Pazartesi, Kasım 03, 2008

"küçüktüm, ufacıktım, kocaman bir salakcıktım" isimli anılar serime başlamaya karar verdim bugün. ne zamandır aklımda ama bir türlü girişememiştim. evet ilk itirafım geliyor: ben küçükken fındıkla nohutu aynı şey zannediyordum...

Pazar, Kasım 02, 2008

öyle bir sistem kuralım ki sevgilimle;
birbirimizden hiç ayrılmak zorunda kalmayalım.
ha var ve adına evlilik mi diyorlar, o zaman onu yapalım...

Cuma, Ekim 31, 2008

"şair oldum şiir gibi akıyorum sokaklara
bir kuş olsam uçup gitsem bilmediğim uzaklara"

genç girişimci bir dostumuz, yukarıdaki mısralarıyla okuyucularımın karşısında:) kendisi sizlerin değerli görüşlerini (çok kırıcı olmamak kaydıyla) bekliyor. eleştirilerinizin kendisi için çok önemli olduğunu ve geleceğiyle ilgili kararlarını etkileyeceğini iletmemi istiyor. eğer gelecek vaad ettiğini düşünüyorsanız, sanırım doktora yapmayı bırakıp, şair olacak:D yakında kim olduğunu açıklamama da izin verecek...

sıkılmış olabilir miyim? ya da yorulmuş? hatta hem sıkılmış, hem yorulmuş. belki de bunalmış? kaç yıl daha ödev yapacağını hesaplamaktan midesi bulanmış? emekliliğini oldukça erken beklemeye başlamış? sanki hayattan beklentisi kalmamış... tüm karar verme durumlarını askıya almış? -to do list-leri kabardıkça kabarmış. dümeni toptan bırakmış, rüzgarla sürüklenmeye başlamış? umursamaz olmuş iyice... çocukluğuna dönme rüyası, tüm aklını kaplamış? almadan sırtına doğru düzgün bi yük, her yeri ağrımış. gelmiş, geçmiş ve gelecek tüm sorumluluklarını paketleyip, dünyanın ucundan atmak için ağlarmış da ağlarmış...

Perşembe, Ekim 30, 2008

Pamuk prensesle, beyaz atlı prensin aileleri tanıştı 25'inde. Saray yerine sokakta buluşuldu, ilk sefer diye. Tüm ihtişamıyla sofralar kurdurulup, başına oturuldu, hem yendi hem konuşuldu. Kupa Kralı beklenenden neşeli, sinek valesiyse gergindi. Biterken yemek, bir dahaki bulusma, kalpli sarayda olsun dendi...

Cuma, Ekim 24, 2008

dünki trafikteki gerzeklerle ilgili çalışmamın, bugün güvenirliğini test ettim ve maalesef dün ki çalışmamı yeterince güvenilir bulmadım, çünkü bugün 4 gerzeğin 4'ü de erkekti. sanırım örneklemi fazla küçük tutmuşum. güvenirliği sağlayana kadar çalışmama devam edeceğim...

Perşembe, Ekim 23, 2008

Sabah trafikte küçük ölçekli bir deneysel çalışma yaptım. Yarım saatlik ev-iş seyahatim boyunca gerzekçe hareket edip, tehlike yaratan 5 soforle karsilastim. Ve ne yazık ki bunların 4'ü kadındı. Ben ki; hafif feminist bir yanım olmasına rağmen, şu kadınların kötü araba kullandığı yargısına, bir günden bir güne karşı duramamışımdır. Bunu sabahki araştırmamla bilimsel olarak bir daha gördüm. Bence ehliyet sınavı cinsiyetlere göre gruplanmalı ve kadınlara farklı bir test uygulanmalı, ancak onu geçebilenlere verilmeli ehliyet...

Çarşamba, Ekim 22, 2008

"Şu gelen yar olaydı,
Elinde nar olaydı.
İkimiz bir gömlekte,
Yakası dar olaydı..."
Yazımda ancak bir kıtasına yer verdiğim, Sezen Aksu'nun bu güzide eserinin, en anlam yüklü bölümü olan "ikimiz bir gömlek, yakası dar olaydı" kısmını resimdeki şekilde görselleştirmeyi uygun bulduğumu belirtmek isterim. Kimse etmese de bu başarılı eşleştirmemden dolayı kendimi tebrik ederim... Ayrıca kendi yarimin, elinde nar olarak veya olmayarak, ikimizin girebileceği, ancak yakası çok da geniş olmayan bir gömlekle bana gelmesi dileklerimi buradan kendisine iletmek isterim.
aslında terlik giymeyi hiç sevmediğimi düşünmüşümdür hep. ancak geçen sene, gonca'da harika bir gece geçirirken, zannımca bana verdiği terlikleri pek sevip, belki de evde kendime ait bir terliğim olmamasından dolayı, terlikle aramın iyi olmadığına kanaat getirmiştim. bu yorumumu duyan goncacım da bana terlik almıştı hediye olarak. dün aksam ayaklarım üsüdü biraz, bi baktim ben haric herkesin ayaginda var zaten terlik, dedim benim de bir terligim olacaktı. buldum kırmızılarımı, geçirdim ayagima. nası hosuma gitti, nasi tatli geldi. seviyor muyum acaba su terlik isini diye, dusundum bi daha... bu arada, tesekkurler tabii ki gonca'ya :)

Pazartesi, Ekim 20, 2008

o kadar çok seviyorum ki, bu kadar sevebildiğime şaşırıyorum...

Pazar, Ekim 19, 2008

derin bir nefes alıyorum ve aşk ciğerlerimi dolduruyor.
yürüyorum; sanki saçımdan küçük kalpler yayılıyor.
yıldızlar yerleşmiş gözbebeklerime; neşem yüzümden okunuyor.
kenarında tatlı bir kıvrım dudaklarımın; hayaller hiç peşimi bırakmıyor...

Cuma, Ekim 17, 2008

bir hafta daha geçer...
nereye gider bu geçenler?
bilmezler mi 52 hafta, 1 yıl eder?
ömrüm elimden hafta hafta gider.
üstelik ben cumadan ne anlarım, hafta sonu benim olmayınca.
hatta hafta bitmese daha iyi, haftasonuna iş kalınca.

Çarşamba, Ekim 15, 2008

Haftalar dar, günleri az, saatler iyice yetmez oldu bana. Daha çok vaktim olsa ya benim, ya da azalsa iş günlerim, olmaz ya hani, ödevler yok olsa... Daha çok zaman geçirsem ailemle, daha sık uğrasam babanneme, teyzeme. Daha fazla çay keyfi yapabilsem evimde annemle, kardeşimle. Daha çok rakam bulmaca ya da 3-5-8 oynasam babamla. Daha uzun kalabilsem aşkımın kollarında. Pelin'i hafta sonundan sonuna değil, haftanın içi de görebilsem. Aslı'yla iki lakırdı etmek için kulüp toplantılarını gözlemesem. Süleyman'ın yüzünü görünce cennetlik hissetmesem. Can'la buluşmak için birilerinin yurt dışından gelmesi gerekmese. Tut ki yok edemiyoruz mesafeleri, hiç değilse mesafeleri katedecek kadar zamanım olsa fazladan ve ben atlayıp gitsem Gözde'nin, Onur'un, Kuthan'ın hatta Seda'nın yanına. Turgay'la daha fazla bira içebilsem, Öykü'le Berk'i hayatıma dahil edebilsem. Mektuplar yazsam Meryem'e, bölümdekilerle dertleşmesem, onun yerine hep eğlensem. Özlem, Caner, Nergis 3'lüsüyle daha sık paylaşsam yemeklerimi. -Boş vaktim- diye bir şey olsa da onu da sporla değerlendirebilsem, ya da çalmasam kitap okumak için uykumdan...

Daha az gelişmiş olsa dünya ve insanlık bu kadar çalışmak zorunda kalmasa, eskiden de doyuyor, doğuruyorlardı; ilerledikçe insanlık nolurdu eziyeti artmasa... Hayvanlar gibi yaşasaydık, ailemle bir koruda barınsaydık, sokak köpekleri gibi bir çetem olsa arkadaşlardan, onlarla da gece takılsaydık, çiftleşseydik sokak ortalarında gönlümüzce, ayıp, yasak bilmeseydik. araba çarpmasaydı da; bir gece uykumuzda ölseydik...

Pazartesi, Ekim 13, 2008

bayramda bi dolu gezdim, yazsam mi nerelere gittigimi, sonra unutuyorum, hatta oldu olcak, onceki gezmelerimi de yazayim, en azindan hatirladigim kadarini...

İtalya/ Venedik, Bari, Roma, Civitavecchia, Savona, Sicilya Adası
İspanya/ Barcelona, Mayorka Adası
İngiltere/ Londra, Cambridge,
Fransa/ Paris,
Almanya/ Düsseldorf,
Yunanistan/ Katakolon,
Hırvatistan/ Dubrovnik
Hollanda/
Malta
Tunus
Azerbaycan/ Bakü
Amerika/Alabama, Mississippi, Lousiana, Texas

Perşembe, Eylül 25, 2008

perşembe 17:38, okuldayım, ders çalışmaktayım. sonuç: okul açıldı...

Salı, Eylül 23, 2008

ya bir gün huzur, kara bir bulut gibi üzerime çöker; durgunluk iki eliyle yakama yapışırsa. ya katı kurallar listesi boğazımı sıkar; tam kaçacakken, aşkım ayaklarıma dolanırsa. yeni evim, kafese; sevdiğim, polise dönüşürse. anne olmak için çocuksam daha, oyuncaklardan sıkıldığım gibi sıkılırsam ondan da. bir başkasının yarısı olacak kadar, tam değilsem henüz. "katlanmak" fiili arada kapımı zorluyor ve ben onu almamak için hayatıma zorlanıyorsam. düzen değiştirmeyi hiç sevmiyor, bozuldukça düzenim, iyi ya da kötü olduğunu umursamadan, uykusundan uyandırılmış gibi huysuzlanıyorsam. ya ben bu işi beceremeyeceğimden korkuyorsam...

Cuma, Eylül 19, 2008

ailecek kağıt oynarız.
pelin ailenin kızı sayılır, onu da oyuna alırız.
geçen gün ise babam ilk defa bir erkek arkadaşımla kağıt oynadı.
yoksa onu da mı aileden saydı :)

Çarşamba, Eylül 17, 2008

Bugün annemin aldığı mor küpelerimi taktım... Annemi, mor rengi ve sevdiğim renklerin sevdiklerim tarafından bilinmesini seviyorum.

Salı, Eylül 16, 2008

Bürokrasi: mecaz Devlet kurumlarında kırtasiye işlerini öne sürerek işlemleri zorlaştırma.


ve ben bürokrasiden nefret ediyorum. seven yoktur illaki ama benden daha rahat katlanabilenler vardır diye düşünüyorum. Benim nevrimi döndürüyor kendisi. Meseleyi insanların aptallıklarına, aptallıklarını da kafalarına bağlıyorum. ve hemen oracıkta yalnızca aptalca şeyler üretebilen kafalarını patlatıp, kıvrımsız beyinlerini gözler önüne serme isteğiyle doluyorum.

Pazartesi, Eylül 15, 2008

pazaretsi sendromu var biliyorum ama bir düşünün, pazartesi aslinda herseye yeni bir baslangic yapma fikri icin iyi bir gun di mi? insana kendini iyi hissettiriyor sanki. haftalardir erteledigin işi bu hafta yapabilirsin iste. rejime baslayabilirsin. bir türlü bulusmayı beceremediğin arkadaslarinla bu hafta bi sinema ayarlayabilirsin. önundeki temiz, dokunulmamis zaman dilimini gorup yeni ödevine motive olabilirsin. ustelik haftada bir sıklıkta gelmesi de oldukca iyi:) ne guzel sey su pazartesi :D

Perşembe, Eylül 11, 2008


sıkıntı basınca, huzurum kaçınca, sinirim tepeme çıkınca, kalbim bozuluyor. -gel kendine, yoksa sıçarım ağzına- dercesine saçma sapan bir ritmle ve hızla çarpıyor. bir ağrı saplanıyor belime, sivri uçlu demir bir çubuk omurlarımı parçalayıp içeri giriyor, çıkıp çıkıp yeniden giriyor gibi geliyor. ve başım, elektrikli bir testereyle, onu kesip atmanın en mantıklı çözüm olduğunu düşündürecek kadar çok ağrıyor... ya öfkeme hakim olmayı öğreneceğim, ya işkence çekeceğim. (...) sanırım öfkeme hakim olmayı öğrenemeyeceğim ve kendime işkenceye devam edeceğim...

Çarşamba, Eylül 10, 2008

bir yaz daha geçer ömürden, bir yaz daha gönülden... vedalaşılır denizle, küsülür güneşle.
yaz terlikleri dolaba, anıları rafa kaldırılır. sonbahar merserize kazak misali alınır omuzlara; giden yaz, bilmez aşkımı, sonbaharı kıskanır.

Salı, Eylül 09, 2008

sonbahar gelir, hoş gelir, ley ley lümü lümü ley,
ayları yaşanmamış gelir, lüm lüm güzel gel bize...

Cuma, Eylül 05, 2008

onunlayken dünyanın bütün güçlüklerine göğüs gerebilir, akşam kollarında huzuru yeniden bulabilirim sanki...

Perşembe, Eylül 04, 2008

arabamı seviyorum, iyi ki var, iyi ki hep oldu,
canım arabam, cicim arabam,
tabii bir de sağolsun babam :)
Not: Fotograf Tidwell Family Blog'dan...

Pazartesi, Eylül 01, 2008

tatildeydim, geldim. hemencik de iş başı yapıverdim. bıraktığın deniz, kum, dalga, güneş, çeşit çeşit yemek, bin bir türlü içki ve çalışmamak olsa da, ankara'nın tadı bir başka...

yeni kayıtlar var bugün okulda, cıtır cıtır bebeler geliyor, kimisi ukala, kimisi candan, kimisi hayran. seviyorum ögrencileri... bir tanesi üniversite tanıtım günlerinde benimle konustugunu söyledi, annesi yanındaydı, nasıl anlattıysa, annesi bile bildi beni. birinin üniversite, bölüm seciminde bir katkım olmus olmasi bir tuhaf aslinda, benim bugün burda olmam da bir hocanin bir cümlesinin sonucudur ne de olsa. o gün benle konusmasaydi da, tercihi bu yönde olur muydu acaba? umarım hayırlısıdır bu senin icin güzel kız... umarım, en güzel gunlerini bu kampüste yasarsin, belki askını bu sıralarda bulursun, mezun olup en iyi işlere girersin...

Cuma, Ağustos 22, 2008

hayal kuruyor bizim kız, çokça ve başka başka...
tatile gitmeyi, onunla evlenmeyi, doktorasını bitirmeyi...

Perşembe, Ağustos 21, 2008

anne olmak zor, baba da... işin kötüsü ilgilenilmesi, bakılması, peşinden koşulması, üstüne titrenmesi gerekenin sen değil onlar olduğu yaşlar yaklaştığında çocuk olmak da zorlaşıyor...

Salı, Ağustos 19, 2008

March 27, 2006 - guzel bi yazi buldum...
(http://kendicapimda.blogspot.com/search?q=sal%C4%B1ncak)

Kendi basina ayakta duran genç kadinlarin akillarinda bir tahterevalli: Evlensem de bir limana siginsam mi, yoksa hayat böyle yalniz bir macera olarak mi kalmali? Böyle olunca da yasamak bir salincak! Peki iki uç arasinda sallanarak mi geçecek hayat? Böyle çok güzel aslinda. istedigin kadar çalis, istedigin yere git isten sonra. Kararlarini kendin ver, kimseye sorma tatil yapmaya karar kildiginda. Paralari kazan, istedigin gibi harca. İstedigin maceraya zipla. İster dalgiçlik kursuna git diplere dal, ister parasütle uçaktan atla. Deneyimler sonsuz, hayat boyu cigerlerini doldura doldura yasa! Anneler, babalar geldiginde "uygunsuz" yasamin izlerini ortadan kaldirdiginda, "Herkesin keyfi yerinde" aslinda! Ama sonra faturalar geciktiginde, is yerinde kazik yediginde ve sana hayat "Otur asa'a!" dediginde, sen bi' güzel poponun üzerine çakildiginda... Dün, önceki gün, önceki ay ve bir önceki sene tam da böyle oldugun zamanlar aklina gelip, birlesip bir kara buluta dönüstügünde... Pusetlerdeki çocuklara bakip iç geçirdiginde, kendinde evlenmeden çocuk yapacak cesareti bazen bulup bazen kaybettikçe... Maceralar öyle kenarda dururken birden kendini o divandan ayaga kalkacak, bu televizyonun emniyetli ekranini birakamayacak kadar korkak hissettiginde... tam tersine bakalim bir de! O çok sevdigin adamin, "Aslinda biz bir ömür birlikte yasayabiliriz" dedigin adamin, tam da uyurken, o hiç bilmezken onu izlediginde, garip bir biçimde yüzü sana çirkin gelmeye baslarsa eger? Bir gün sikilirsan eger, gitmek istersen? Aniden canin Brezilya'ya gidip sahilde oturmak isterse, okyanusa karsi? Birdenbire hayatini, kendini ve tüm etrafini degistirmek istersen? Ya da sadece tek basina evde oturmak istersen bir gün, "Tuhafsin bugün biraz" cümlesini duymaya katlanamayacak kadar yalniz olmak istersen? Ya dogurdugun çocuktan sikilirsan? Onu pencereden atmak istedigin zamanlar olur da bunu diyemezsen? Ya artik "evli ve çocuklu" oldugunda kendin gibi olmazsan? Sanki hayatin elinden alinmis gibi olursa, ütülü havlularin arasina sikistirilmis birisi gibi durursan? Birden kendini akraba ziyaretlerinde bulursan, bacaklarin bitisik ve yüzün burusuk olarak? Tam da sarhos olmak istedigin bir günde aksama taze fasulye ayiklamak zorunda kalirsan? Taze fasulye! İyi bir zamanlamayla taze fasulye bile öldürücü bir silah olabilir aslinda! İliski sahtekarlik midir? Iste tam da böyle tahterevalli bir kadin, Kahve'de oturuyordu. Kötü bir aliskanlik biliyorum ama ben de onlari dinliyordum. Kadin, yakin bir erkek dostuna bir seyler anlatmis, belki biraz akil danismis olacak ki erkek konustu: "Sen maceralarindan yorulunca dinlenecek bir liman istiyorsun. İliski öyle bir sey degil canim!" Kadin iki eli yana açik, çaresiz karsi çikiyordu: "Tam öyle degil aslinda!" Erkek biraz sinirlendi galiba: "Sekerim sen sahtekarlik yapiyorsun! Adamlari da kandiriyorsun aslinda. Çünkü yeterince dinlenince sikiliyorsun, sonra da gitmek istiyorsun!" Kadin iyi bir kadindi aslinda. Öyle gibi geldi sesi bana. Ne kimseyi kandirmak ne de sikilmak istiyordu. Sadece öyleydi iste. Gençti kadin. Kadinlar, maceralarinin önüne çikmayacak adamlari bulana, onlari bulmayi ögrenene kadar yaslaniyorlar mi acaba? Nasilsiniz adamlar? Erkekler de böyledir belki. Maceralara çikmak istiyorlardir, çikip dönüp yorulunca bir kadinda dinlenmek istiyorlardir belki de onlar da. Onlarin ayricaligi maceradan, fetihten, avdan döndüklerinde kadinlari bekler bulmalari, bunu talep etme haklari galiba. Nihayetinde zaferleri kadinlar için kazaniyorlar ya?! Erkekler gibi degiliz biz. Yalnizlikla, sonsuz bir yalnizlikla cezalandiriliyoruz maceralara çikmaya kalkinca... Bu yüzden, durmadan yolculuklar eden, maceralara çikan bir kadin ya da sehpasinin üzerinde cocuklarinin resmi duran ve son otuz yilda ne yaptigini düsünen bir kadin olacaksin elli yasina vardiginda. Her ikisini birden yapmaksa... Denemesi bedava!
bazen çok basit, bazense bir o kadar zor buluyorum hayatı...

Perşembe, Ağustos 14, 2008

o görmeyecekse süslenmek,
o okumayacaksa yazmak,
o olmayacaksa msn'e girmek,
o yemeyecekse yemek,
o içmeyecekse içmek,
o gelmeyecekse gitmek...
ne kadar da anlamsız.

Çarşamba, Ağustos 13, 2008

iş sıkıntısı, iç sıkıntısı.

Pazartesi, Ağustos 11, 2008

huylandıkça huysuzlandım;
bulandıkça bunaldım;
kardıkça karıştım...

Cuma, Ağustos 08, 2008

soru 1) büyüyünce ne olcam?

soru 2) ne zaman büyüyücem?

soru 3) büyümesem olmaz mı?

Perşembe, Ağustos 07, 2008

yazmaya niyetlenmek,
kelime kumbarasına uzanmak,
kilidini açamamak,
susup kalmak,
durup beklemek,
niyeti iyiye yorup,
yine de bir şeyler karalamak...

Çarşamba, Ağustos 06, 2008

Daniel Pennac / Silahlı Peri:
Daniel Pennac'ı keşfettim! bunca yıldır nerelerdeydim? işte böyle sevdiğim yazarları bulduğumda, sevmediklerimi okuyarak kaybettiğim zamanlara üzülüyorum. türe polisiye diyelim, ama bol bol içtenlik, samimi bir hava ve gözde canlandırılması epeyce kolaylaştırılmış karakterler var kitapta. hiç vakit kaybetmeden serinin diğer iki kitabını da okumak icin sabırsizlaniyorum dersem yalan olmaz...


kitaptan bol bol alıntıyı http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Text.asp?ID=9772&BID=1010 adresinde bulabilirsiniz.
Gerald Messadie / Sokrates'in Karısı:
Kitabın arkasından:
Sokrates, kuşkusuz filozofların en büyüğüydü, ama karısı Ksantippi'den korktuğu kadar ölümden korkmazdı! Haklıydı da. Çünkü işlenen bir cinayetin failini bulmayı aklına koyduğu gün Ksantippi, Atina sosyetesini altsüt etmeyi bile göze alacaktı. Perikles döneminin dillere destan Atina sosyetesini hem de! Alkibiades, Sokrates'in gözdesi, o küstah ve çılgın maceraperest bu cinayete bulaşmış mıydı? Büyük Perikles, Aspasya'nın, yani Antikçağ'ın en ünlü fahişesinin kollarına atılmak için karısını neden terk etmişti? Demokrasinin ve güzel sanatların altın çağını yaşadığı Atina'da casuslar her yandan mantar gibi bitiyor, inanılmaz rezaletler birbirini izliyordu; boş inançlarla sarmaş dolaş bir kokuşmuşluk yumağı! İçki, şehvet ve çılgınlık her akşam "deha"yla baş başa yemek yiyordu, fahişe Aspasya bir davet verdiğinde kimler gelmiyordu ki; Sofokles, Fidias, Anaksagıoras, Diogenes... Ksantippi sırrı çözdüğünde, tarihin pençesi suçluya uzanacak ve Antikçağ'ın en ünlü öyküsü sona erecektir.

Bana kalırsa kitabın arka kapağı içeriğine uygun değil, öncelikle bu bir polisiye roman değil ve cinayet kitabın minicik bir parçası. Ha kitabı beğenmedim mi beğendim, eski Yunan'a dair bir şeyler öğrenmek ki roman çoğunlukla tarihsel gerçeklere dayanıyor, güzeldi. E sokrates'in olduğu yerde felsefe olmaz mı, olur, o da yoğun olmamakla beraber hoştu. En iyisi ise demokrasi ve oligarşinin incelenmesi...

Kitabın içinden:
Demokrasi dediğimiz şey aslında büyük kalabalığın, düşünen azınlığa uyguladığı zorbalıktır.

Demokrasiyi kutsallaştırmaktan kaçınmalıyız, çünkü demokrasi adaletsizliklere gebe bir sistemdir ve en acısı bunların, adalet kisvesiyle ortaya çıkmasıdır.

Adalet sürekli yenilenmesi gereken bir kavramdır, bu nedenle de alışkanlıklarının tutsağı olan kişilerin hoşuna gitmez.

Okumuş kadınlar, ya orospu olmaya ya da kısır kalmaya mahkumdurlar (…) okumuş kadın erkeğin kölesi olmayı kabul etmiyordu.

Hırslara hakim olmaya gelince. Ben iki büyük öğretmen tanıyorum bu konuda. Yaş ve yenilgi. Yenilginin hayatı kısaltmaması şartıyla tabii.

Aşkı var eden neydi? İlahi bir kıvılcım mı? Tanrıların insanlara oyunu mu? Ya da, en kötüsü, kasıkların, gözleri kör eden bir ham hayali mi?

Ben, kölelerin ve aç kaldıkları gün siteyi bir drahmiye satabileceklerin yönetime katılımı olmadan, gerçek bir demokrasi olamayacağını söyleyenlere hep karşı çıktım; öte yandan, site, bir sivil azınlığın sultasına girmeden de atları ve silahlarıyla müdahale gücü olanlarca bir oligarşi kurulabileceğini düşünmeyenlere katılmıyorum.

Zaman bizi başka biri yapar.

Yıldızlar alçakgönüllüdür, ama hep var olurlar. Kuyrukluyıldız parlaklığıyla dikkati çeker, ama gelip geçicidir.
Albayım Beni Nezahat ile Evlendir / İlhami Algör:
Kitabın arkasından:
"Al bu elmayı Nezahat" diyebilirdim, "sende bu ad oldukça istersen sıfır numara kel, istersen at kuyruklu olurum. İnce bıyıklı tek dişi altın olurum. Meftun olurum, meczup olurum. Uzaklara bakarım, çıtımı çıkarmam. Nasıl söyleyeceğimi bilmem susarım. Susmak üzerine konuşmak gerekse, beni çağırırlar, oturur susarım. Dolmabahçe saat kulesiyle, Çırağan Sarayı ile konuşurum. Duvarlara yazılar yazarım gizli gizli: 'Albayım beni Nezahat ile evlendir.' Sülüs yazarım, kufi yazarım, latin yazarım. Gotik yazamam. Yağ satarım, bal satarım, ustamı öldürür ben satarım. Yemeden içmeden kesilir, alık olurum. Adımı sorsan duymaz olurum. Kötü olurum, iyi olmam Nezahat. Ya bu adı değiştir ya da al bu elmayı. Bende sevdiklerince terk edilme endişesi, kafayı yemeye meyyal haller var. Al bu elmayı Nezahat. Yüzünde göz izi var."

(http://www.kitapturk.com/V2/Pg/MetaDetail/Number/23557/Albayim_Beni_Nezahat_Ile_Evlendir.htm) "Afedersiniz sarışın bir hanımı arıyorum."
"Arkadaşı mısınız?"
"Hayır hikaye kahramanıyım ve anlatsam inanmazsınız."
"Anlatın inanırım" dedi ihtiyar.
Bir iskemle gösterildi. Adam ciddi idi. Hikaye denilen şeyin ayaküstü anlatılacak bir şey olmadığını biliyordu. Etkilenmiştim."Siz de hikaye kahramanı mısınız?İlhami Algör, yazarın elinde oyuncak olmuş kahramanının "kendi başına davranabilen bir hikaye kahramanı olmak" sorununu, o kendine özgü üslubu ile kurcalıyor. Algör külliyatının ikinci kitabı Albayım Beni Nezahat ile Evlendir, ilk kitap olan Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku'nun reddi ve eleştirisi. İlk kitapta Müzeyyen'in açtığı parantez ikinci kitapta Nezahat tarafından kapatılıyor.

Sanırım bu yazarı da sevdim ve diğer kitaplarını da okuyacağa benziyorum... gerçi herkese tavsiye edemiyorum. nitekim tavsiye ettiğim arkadaşım Aslı, bana göre çok geyik dedi. hak verdim, ne diyim... ama gerçekten farklı ve bana göre hoş bir tarzı var...
Maeve Binchy / Aşıklar Korusu:
Binchy’inin romanlarını; hiç okumamış olanlar için, gündelik olaylardan faydalanarak farklı hayatları anlatan, sona doğru karakterlerin birbirleriyle kesişimini gösteren, hep aynı ama nasıl oluyorsa sıkıcı olmayan olarak tanımlayabilirim. İtalyanca Aşk Başkadır kadar güzel olmasa da Aşıklar Korusu da fena değildi, yazlık, kafa dağıtmalık bir kitap... Okumasanız çok şey kaybetmezsiniz...
Epeydir okuduğum kitaplardan haberdar etmediğimi fark ettim siz sevgili okuyucularımı, ufaktan başlayalım bakalım, bazı arkasından, bazı içinden satırlar aktaralım, bazı bazı yorumlar yapalım...

Alakarga, Christian Bobin
Kitabın arkasından:
Bu kitaba adını veren Alakarga, iki bin üç yüz kırk iki gün önce ölüp bir gölün dibinde yatan kırmızı giysili bir kadındır. Alakarga, kendi dünyasındaki yanlızlığından sıkılır, bir gün altı yaşındaki Albain'e görünmeye karar verir. Bedenini kaplayan buz tabakasının altından çocuğa gülümsemeye başlar. Albain sıradan bir çocuk değil, yaşadığı her anın tadını çıkarmayı, keyifle yaşamayı bilen biridir. Yeni arkadaşının desteğiyle, büyürken içindeki çocuğu korumayı da öğrenir; Alakarga, büyük hayallerini kimseyle paylaşmayan bu çocuk - adamın, kendine kurduğu dünyanın adı olur. Acıların temelinde sevgisizliğin yattığı bir dünyada Alakarga'nın görevi sevginin varlığını hatırlatmaktır. Alakarga'yı okurken, içinizdeki çocuğa dokunduğunuzu hissedeceksiniz.

Kitabın içinden:
Birşey sona erer, bir başka şey başlar ve aslında devam eden, farklı bir biçime bürünmüş olan aynı şeydir.
Birini sevdiğiniz zaman, zamanın sonuna kadar ona anlatacak şeyiniz olur.
Bir kahraman; Tanrı’nın sevdiği kullarına bağışladığı, kendileri farkında olmaksızın, doşarıdan bakıldığında farklı görünmelerini sağlayan, o nurlu giysiye sahip.
Aşık olmuş tek bir kadın, göğü ve yeri tek başına doldurabilir.
Yaşam her sabah uyandığımda, iplerini çözdüğüm bir armağan paketidir. Yaşam, her akşam gözlerimi kapatmandan önce en güzel parçasını keşfettiğim bir hazinedir.
Alakarga gider ayak birşeyler bırakmıştı. Kendisindeki en güzel şeyi bırakmıştı, ama belki de kendimizdeki en güzel şey bizim bir parçamız değildir, belki de biz yalnızca, biz kaybolunca geride kalacak bir şeyin bekçisiyizdir.

Cuma, Ağustos 01, 2008

-the great silence-

"ölüm sessizliği" belki de bir ölünün sessizliği değil,
gelen ölüm haberiyle bize çöken sessizliktir...
büyükbabam öldü...

Perşembe, Temmuz 17, 2008

aşık mıyım ben neyim :)

Pazartesi, Temmuz 14, 2008

bir başkaydı bu sefer bodrum,
bir başkaydı bu sefer tatilde aşk.
öyle ki biriken işlerle karşılaşmak bile korkutmuyor,
tatil dönüşü pazartesisi sendroma sokmaya yetmiyor...

Cuma, Temmuz 04, 2008

bodrum bodruum...

Perşembe, Temmuz 03, 2008

Neşeli bir hal tavır içerisinde, sevdiklerinle otururken evinin güzel bir köşesinde, telefon çalıverir. İçinde bulunduğun güzel hislerin yansıdığı bir "alo" ile açarsın telefonu, ancak karşıdan aynı tadı alamazsın, görmesen de anlarsın, zoraki bir gülümsemedir onun suratındaki. Buz gibi ses, soğuk bir rüzgarmışcasına ürpertir tüylerini, koltuğun kenarına ilişir, içten gülümsemeni yutar, ses tonunu ciddileştirirsin. Kötü haberi almak üzere hazrola durduğunu anlayan karşı taraf, mırıldanır kimin öldüğünü soğukkanlılıkla, sanki "bugün hava yağmurlu" dercesine, sanki kendi hiç üzülmemişcesine...

24 yaşında, 2 hafta evvel, tek derdi bu yaz okuluna kalıp kalmayacağı olan biridir ölen... Beyninin kıvrımlarında dolanan bu bilgi, hiç bir yere kabul ettiremez kendini, -inanmıyorum- diyebilirsin yalnızca, defalarca ve defalarca... Ağzından çıkanı kulağın duymaz, kulağına gelse aklın almaz... Beynin azıcık olsun iş görür hale geldiğinde, tanrının varlığını sorgular, şayet varsa, bu canı böylesine erken almasının nedenini sorarsın. Niyeyse, bu tip sorularda her zaman olduğu gibi, bir türlü cevap alamazsın. Onun ölümü, tıpkı bizler yürürken, ayaklar altında ezilen karıncalar kadar çaresiz olduğumuz gerçeğini hatırlatır. Bu kadar kolay ve anlamsız yere kaybedilebilen bir şeye, böylesine çok değer verilmesinin zaten baştan hata olduğunu düşünürsün yine.

Kendini planladığı hiç bir şeyi yapamayacak kadar aciz, üstüne terliği indirip geberttiğin bir bok sineği kadar sıradan ve değersiz hissedersin. Sahne - oyuncu benzetmesi az gelir, sahnedeki bir oyuncudan, kitaptaki bir karakterden çok, bir kuklaya benzetirsin kendini. İpleri bırakıldığında yere yığılan, ipinin hangi an bırakılacağı belli olmayan ve ipsiz oynama şansı hiç mi hiç olmayan kuklalara...

Tatile çıkmadan satın almak istediğin bikini gibi yakın gelecek planların, uzak; evlenmek, çocuklanmak gibi uzak gelecek planların imkansız; hayat külliyen manasız gelir.

Daha kötüsü onu ağır ağır unutacağını, acının dineceğini, adın kadar emin bilmektir. 3 saat sonra yemek yiyecek, 5 saat sonra yeniden ayak parmağındaki dandik yaraya sövecek, ertesi gün trafikten dertlenecek, çok geçmeden, ister istemez bir şeylere gülecek, sonundaysa o bikiniyi almaya gideceksindir. Unutmaktan kötüsü unutacağını bilmektir...

Ve unutacağın tek şey, o değil; aynı zamanda dünya üzerinde zavallının teki olduğun gerçeğidir...


Bugünki doğum gününü göremeyen, boktan bir hastalık yüzünden 24'te takılıp kalan, kalmayıp giden Melih'in ardından...

Salı, Temmuz 01, 2008

“Ağrı insanlık için zalim bir hükümdar,
hatta ölümden daha korkunçtur.”
Albert Schweitzer

Sabah belimi incittim, acaip bir ağrım var :(

Pazartesi, Haziran 30, 2008

Gözlerinin içi gülmek: Çok sevindiğini, mutluluğunu gözlerinden ve yüzünden belli etmek. "Hafta sonu buluştuklarında sevgilisi kimbilir ne güzel şeyler söyledi ki, iki gündür bizim kızın gözlerinin içi gülüyor."

Çarşamba, Haziran 25, 2008

bisikletle bindim kampüste, murat ve turgay'la. yemek yedik önce hep beraber, sonra aşağı çarşıya indik bisikletlerle, o kabus yokuşu tırmanmak zor geldiğinden epey direndim, inmeyelim, ben geri çıkamam bisikletle diye, ama dinlemediler tabii:) indik, soğuk bir şeyler aldık içmek için, sonra gidip çimenlere yayıldık. turgay'la ben bölüme dönmek üzere yola çıkıp, yokuşa vurduk kendimizi. turgay söylendi, "işte canavar gibi çıkıyorsun, bir de çıkamam diye tutturdun" dedi. bölüme gelince, Mukaddes hocanın daveti üzerine çay alıp bahçeye çıktık, ağaçların gölgesindeki banklara oturduk, diğer hocalar da geldi birer ikişer, muhabbet ettik. turgay o sırada saati unuttuğu için görevli olduğu yere geç kaldı, son anda fark ettik, atlayıp arabaya onu yetiştirdik. garip bi mutluluk, tatlı bir huzur var içimde, tadına doyulmuyor yaşadığım günlerin. günlerin nasıl geçiyor derseniz, çok afilli bir şey de yok, işte böyle... kampüsümü, bölümümü, hocalarımı, turgay'ı ve arkadaşı murat'ı, ha sanırım bir de bisiklete binmeyi seviyorum... az kalır: ağacı, kediyi, kuşu, neredeyse tüm insanlar dahil, her tür canlıyı da seviyorum. hele hele ailemi, arkadaşlarımı, ailemden olmasını planladığım sevgilimi daha bi fazla seviyorum. bazen de böyle bloguma ilkokul çocugunun anı defteri misali kesik kesik cümleler yazmayı, günü "ali gel" cümleleriyle anlatmayi seviyorum...

Salı, Haziran 24, 2008

Deneyerek Öğrenelim: Renk Bilgisi
Merhabalar! Resim dersimize renk bilgisiyle başlayacağız. Yadsınamayacak eğitimci kimliğimi göz önüne alarak, bu dersimizde deneyerek öğrenme yöntemini uygulamanızı istiyorum. Yapmanız gereken içinde mavi temizleyici olan bir klozete işemek, evet herkes işedi mi? Güzeel! Şimdi klozetin içine dikkatle bakın, sıvı maviden yeşile döndü değil mi? Demek ki neymiiiş, mavi ile sarının karışımı yeşilmiiş... Bugünlük bu kadar, haftaya görüşmek üzere...

Çarşamba, Haziran 18, 2008

Medet diye bir kitap okudum. Yazarı Sezgin Kaymaz. Çok severim kendisini, ama bu kitabını sevmedim. Uzunharmanlarda Bir Davetsiz Misafir, Kaptan'ın teknesi, Geber Anne, Lucky, Zindankale romanlarını okudum. Bir de Sandık Odası var hikayelerinden oluşan, hikaye okumayı pek sevmedigimden almadim onu, geçenlerde "Medet" çıkar çıkmaz havada kaptım, lakin bu da hikayelerden oluşuyormuş, bunu fark ettiğimde moralim biraz bozulsa da okumaya devam ettim. Ancak bir kaç hikaye vardı ki sanki Sezgin Kaymaz, tüm diğer romanlarından önce yazmış da şimdi pazarlıyor gibi geldi. Ne o fantastik tarzı, ne büyüleyen, hayran bırakan sonları, ne de karakterleri gözünüzde birebir canlandıracak betimlemeleri vardı. Bu hayal kırıklığıma rağmen, şayet fantezi tarzından hoşlanıyorsanız, kendisini dikkate almanızı ve okumanızı öneririm. Geber Anne ya da Kaptanın Teknesi'yle başlamanız hoş olur :)

Pazartesi, Haziran 09, 2008

Sen benim aramayıp da bulduğumsun*; çünkü seni aramak imkansızı aramak olurdu, seni beklemek, masallardan çıkıp gelecek, beyaz atlı prensi beklemek ve seni bir bütün olarak hayal etmek, mükemmeli istemek...
Sen benim aramayıp da bulduğumsun; sen benim hiç kaybetmemeyi umduğum...

*T.D.'dan...
kitabın birinden... çok kişiye, çok huzursuzluğa, çok mutsuzluğa cevap olabilecek bir cümle gibi geldi bana: "Bana gereken tek şeyin elime bir fırsat geçmesi olduğunu sanırdım; sonra da tomurcuklanacak, çiçek açacak, kanatlarımı gerecek ve uçacaktım... Ama sadece bir ayrık otu olduğumu, bazı tomurcukların asla çiçek açmadığını ve bazı tırtılların kimlik krizinde olan solucanlardan başka birşey olmadıklarını keşfettim." Ayrık otu olduğunu ya da bir kelebeğe dönüşemeyeceğini kabul ettiğinde insan, huzura da kavuşacaktır...

Çarşamba, Haziran 04, 2008

ne zaman ki nemlense gözlerim; göğsüme çökse ağırlık, beraberinde getirdiği sessizlikle birlikte; ne zaman ağlamaya başlasam usuldan; aklım hep o ana yakın son büyük acıma gider, dökülen gözyaşlarım bana o zamanki kalp ağrımı çağrıştırır. boğazım eski sözcüklere düğümlenir, hatıralar hep o hüzünlü tarih sayfalarından canlanır... yenisi kenarda durur, aldığım eski darbelere, kapanmış yaralarıma ağlarım bir de...

Salı, Haziran 03, 2008

of...

Pazartesi, Haziran 02, 2008

ya benim zıtlaşma potansiyelim niye bu kadar yüksek. niye çok şeyi hoş görebilirken şu bi kişiyi göremiyorum. nasıl kinleniyorum bu kadar, niye bastıramiyorum en azindan dereyi gecene kadar niye dayi demeyi basaramiyorum sözcükler büyüyor içimde, gözümü kan bürüyor, ellerim kollarım içimdeki vahşiyi belli edecek kadar hareket ediyor, hatta bıraksalar döverim. çünkü laftan anlamayanın hakkı kötektir. hiç korkmam kızmışım, erkekmiş, kilosu bana kaç basarmış, yok yok bendeki bu hırsla, kırarım ağzını burnunu kesin. tutmayın lan beniiii!

Cuma, Mayıs 30, 2008

"Dostluk; her gününü bir arada geçirmek değil, bir araya geldiğinde, kaldığın yerden devam edebilmektir" demişti biri... Ve benim bir dostum var, aynı bu tanımdaki gibi. Katar'a da gitse, Paris'e de, her geri dönüşte; bana verdiği, hiç ayrılmamışlık hissi. Her seferinde, aynı sıcak "merhaba", aynı içten sarılma... Ve biz nedense hep ayrı şehirlerin insanı olsak da, biliyorum ki o hep orada, uzatsam elimi tutacak; gitsem şehrine, bana kapılarını açacak... Seni seviyorum, iyi ki doğdun dostum...

Perşembe, Mayıs 29, 2008

bırakıp gitsem buraları ya da ben kalsam diğerleri gitse... yok olsam bir süreliğine veya şu eski dizideki Ivy misali, durdurabilsem zamanı. belki uzaklaştım her şeyden, belki de her şey uzak geliyor, uzaklaşmak istemem bu yüzden...

Salı, Mayıs 27, 2008

Onunla buluşmak bir dert, buluşmamak ayrı… Deliler gibi özlüyor, dayanamıyorum buluşmasak, buluşunca da bir türlü doyamıyor, vakit dolup ayrılınca yanından, aklımdan atamıyorum. Hemen peşinden özlemeye başlıyorum. Ne saçma, hatta korkunç ya da ne güzel; tam bilemiyorum…
final haftası isyanı...

Pazar, Mayıs 25, 2008

bağlasam sevgilimi kendime halatla, sonra ben nereye, o oraya...

Perşembe, Mayıs 22, 2008

saat 20:15, bölümdeyim, sanırım tüm gece de burada olacak ve çalışacağım. yemek yiyip geldik turgay'la, bölüm boş. ayakkabıları attım, terliklerimi çektim ayağıma. üstümü de değiştirdim, pijamalarımı giydim:) gerçi ayranın ve yemeğe yüklenmenin verdiği rehavete, pijamanının rahatlığı eklenince, çalışmaktan çok uyuyasım geldi ama idare edeceğiz artık. ödevleri, projeleri bir an evvel tamamlamak, özgürlüğüme kavuşmak, gönül rahatlığıyla bu hafta sonu olacak efes beer fest'e katılmak, sevgilimle gülüp oynamak, dostlarımla içip eğlenmek istiyorum, ancak çalışmak istemiyorum. çelişkili bir durum! ama sanırım bu çelişkili durumun yarattığı kısır döngüden çıkacağım bu gece. motivasyonum yüksek. hadi bakalım... alla allaa ala alaa laa!!!
sıkıldım, başım ağrıyor, bir de yapmam gereken çok şey var...

Çarşamba, Mayıs 21, 2008

geçtik 19 Mayıs'ı, başladı mı gerçekten sigara yasağı? inanamıyorum! 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'nın oldukça güzel ve yoğun anlamına bir de bu katıldı. Uygulansın uygulansın, yaşasın yaşasın, çok sevinçliyim, nefes almak istiyorum kardeşim... umarım beklediğim derecede uygulanır... her ne kadar kanunun hepsini okumamış olsam da çelişkili durumlar var gibi geldi, kamu hizmet binalarıyla koridorlar dahil olmak üzere her türlü eğitim, sağlık, spor ve eğlence yerlerinin kapalı alanlarında sigara içilmesi yasaklanmış görünüyor, ama her yerde bir de kahvehanelerde, lokanta ve kafeteryalarda ise yasa 19 Temmuz 2009'da yürürlüğe girecek deniyor. lokanta kapalı değil mi yani? nolacak bu iş, ya da barlar nolacak?? merak içindeyim...

Cuma, Mayıs 16, 2008

şenkız şenlikte... pek seviyorum ben üniversitelerin bahar şenliklerini yahu. mayıs geliyor, şenlikler yaklaşıyor ya beni de bir heyecan kaplıyor. 10 yıl olmuş üniversiteye gireli, hala şenlik şenlik dolanıyorum, ama öğrenciyim ben canım, normal değil mi... geçen perşembe'ydi galiba, odtü'te ahırkapıyı dinledim, üstelik böyle bir konsere gidilebilecek en uygun insan olan turgay'la, cuma akşam üstü, hacettepe şenliklerinde dolandım biraz, şu tepe taklak olan oyuncaklara bindim. tüm cumartesi günümü ise bilkent şenliklerinde geçirdim, akşamındaysa grup 84'ü dinlemek üzere tekrar hacettepe'deydim. bu akşam hacettepe'de şebnem ferah - hayko cepkin var, ankara üniversitesinde de yeni türküyle pinhani, kaçmaz aslinda bunlar ama, maalesef toplantim var. ankara üniversitesine yarın giderim belki, feridun düzağaç varmış... öyle işte... iyisiyle kötüsüyle, yaşasın üniversite şenlikleri :)

Perşembe, Mayıs 15, 2008

pembem mavine karışıyor; mor oluyoruz...
"ben"le "sen" kaynaşıyor; gittikçe "biz" oluyoruz...