attım kendi çapımda ve bir filmin tamamını izlemeden terk ettim salonu...

Çarşamba, Kasım 21, 2007

Bu mudur yani dünyanın kuralı? Gecenin sonunda kazanan hep çok makyajlı olan mıdır? Saklayan mıdır, yüzü gibi yüreğini de? İki kelimeyi bir araya getirip konuşamayan, şişenin kapağını açamayan, üç yudumda sarhoş olan mıdır? Tercih hep güzelden yana mıdır içten olandansa, cilveliden mi merttense? Standartlara uygun olanlar mıdır hep gözdeler? Tek bir noktadan yapılmış gibi üretimleri, aynı boyalı saça, aynı renk fara, aynı marka bluza sahip binlerce olduğu umursanmadan, onlardan biri mi seçilir her zaman? Altındaki arabadansa aklına, pahalı hediyelerdense iki satır nota, gittiği mekanlardansa sokak köpeğine tavrına bakanlar, boyalı dudakların yanında hep sadece sevimli bulunan küçük kız gibi mi kalırlar?

Salı, Kasım 20, 2007

zakkum diye bi grup var, hatta meşhur oldular sanırsam. kaç seferdir tunalı civarında posterlerini görüp merak ediyordum, dinledim geçen gece. degisik ve yumusak bi tip solistleri, ama sesi fena degil. tunali gölgede cıkıyorlar. sanirim en azindan bi kere daha gidebilirim...

Pazartesi, Kasım 19, 2007

Hiç takılmadı gözlerim grubun solistine, hep arkalara baktım ben konserlerde; söylemek yerine çalanlara, çalarken kendince eğlenenlere, seyirciyle ilgilenmeyenlere... Şimdi düşünüyorum da, insan her yerde aynı galiba ve her yer, her olay bir ayna... Öyle ki, beni bulanlardan çok, benim bulduklarımı sevdim hep. Boş laflara değil davranışlara baktım. Başkalarının göremediklerini gördüm, kimsenin umursamadığı hareketlere vuruldum. Arka sıralardan çekip çıkarttım aşklarımı hep, artist tiplerde bir şey bulamadım. Düşünüyorum da, insan her yerde aynı galiba ve her yer, her olay bir ayna...
İnsan, beyniyle kalbinin buluştuğu yerlerde dolanmalı...

Perşembe, Kasım 15, 2007

Kesin şaşırcaksınız, kimse tipimden beklemiyor çünkü, ama ben arada ostim radyo dinliyorum:) Nerden ve nasıl oldu bilmiyorum ama bi şekilde arabamdaki kanallardan biri olmuş bu radyo ostim. Türkü çalıyo hep ya da en azından ben hep o zamanlarına denk geliyorum. bazen çok hüzünlü bazense acaip komik geliyor, bu sabahki favorim şuydu mesela, bi tane kızımız, fingir fingir bi şekilde,
"aynalı körük olmazsa ben gelin gitmem,
ud kemani çalmazsa aynalı körüğe de binmem."
diye bişi söylüyodu. kihkihki:D pek hoşuma gitti.
İçmek güzeldir, dans etmek de, daha güzeli bunları öğrencilerle birlikte yapabilmektir... Bu yüzden dün gece bana göre çok güzeldi:) Sabahındaysa 2 soru var aklımda,
1) öğrenciler de biz hocalarıyla birlikte olmaktan zevk alıyor mu?
2) benim de benle vakit geçirip, eğlenmekten zevk alan hocalarım var mı?
Not: İçmeden dans edebilmek en güzelidir, ama bunu başarabilen çok insan tanımıyorum, bi ben bi turgay işte...

Çarşamba, Kasım 14, 2007

Adem abi odayı süpürüyor geçen, içeri elimde kağıtlarla girdim, bunları okumam lazım dedim Meryem'e . eeh! diye celallendi Adem abi, lafa yetişti köşeden, gözün şişmiş okumaktan, hala okuyacam diyosun :D halim harap anlaşılan :)

Big Fish diye bir film izledim geçen gün, hani şu Turgay'la izlediğimiz, oldu olacak onun hakkında da yazayım. Öncelikle filmin türüne dram demişler, ancak o kadar da acıklı değildi. (Neyse ki, değildi; ben kaldıramıyorum. Sırf bu yüzden babam&oğlum'u hala izleyemedim)

"William Bloom, babası kanser nedeniyle ölüm döşeğinde olduğu için, aile evine geri döner. Gezgin bir satıcı olan babasını yakından tanımak için, efsanevi bir kişiliği olan adamın gençliğinde yaşadıklarına dair öyküler toplamaya başlar. Babasının yaşadıklarına dair efsaneler ve mitler, bir puzzle'ın parçaları gibi yerine oturacak ve anlaşılması güç olan adamın yaşamını zaferleriyle ve zaaflarıyla ortaya dökecektir." filmin konusu buydu ama devamlı adamın eski maceralarini izlediğinizden o kadar etkilenmiyorsunuz, ölüm döşeğinde olmasından...

Hikaye adamın kasabalarının gölündeki hiç kimsenin yakalamayı beceremediği, kocaman bir dişi balığı yakaladığını anlatmasıyla başlıyor. Her yol, her tür yem deneniyor, ancak adamın aklına sonunda başka bir fikir geliyor ve çıkarıp oltanın ucuna evlilik yüzüğünü takıyor. Böylece yakalıyor. Ve işte filmin en güzel repliği de burada geliyor:

-O gün anladım ki, yakalayamadığın o kadını elde etmek için ona evlenme teklif etmen gerekir.-
Geçen hafta baleye gittim, izlenimlerimi gecikmeli olarak yazacağım. Her ne kadar üzerimde yazıların günü gününe olması gerektiğine dair bir baskı hissetsem de, gördüğünüz gibi fazla umursamıyorum.

Kuğu Gölü'nü izledim, daha önce de izlemiştim tabii ki, ama zaten sanırım oynamakta olan bütün baleleri izledim. Her neyse bale severim, yeni bir şeyler izlemeyi tercih etsem de, tekrar tekrar izlemek de sıkmıyor.

Daha evvel de gözlemlediğim, ancak bu sefer fazlaca gözüme batan bir şey vardı ki sizlerle onu paylaşmak istiyorum. Tahmin ediyorum, baleye ilgili az sayıda erkek olduğundan, elde ne varsa o kullanılıyor, kim bilir belki de kıtlıktan dolayı doğru düzgün seçme bile yapılamıyor. Kızlarımızın / kuğularımızın şöyle hepsi bir boy, çıtır çıtır, güzel güzel dans ediyorlar, erkeklerimize ise fazla uzun, fazla kısa, sıska, tombul gibi çok çeşitli sıfatlar yakıştırılabiliyor. Bu sıfatların yanı sıra hepsinin iyi dans ettiği de söylenemez. Sanırım içlerindeki en iyi balet haliyle esas oğlandı, o da arada, bir erkek için ellerini fazlaca kız gibi oynatıyordu...

Tüm bu eleştirilerin yanı sıra yine, yeniden izlenmeye değerdi, değdi de...
En bitti dediğin anda, bir kibrit çakılıp atılmış gibi benzin dökülmüş odaya; tutuşuverir kalp birden ve beliriverir aşk yeniden, dolanmaya başlar damarlarında. İşin kötüsü, hani boğulan adam vardı ya(*); o tam da öldü sandığında... Kendine yazıp çizdiğin herşeye sil baştan başlarsın işte, unuttuğunu zannettiğin, hiç umursamaz hissettiğin o anda.
Boynunun kuytusunun o hiç değişmez kokusu gelmiştir belki burnuna, parmağı dokunmuştur koluna, bir şarkı çalmıştır sana ya da oturmanız yetmiştir yanyana. Böylece aylardır karşılaşma anı için elinde tuttuğun baltan kayıp düşüverir toprağa...

(*) 26 Ekim 2007 tarihli yazıdan

Cumartesi, Kasım 10, 2007

Bugün Turgay'la buluştuk, yetmiyor ya, haftanın içinin günleri, dışında da bir araya geliyoruz.
Büyük bir markete alışverişe gittik beraber, 3'erli paketli çoraplardan aldık birer tane , birbirinin aynısı çoraplarımız var artık.
Bi de şarap aldık. O kırmızı sever, ben beyaz. O yüzden genelde bira alıyoruz:) Ama bu sefer kıyamadım ona, onay verdim kırmızıya.
Aynı torbada çoraplar ve şarapla çıktık yola. Cips de alsaydık ya diyip, küçük bir markete gittik peşinden, cips aldık ordan, bi benim bi onun istediğinden...
Sonra film seçtik beraber, o altyazıyı indirdi, ben şarabın yanına peynir kestim, cipsler çıktı bi de benim mandalinalar.
Çorapları giymeyi düşündük, sonra vazgeçtik.
Film başladı, bildim ben daha başından, ağlarım kesin dedim.
Filmi izledik, haklıymışım, ağladım ben. Görmese de anladı; ağlıyo musun lan yine dedi. Hıhı dedim...
Ağız dolusu küfretsem muhattabıma
Ya da ağlasam boğaz dolusu...
Hangisi daha iyi gelirki yaralı ruhuma?

Perşembe, Kasım 08, 2007

Bi kamyonet gördüm, "Hormonsuz Ekmek" yazıyordu üstünde, bir fırın reklamıydı. Hormon zebze-meve gibi büyüyen / yetişen şeylerle bir birliktelik yaşamıyor muydu? Ekmeğin de hormonlusu oluyordu da ben mi bilmiyordum ya da insanlar "hormonsuz ekmek" diye koca kamyonete reklam verecek kadar yalancı mı oldular? Ve tabii birileri de hormonun zararları konusunu öğrenmiş olup, doğal beslenmenin sınırları konusunda bu kadar mı bilinçsizler? Ha tabii bir de bunun fırının esprili(!) sahibinin fikri olması ihtimali var, ama reklam gayet ciddiydi. bilemedim valla...

Pazartesi, Kasım 05, 2007

umut bazen, o kadar da iyi gelmiyor sanki ruha, hatta can yakıyor... noktayı koyamamanın, defteri kapatamamanın huzursuzluğu sarıyor galiba ya da romanın sonunu bir türlü yazamamanın... "ee?" diyesi geliyor insanın...
o kadar da güzel bir durum değilse içinde bulunulan, beklemekten sıkılınıyor belki de. iyi ya da kötü, bir sonuç beklentisi içine giriliyor bir zaman sonra, illa ki bir -the end- yazısı arıyor insanın gözleri ya da bilmeyi; serinin ikinci filminin geleceğini ...

Cuma, Kasım 02, 2007

Cuma'lar güzeldir di mi ya, fazladan bi pırpır eder sanki insanın içi, ayakları biraz daha sekerek alır yolu, daha fazla ilişir gözler saate. Bu Cuma da öyle:) Bu hafta sonu da yokum şehirde... Neler mi var planımda:
1) müzik
2) eğlence
3) uzun zamandır görüşülmemiş arkadaşlar
4) yeni tanışılacaklar
5) tequila
6) votka

e daha ne olsun:)