Cumartesi, Temmuz 15, 2006

belki de çok sevmemeli insan...

Sevmemelisin belki de pek fazla, bu kadar “senden” olmamalı hiç kimse, çok fazla değer vermeye başlayınca diğerlerine, kendini unutuyorsun ne de olsa… Canın olunca onlar senin, gidişlerinde kopuyor canından bir parça. Hatta gideceklerini bilmek, düşünmek bile üzmeye yetiyor insanı…

Katıldığın bir aile yemeğinde ağlamaya başlıyorsun, tuvalete kaçıp… Gözyaşlarını görmesinler diye çaktırmadan uzaklaşıp... Seni 25 yıldır ilgiyle takip eden insanlara bakıyorsun, bebekliğini anlatıyorlar, sonra ortaokul balosundaki elbiseni, üniversitede kepinle çekilen resmini… Sonraları işinin derdine düşmüş oluyorlar ve sevdiğinin, kalbinin, olacak bebeklerinin…

Bir bakıyorsun küçükken çekindiğin o dağ gibi heybetli adama, kalamamış masada, şimdi içerde yatıyor odada. Bir diğeri inat etmiş, direnmiş ama o da uyukluyor koltukta. Kapı çalıyor, açıyorsun, o 3-5 basamakla nefes nefese kalmış, sana hala “minik prensesim” diye hitap eden kadını görüyorsun. Gençliğini hatırlıyorsun, nasıl da koşardı senin peşinden... Alev topu yutmuş gibi oluyorsun. Kolunu dürtüyor o sırada biri, tanımamış geleni, kim olduğunu soruyor, anlatıyorsun, ama biliyorsun 2 dakika içinde aynı sorunun yineleneceğini, hiçbir şey diyemiyorsun, boğazın acıyor, yutkunuyorsun. Sonra dönüp beyaz saçlı, o nur yüzlü kadına bakıyorsun, küçük küçük alıyor lokmaları, pek fazla bir şey yiyemiyor, acıyor olmalı canı, ama yerinde aklı, bir yandan ne tatlı hikayeler anlatıyor, ne çok biriktirmiş anıları. Birden korkuyorsun ne kadar çok anı, o kadar yıl... Her geçen yıl, bir adım öteye gitmektir ve ayrılma vakti yaklaşmış belki de ölüm az ötede beklemektedir. Sıkışıyor kalbin…

Bunlar bir yana, diğer tarafta kendinden küçükleri görüyorsun, sadece yaş değil ki mesele onlar için de endişelenecek şeyler buluyorsun. Bu çocuk okumadı, ne yiyip ne içecek, nasıl geçinecek diyorsun. Bu kız çok saf, hep sırtına saplanacak hançerler, çok acıyacak canı diye düşünüyorsun. Yanlış birine sevdalanmış ötekini görüp, gerçeği görmesi için öğüt vermek istiyorsun. Ben olmasam, annesi olmasa, abisi olmasa ne olacak bunların hali diye kara düşüncelere dalıyorsun. Çok şey söylemek istiyorsun, hiç birini dile dökemiyorsun…

Tanıdığı herkesle beraber yok olmalı insanlar diyorum bazen. Sonra kısa kalacak ya da çok uzayacak hayatlara kıyamıyorum. Daha iyisini bulamadığım için var olan düzene saygı duyuyorum…

Arkadaşın olsa da fark etmiyor durum, ne zaman bulacak sevecek birini ya da babasının hastalığı düzelecek mi? Atabilecek mi kafasından o şerefsizi, sürünmekten kurtulabilecek mi? Borçlarını ödeyebilecek mi?... soruları kurcalıyor kafanı. Uzaklara gidecek belki bir gün diyorsun, başka şehirde, başka birileriyle içecek akşam üstü çayını. Elbet unutmayacak seni, ama gözden ırak olan gönülden de ırak oluyor ister istemez. Bozulacak kan kardeşliğiniz, yutar olacaksınız lokmaları birbirinizsiz. O ağlamaya alıştığın omuz olmayacak, sana akıl verip uyaramayacak…

Sevgilinden ayrıldığında da... Parmaklarının arasında dolanan parmakların boşluğunu hissedeceksin. Durmaksızın neler yaptığınızı, geçirdiğiniz vakitleri hayal edeceksin. Hiçbir işe yaramayacak. Kalbin ağrıyacak, bildiğin ağrıyacak, göğsünde bir ağırlık hissedeceksin. Kimi zaman anlamsızlaşacak bakışların, kimi zaman kıp kırmızı olacak ağlamaktan gözlerin. Göz pınarlarından gözyaşı eksik olmayacak. Hayalete döneceksin. Onsuz bir hiç olduğunu düşünüp, başını yastıklara gömeceksin…

Belki de çok sevmemeli insan,

Yoksa kurtulamıyor acıdan...

Hiç yorum yok: