Çarşamba, Ekim 31, 2007

İstanbul gezimden bahsetmeliyim sanırım. Sanatsal yönü ağır bir gezi olduğu kesin. O sebeple ben de deniz kenarındaki demlik çay sefasını, köprü manzaralarını, martıları, İstiklal Caddesi'nde geçen zamanlarımı bir kenara bırakarak sanatsal yönünden bahsedeceğim. Hep kitap / film mi tavsiye edeceğim yahu. Biraz da güzel sanatlara girelim. Bienal'i ve Tüyap 17. İstanbul Sanat Fuarını ayrıca Pera Müzesi'ni gezdim. Tüm bu gezilerimin sonucunda, 3 alanda en güzelleri seçtim...

  • resimde Osman Akbay

Resimlerinin bir kısmını http://www.sevgisanatgalerisi.com/user/Gallery.aspx?id=2 linkinden görebilirsiniz. Hatta sağa bir tane koydum. Ancak emin olun ilerleme kaydetmiş, tüyap'taki resimleri çok daha güzeldi.


          • videoda Haluk Akakçe,
            Şu solda gördüğünüz, animasyonlarından birinin bir sahnesi, gölgeyi, hareketi, gölgelerin kesişmesini vs. pek güzel vermişti. Bi de bol bol çarkların olduğu bir videosu vardı ki, o da bir bu kadar güzeldi...





          Durak gerçekten güzel bir çalışma yapmış, belki de son günlerdeki derin bir yaraya parmak basarak kültürel farklılıklara eğilmiş. Sergisinde Ermeni'lerin, Rum'ların, Laz'ların, Kürt'lerin, Sünni'lerin vs. aklınıza gelen her çeşit insanın Anadolu'daki hallerini gözler önüne sermiş. Her zaman düşündüğümü ve ortadaki kavgaya bir türlü anlam vereyemeyişimi, hepimizin bir, hepimizin kardeş ve böylesine karışmışken daha da güzel olduğumuz fikrini saç köklerime kadar tekrar hissettim.

          Cuma, Ekim 26, 2007

          Süpermarketin sebze reyonundan, bira bardağının kenarından, arabanın yan koltuğundan, torpido gözünde bekleyen kağıttan silinir aşkın izi yavaş yavaş…

          Ev anahtarının ucunda sallanmaz olur aldığı anahtarlık. Dayansın diye yürek, kurutulmuş gül görünmez bir köşeye konur. Masanın üstündeki kart tıkılır bir dolaba... Bir virüsmüşcesine flash bellekten temizlenir aşk aceleyle. Rafa kaldırılır aşkın ilk emaresi olan hediye kupa, kurulan hayallerle beraber yanında. Kahveye yeni bir anlam yüklenmeye çalışılır ve yeni hayaller kurulmaya… Tavuk kanat sevilmezler listesine girer yeniden, peynirli makarna da. Odtü’nün her köşesi silinemez diye akıldan, geçmez olur yollar artık oradan. Yasak gelir bazı şarkılara ve beraber çekilmiş fotoğraflara bakmaya…

          Boğulmakta olan adamın son çırpınışları misali, kabarır arada yürek inatla. Ve bazen kendinin, bazense bir dostun eli uzanıp, geri batırır nefes almaya çalışan adamı suya…

          Böyle bitirir insan işte aşklarını ve aşkın bitişini izlemek, boğulan bir insanı izlemek kadar üzer insanı…
          Geçen gün ki İstanbul yazımın altında çok mu içten bir dilek vardı bilmem ama gidiveriyorum hemen İstanbul'a... Kaç seferdir kaçırmıyorum Bienal'i, bunu kaçırsam ayıp olacaktı hem. İst'e gitcemm, Bienal'i gezceem, oradaki dostlarımı görcem, bi Nevizade de yaparım artık:) Yuppiii:D

          Çarşamba, Ekim 24, 2007

          Bilim uzmanı oldum ya ben şimdi, hani yüksek lisansımı tamamladım diye (bu arada masterlilarin bilim uzmanı diye bi isim aldıklarını yeni öğrendiğim gibi, bu bilim uzmanı lafını da prof’tan daha havalı bulduğumu itiraf etmeliyim. BİLİM UZMANI ya, var mı ötesi, hahah) Neyse esas gelmek istediğim nokta, ben bu afili lafın, bir master diplomasına verilmesine göz yumamayıp, bilim uzmanı olma göstergelerini yeniden yazayım dedim:

          Bölüm koridoruna antre diyecek kadar bölümü benimsemek
          Sanki eve dönecekmişçesine, gittiğin restaurant’ta çişini tutup, bölüme saklamak
          Yalnız akşam yemeklerinde karşılaşabildiğin okuldaki garsonun, saç modelindeki değişikliği bilecek kadar seni tanıması
          Sabahlamalar için çekmecende temiz tişört, masanın altında terlikler bulunması
          Bölümün buzdolabında cumartesi öğle yemeği için karnıyarık, pilav, yoğurt olması
          Bölüme keyifle gelmek,
          Her hafta sonunu burada geçirmenin dert olmaması
          Üniversitenin sabah 6’sını da, gece 3’ünü de görmüş olmak
          Dolabında battaniye ve yastığının olması
          Sabahları kalkıp dişini fırçalaman bölümde
          Arkadaşların gündüz gece ne zaman arasa önce bölümde misin diye sormaya başlaması
          Ve en önemlisi yanına gelen hoş bir erkeğin gözlerinden önce, masanın üzerine bıraktığı, kütüphaneden alındığı belli kitaba bakman…

          Pazar, Ekim 21, 2007

          Sezen & vokallerinden bir aşk hikayesi...

          Bir aşk buldum, sonsuzluğuna inandığım ve zamanla kurulduğunu sandım köprülerin, sevinci vardı içimde sağlıklı sevgilerin. Tek derdim, kuru kuru aşk değil biraz paylaşmak ya da bir şeyleri sevgiyle yaratmaktı. Oysa öyle sınırsız, öyle derin, öyle çok sevdim ki korkuttum belli ki. Kim bilir belki de sen sandığım şey benim yüreğimdi ve sen bu aşkın katiliydin yalnızca, hem bıçak hem yara sendin ne de olsa.

          Şimdi geçer geçer,daha öncekiler gibi, bu da geçer, neler neler geçmedi ki, diyerek deli divane gönlümün, kalkıp bir kara trene binmesini ve korkak olmayıp senin gibi, sevdayı gördüğü herhangi bir durakta inmesini bekliyorum. Ağlamıyorum artık, biliyorum ne de olsa acı tatlı ne varsa hazinemdir ve tıpkı acıdan geçmeyen şarkılar gibi acıdan geçmeyen insanlar da biraz eksiktir...

          aşk & arkadaşlık

          Kalbin arkadaşlıkla aşk odaları yan yanadır hani, kimi zaman birinden diğerine geçiverir insan, kimi zamansa iki odayı bağlayan koridorda sıkışıp kalır... Arkadaşlığın ötesindedir yaşananlar, ama aşkın başlama çizgisi de geride kalmıştır.

          Bazen aşk acısı paylaşılır onunla, omzunda ağlayarak; bazen bir bakışta, bir dokunuşta aşk fısıldanır gizliden. Kimi zaman dostanedir sırtını sıvazlayan eli, kimi zaman başka bir dünyaya açılır hissedersin kendini.

          Hem uygun birini bulsun, mutlu olsun ister, hem her bulduğunu kıskanırsın onun. Sanki kimsecikler yakışmaz yanına, hep daha iyisine layık olur bizimki, kim bilir öyledir de belki…

          En çok onunla eğlenilir, tıpkı en çok onun acısına iç geçirildiği gibi. Hep bir yarım kalmışlık hissi verir insana bu ilişki. Aradasındır, bazen tam ortada, çoğu zamansa sınırın bir o, bir öbür yanında. Dilinin ucuna geliverir kelimeler, sonra geldikleri gibi giderler. Nadirense, kolayca göz ardı edilebilsinler diye, bir şişe şarabın arkasına gizlenip dökülüverirler…

          Hani, “kimse bulunmazsa” 30’unda evlenilmeye söz verilir onlarla:) “Evde kalırsan, ben seni alırım” denir yalandan. İki taraf da bilir oysa, o cümlelerin ardında gizlenenleri, ikisi de görür, farklı bakan gözleri, karşıdan karşıya geçme bahanesiyle tutulan eller, yer olmayınca aynı koltuğa sıkışmalar nedendir hissederler… Gizli bir anlaşmadır sanki söz konusu olan, sözler olmadan, gözlerle imzalanan…

          Kim bilir belki de en sonsuzu, en dolusu, en güzeli budur aşkın… Ve tabii dostluğun da…

          Koridora sıkışmış aşklara, koridorda yaşayan dostlara…

          Cumartesi, Ekim 20, 2007


          Nevizade’de bir akşamdır bazen özlem… Kirli, dolambaçlı merdivenlerden çıkıp, ışıklı, dar sokağa bakan cam kenarına oturmaktır. Ne tişörtle gezilen, ne mont giyilen bir havada, babaannenin elinden çıkma bir yün hırkada saklıdır. Üşüyen elleri ceplere sokmaktır. Bir fotoğraf makinesidir, durmadan uzatabildiğin kadar uzatarak kolları, gülümseyen yüzleri karesine sığdırmaya çalıştığın... En çok gürültüyü darbukanın çıkardığı fasıl ekibine eşlik etmektir bağıra çağıra, kah gülüp kah ağlayarak, çiçek pasajına beraber geldiklerini bir bir anımsayarak... Hisar’da sucuklu yumurtadır bir sabah, çiseleyen yağmurda bir yürüyüş, Bebek’ten başlayan… Ortaköy’de bir elinde zarlar sallanırken, nargileni tüttürmektir. Martılarla dalgalanıp, dalgaların uçtuğu bir sonbahar günü, boğazı geçmektir. Herkes içerdeyken, bereni takıp dışarıda oturduğun ıslak banklarıdır vapurun ve minik çay bardağıdır eldeki. Balık – ekmektir, midye tavadır mutluluk kaynağı, midye tavayı ilk yediğin yeri yeniden bulabilmektir.

          Bir şehirdir bazen özlenen, kişiden, kimseden bağımsız, yalnızca şehirdir. Deniz kokusudur, duruşudur denizin, kalabalığı, coşkusu, vurdumduymazlığıdır o şehrin ve belki de o kalabalıkta yalnızlığını apaçık hissettirmesidir özlediğin…

          Perşembe, Ekim 11, 2007

          Can Dündar'dan "HER GÜN BAYRAM"

          Zamanla anlıyor insan: 3-4 güne sıkışmış bir tatilden öte bir şey bayram...
          Hayata rasgele serpiştirilmiş ilahi ikramlar, kıymet bilen kullara her daim bayram yaşatır.

          ***
          Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlarinsan... Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık... Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır. Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "Çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek.. . Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır. Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.

          ***
          Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kâbuslubirrüyayı, kodeste ağır cezayı bitirmek bayramdır. Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle... Vuslat da bayramdır öte yandan... Endişe içinde beklediğinden mektup almak, telefonda ansızın sesini duymak, deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır. En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır. Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır. "Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır. Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...

          ***
          Yeni bir sözcük öğrenmek, bir tünelin sonuna gelmek, müzmin bir işinkapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır. Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne yalınkılıç yürüyebilmek bayramdır. Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan ellerbayramdır. Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır. Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram... Güne gülümseyerek başlamak bayramdır. "İyi ki yanımdasın" bayram, "Her şeyi sana borçluyum" bayram, "Hiç pişman değilim" bayram...

          ***
          Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır. Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır. Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmekbayram...

          ***
          Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur. Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler. Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır. Her gününüz bayram olsun.

          Perşembe, Ekim 04, 2007

          neyse deyip geçmek midir acaba dostluk?


          Kaç kişi girer ki insanın hayatına, aşk acısı çektiği için, onun seveceği "... su neylesin yanmışa, Mevlam sabırlar versin, yarinden ayrılmışa..." diyen Türk sanat müziği şarkıları seçip getiren... Dostluğun şerefine kaldırılmışken rakı kadehleri, "huysuz ve tatlı" kadın şarkısını ithaf eden ve gerçekten de her huysuzluğunu çeken... Allı pullu bir mektup yollayan uzaklara gittiğinde ve içine “ bu satırlar kesin mektubu seviyorsun ama uzun zamandır mektup almıyorsundur diye yazılıyor sana… bir de sevinesin, hoşuna gitsin, keyif alasın diye…” yazacak kadar, nelerden keyif alacağını bilen... Gecenin 10'unda eve gitmek yerine, sizin işiniz için uğraşan ve 'boş ver' dediğinizde "seni hiç yüz üstü bıraktım mı" diyebilecek kadar, bugüne değin bir kez olsun yüzüstü bırakmamış olan... Başka bir gece yarısı, sırf bölümde yalnız kalmayasın diye, bisikletine atlayıp gelmeyi teklif eden... Kaç kişi vardır ki zaten yeryüzünde, yolun ortasında tepine tepine dans edebileceğiniz, bağıra bağıra şarkı söyleyebileceğiniz kadar, “elalem ne der”den uzak. Kaç kişi vardır, içinizdeki en gizli hüznü görüp, keyiflendirmeye uğraşan, elmasını paylaşan, gizliden çikolata alan. Ve kaç kişi, sizin de her şeyinizi paylaşacağınız, ondan çok onu savunacağınız. Tarihe gömülmüş bir albüm bulduğunuzda, onun hoşuna gidecek diye, hazine bulmuş gibi sevindiğiniz ya da tatilden dönmesini dört gözle beklediğiniz… Kaç kişi...

          Pazar, Eylül 30, 2007

          Ne acı;

          Ateşin sönüp,

          Toprağa karışması.

          "Biz"in, "ben"e dönüp,

          "Sen"i bırakması.

          Ne acı, artık acının acım,

          Canının "canım" olmaması.
          cuma fasıldaydım, cumartesi de bregoviç konserinde:) bugün de hem ailevi hem de arkadaş planlarım var. dvd mi istersiniz, tabu xl mi, yok yok... dop dolu bir haftasonu kısaca. hatta o kadar dolu ki su an da bölümdeyim :( iş de var yani bu dolu haftasonunda... "5te çıkacan, haftasonu çalışmıycan, özel şirketteki gibi eziyet yok" diye diye transfer etmişlerdi beni üniversiteye ama yalanmış. kader utansın... aslında fasılı anlatmak istiyorum, konseri de şöyle ballandıra ballandıra, ama vaktim az ve yüzeysel geçilemeyecek kadar özel etkinliklerdi benim için, o yüzden erteliyorum:)

          Cuma, Eylül 28, 2007

          Goran Bregoviç Ankara'daaa! Kaçırır mıyım, tabii ki hayır, aldım biletleri, konsere damlıycam Cumartesi. şimdiden keyifleniyorum, uzun zaman oldu hem güzel bi konsere gitmeyeli. tayfa da sağlam, kesin dans da ederiz, zıplarız omuz omuza, oh oh :D

          Perşembe, Eylül 27, 2007

          3 gün yazmayıp, bir günde 3 yazı da yazabilirim işte böyle, aslında dersime oturmam lazım da, işte kaçış oluyor bu da bana:) saat olmuş akşamın 10'u, ders olmuş yalan, vicdanımı rahatlatıyorum hiç değilse bilgisayar başında oturarak. yeni kitap aldım kendime, ona başladım. Grange'ın yeni kitabı - şeytan yemini. gerilim merilim filmlerinden hiç hoşlanmam, ama nasıl olduysa, gerilim kitaplarını sevdim. dan brown'un da grange'in tum kitaplari okudum. sıra bunda... 60. sayfada falanım, iyi gidiyor, bitirince tam yorumunu yaparım sanırım. bir tek Taş Meclisi'nde hayal kırıklığına ugratmıstı beni. biraz da Siyah Kan'ın sonunda. bakalım bundan ne çıkacak...
          bi de göz doktoruna gittim dün, herhalde 1 yıldır göz doktoru hatırlatması duruyo takvimlerde, telefonlarda, sonunda başardım... dunya kadar teste girdim, bi ara da igne yaptı gözüme feci bi duyguydu, aslinda gözüm uyusuk oldugu icin cok bi acı hissetmedim, ama o ignenin gozunuze girdigini hissediyorsunuz, görüyorsunuz, ıyyk, bi düşünsenize. neyse cogu konuda saglam cıktı gözüm, sanırım rahatsızlıgımın tek sebebi varmış, o da "göz taşı"ymış, göz taşı da neyki derseniz "Safra kesesi ve böbrekte oluşan ‘taş’ hastalığı, göz kapaklarının içinde de oluşabiliyor. Üst ve alt göz kapaklarının içinde yerleşen, yanma ve batma gibi belirtilerle ortaya çıkan göz taşları kızarıklığa da yol açıyor. " işte öyle geçmiş olsun banaaa:)
          saclarımı kestirdim dün, su fotograftaki gibi biseye benzedim. bi fotografa bi aynaya bakinca benziyo ve fotodaki pek de havali duruyo, lakin ben cok da biseye benzemedim gibi hissediyorum... neyse canım kökü bizde, benzese de benzemese de... ama en onemlisi "sen kestiginde daha güzeldi" gibi yorumlar aldim ya, daha gam yemem:) artik makaslari saklamasinlar benden:D kuaföre gitmeye son! (tüm mezuniyetlerim, bütün düğünler dernekler fln dahil 10 kere gitmişimdir ancak herhalde, ama olsun)

          Pazartesi, Eylül 24, 2007

          Bu ellerin sahiplerinden biri geldi uzaklardan, başka diyarlardan:) aylar geçmiş, çok sular akmış , zor günler atlatılmış bu fotoğrafın üstünden, bugün yüzlerde gülümseme yine... Ve Cuma yine bir masanın başında buluşma... O masadan biri eksik :( ama, olsun onun şerefine de kaldırılır ne de olsa. Önce şişeler açılır sonra ürekler. Kaybedilenler kadar kazanılanlar da yatırılır masaya. kuvvetlenen bağlar, yeni dostluklar...


          Cumartesi, Eylül 22, 2007


          Zaman çok şeyin ilacı ya, ilacı aşk acısının da. Omuzları dikleşir insanın, buğusu azalır gözlerinin geçen zamanla. Uykuyla daha iyi anlaşılır olur, küslük biter, geceler “gözyaşı”, geceler “yalnızlık" olmaktan vazgeçer… Bitip tükenmek bilmeyen umut, yerini hüzne bırakır yavaş yavaş. Hele de elinden gelen her şeyi, fedakarlıkların hepsini yapmış, boşlayarak dökülen gözyaşlarını, açmışsan kalbinin tüm kapılarını, bu da yarana bir bant yapıştırır. Daha az takılır aklına dikenler ve daha da az aklına gelir güller, güzel günler. Dışarıdaki dünyayı yeniden keşfe başlarsın, 13’lük bir genç kız misali ve hissedersin, dünya da seni beklemektedir sanki. Güzelliğinden, aklından, neşenden bahseden erkekler sarar etrafını, kim bilir belki de sen yoktun, onlar hep oradalardı. Muhtemelen dışarısı gözükmeyen camdan bir fanusa kapatmıştın kendini AŞKından ve şimdi AŞKIN onu kırıp seni dışarı salan. Yaşadığın, yeniden doğuştur bir nevi. Onca zamandır görüp adını bile aklında tutma zahmeti göstermediğin adamın gözlerini yeni görebilirsin, bir başka, bir güzel, bir yeşil gelir bu sefer. Demir alma vakti yaklaşmıştır belli ki. Terk etmeli limanı artık, rüzgara açmalı yelkenleri…

          Çarşamba, Eylül 19, 2007

          Arşivden, 04 Ocak 2007

          Dünyanı aydınlatan Güneş'in battığında ya da sadece Ay'dan ibaret çıktığında; yere göğe sığdıramadığın, sevmeye doyamadığın insanın, seninle aynı geleceği planlamadığının farkına vardığında, farklı hayaller peşinde olduğunuzu, aynı hisleri paylaşmadığınızı kavradığında, tek cümleyle seni harikalar diyarından çekip çıkardığında, kendini kaptırdığın rüyadan sarsarak kaldırdığında, nefesin kesilir bir an ve gülümsemen donuverir dudaklarında. Göğsünün tam ortasına bir ağrı saplanır. Koca bir çatırtı gelir sol üst köşeden, yıkılmasa da çatlar duvarlar. Elinde olmadan sızlar burnun, yaşlar doluverir göz pınarlarına, sözcük bulamazsın sarf edecek. Kalbin sersemler ama inkar eder kırıldığını, aklınsa anlamıştır olan biteni, mantıklı bir çözüm bulma peşindedir, "Bırak gitsin" diye, bastırıverir lafı. Haklıdır aslında biraz, geçen zamana acırsın; gitmesine izin verdiklerine, seni onca sevenlere, kaybettiğin, reddettiğin sevgilere... Yaşadıkların, yaşamayı planladıkların da vazgeçilmez gelir birden... Ne yapacağını bilemez, iki arada bir derede kala kalırsın... Kalbin inat eder, koca karılar gibi, "yok canım nerden çıkartıyorsun, boşver o sözleri" derken, aklın o 2-3 dakikalık konuşmanın yadsınmayacak kadar dolu olduğunu, içinde ne çok şey barındırdığını kavrayalı çok olmuştur. Çok mantıklı bir adamsan ya da aslında o kadar çok sevmiyorsan, usulca sıyrılırsın bu maceradan, "gökten 3 elma düştü biri bana, biri ona, biri de yeni sevdiğime" diyerek... Yok içindeki o koca karı, bastırmayı başarırsa bilge adamı, kırık bir evde devam edersin yaşamaya, kesintili bir uykuda görürsün rüyayı. Elinde kalan sadece büyüsü bozulmuş bi harikalar diyarı...

          Salı, Eylül 18, 2007

          Bu gece diyorum, Manhattan diyorum... Manhattan diyince, dostum Gözde'yi anmadan edemiyorum. Bana Manhattan'i sevdiren insan:) Sensiz tadı pek olmasa da bu aksam ordayım. Epey de uzun zaman oldu aslında, üstelik son gittiğimde hayal kırıklığına da uğramıştım ama olsun diyorum, yine de diyorum, yeniden diyorum, nerden baksan bi hayat belirtisidir diyoor vee yola düşüyorum:) biliyorum iş var yarın, ve konser 12'de, biliyorum içerim de... napalim:) hemi de hazır bugün mezuniyet belgemi (=diplomami) almışken fena mı olur, ıslatmış oluruz :D

          Pazar, Eylül 16, 2007

          Elini son defa yanağıma koy istemiyorsan giderim giderim
          Serin bir sonbahar akşamında söz ismini unutur silerim silerim

          Tuttuğun kalem olsa yüreğinin elleri
          Bir defa daha yazsa bebeğim bebeğim bebeğim

          Eğer bir masal perisi girerse rüyalarına
          Öldü dersin gül güzeli, tılsımını kaybetti

          Uğruna döktüğüm gözyaşlarım için yağmurdan özür dilerim dilerim
          Kuruttuğum kızıl gülleri alıp senin için senden geçerim geçerim


          Leman Sam'ın en güzel şarkısının sonunda, serin bir sonbahar akşamındayım. ne yanağıma dokunan bir el istiyorum, ne bebeğim yazan. tılsımımı kaybettim, yağmurdan büyük bir özür diledim ve usulca geçtim senden...

          Cuma, Eylül 14, 2007

          Dayanamayıp acınası halime, kalktı içimdeki diri diri gömdüğüm aslan. Oysa, seni böylesine sevebilmek için kaldırmıştım onu ortadan. Hatırlatmak istercesine gücümü, üzülmeyi kesene kadar yüzüme vurdu üzüntümü. Kükreyip yuttu bir çırpıda saklandığım limanları, sığındığım adamı... Umursamadı bir an bile gözyaşlarımı.

          Kızdı, tüm demir kapıları ardına kadar açmama, karşında bu kadar korumasız kalmama, gurur kelimesini çıkartmama aşk tanımından ve gözyaşlarımı hiç saklamama...

          Acıma son vermek için, kaldırıp koca pençesini, söküp çıkarttı kalbimi. Üzüldüm, üzülme dedi, hakeden biri gelince veririm geri...

          özlemez mi mavi çarşaf kokumu? bahçendeki yavru kediler yemek beklemez mi benden? sahipsiz kalmaz mı çizgi film cd'leri ben yokken? LOST yeni sezonunu izletir mi tek başına? üzerinde zıpladığım minderler sormaz mı beni? ya "çay saati" anlamını yitirmez mi? aşk notlarımı aramaz mı cüzdanının gözleri? duymak istemez mi duvarlar neşeli sesimi? geldikçe şehre dostların, yarım bulmaz mı seni? saat 5'i vurduğunda çalmak istemez mi telefonun? ellerin kimsesiz hissetmez mi kendilerini? çimenler, sandviçler hatırlayıp, üzülmez mi öğle yemeklerini? basketbol şortu en çok bana yakıştığını düşünmez mi? terlikler, aramaz mı içinde küçücük kalan ayakları? çıkmak istemez mi araban beraber bir tatile daha? Tunalı sormaz mı üzerinde gezinirken, nerde seninki diye? dondurmacı adam cevizli, kestaneli bir sipariş beklemez mi? hiç mi değişmez hayatın, biraz olsun anlamsız, bir parça olsun eksik bulmaz mı kendini?

          Salı, Eylül 11, 2007


          Yine tanıdık his çalıyor kapıyı,
          Sıkı bir düğüm gelip dayanıyor boğaza,
          Burnun direğini sızlatıyor,
          Aşkın değil, ayrılığın oku saplanıyor göğse.

          Ve bildik hikaye, bildik fon müziğiyle,
          Usuldan çıkıyor sahneye.
          Göz bebeklerine can acısı,
          Sözlere cam kırıkları yerleşiyor.

          Yorulduğun için kavga vermekten,
          Namlu ondansa, kendine çevriliyor.
          Aşkın tek kişilik kısmını vuruyor saat,
          Ve kesiliyor ona yapılan yardım çağrıları.

          Çırpınmanın çözüm,
          El vermenin çare olmadığı anlaşılıp,
          Teslim olunuyor bataklığa.
          Ve yokoluş neredeyse huzurla karşılanıyor.

          Hüzün, en çok verilen emekler için,
          Hayaller için boşa kurulan.
          Ama girilen çıkmaz sokaksa,
          Geri gidilir başka yol yok bundan.

          Pazartesi, Eylül 10, 2007

          bazen, ameliyat masasında kalan, kalbidir insanın...

          Salı, Eylül 04, 2007

          geçtim ben, verdim tezi... dun hocalarimdan biri, jüriden sonra hala gergin oldugumu söyledigimde, cok uzun sürmez simdi bir bosluga düşeceksin, depresyona gireceksin dedi. o an cok anlamlı gelmemişti, ama şu an kendimi bi tuhaf hissediyorum, hayatın anlamı uçup gitti sanki, kalmadı çırpınacak bişey, düşünecek, korkacak, üzülecek, sinirlenecek, ugruna sabahlanacak... ne garip varlık insan yahu...

          Pazar, Eylül 02, 2007

          Dün döndüm tatilden ve yarın tez jürim var. Annemlerin yokluğundan istifade, bütün gün sürttüm, son gündüzümü çalışmadan geçirdiğim için zaten yeterince vicdan azabım vardı ve daha kötüsü biraz evvel, çalışmak üzere bilgisayarın başına oturunca fark ettim ki sunumum yanımda değil. Böyle bir aptallığı nasıl yapabildim bilemiyorum...

          Zor dakikalar, zor saatler hatta zor günler geçirmekteyim. Gerginliğim doruklarda. Düşünsenize, yarın saat 11’de, son 3 yılını alamayacağı bir diplomaya harcamış ve onun ötesinde işsiz biri olabilirim. İşsiz kalma ihtimaline karşı son aylarda yaptığım planlar, geçerliğini yitirdi, belki de hep geçersizdi, ben farkında değildim. Herneyse, sonuç olarak, işsizlik seçeneği üzerinde bir çalışmam yok sayılabilir... Şayet tezimi verebilirsem, jüride beni ne kadar zorladıklarına bağlı olarak, doktora hakkındaki düşüncelerimi gözden geçirmeliyim. Eğer devam etmek ve akademik hayatta kalmak istiyorsam, Amerika’ya mamerikaya gitme işlerine girişmeliyim ki hiç bir şey gözümde bu kadar büyümüyor. Yok, kalmayı istemiyorsam, daha da başka bir çözüm yolu bulmalıyım, ki bu vermesi ve devamı en zor olan karar sanırım. Şu an için en azından 3 ihtimal görebiliyorum, kaldı ki bunlar sadece işle ilgili olanlar, bunlarla kombinasyon oluşturacak, aşk gibi, aile gibi, arkadaşlar gibi bir sürü öğe var. Aklımın bulanıklığından, böylesi belirsizliklerden nefret ediyorum...

          Bunların yanı sıra, en yakın dostum başka bir şehre taşınıyor, bir başkasının işi başından aşkın, kollarında olmadan huzur bulamayacağıma, ondan ayrı dakikaların anlamsız olduğuna inandığım adam, benle aynı evi paylaşmayı bile önemsemiyor, iş yerindeki canım oda arkadaşım yurt dışına gitmek üzere evini topluyor, onun güler yüzünün yerine kiminki gelir allah bilir, turgay desen yarın benim geçti/kaldı biramı bile paylaşamayacak kadar uzak bir şehirde. Yalnızlığın dibine vurdum...

          Pazartesi, Ağustos 20, 2007

          "Talihin pezevengi fırsattır, onunla düzüşmek istiyorsanız, önce fırsatı görmelisiniz."
          Emre Yılmaz - Şeytanın Fısıldadıkları
          7 yaşındaydım. Okumayı sökmüş, her gün, her dersten sayfalar dolusu verilen ödevleri yaparak hayatımı geçirmeye mahkum olmuştum. Kolejdeydim, okul bir bütün günümü alıyor, sabah 7’de kalkmak suretiyle gittiğim cezaevinden ancak 5’te çıkıyordum. Benim okuldan döndüğüm saatte yaşıtlarım anneleri tarafından çoktan eve sokulmuş oluyorlardı. Bir de evde kardeşim oluyordu ki, o gerek kalemimi çalarak, gerek defterimin bi sayfasına asılıp cart diye yırtarak, gerekse ödevlerimde bana yardımcı olan annemin yanımdan kalkmasına sebep olarak işimi zorlaştırıyordu. Ona karşı çıldırmamak elde değildi, zaten ben okuldayken o evdeydi ve gönlünce vakit geçiriyordu...

          Bir kaç ay öncesine kadar sadece oyun oynamayı bilen aklım ve ellerimi başka ve anlamsız işlere kullanıyordum. Canı oldukça sıkılan ben kadar, onlar da bundan şikayetçilerdi. Ağlıyor, sızlanıyordum, saatlerce kalem tutmaya alışamayan orta parmağım nasır tutmuştu. Eller alıştığından çok kullanılıyor, bacaklarsa sıranın altında sallanmaktan başka yapacak bir şey bulamıyordu. Koşarak oynanan oyunlar tenefüslere sıkıştırılmıştı. Taşıdığım çanta yerden kalkmayacak kadar ağırdı, kollarım kopuyordu...

          Bir süre sonra pes ettim. Ağlamanın, okula gitmekten dert yanmanın ve hatta anneme yaptığım tüm duygu sömürülerinin işe yaramadığını kavradığımda, 6 yılımı refah içinde tamamlamış, ancak artık hayatın dikenli yollarına atılmış olduğumu düşündüm. Bana sorsanız kaderin tokadını yemiş, feleğin çemberine girmiştim... Akıp gitmişti güzel günlerim, ilkokul, ortaokul, lise kaç yıl hepsini sorup öğrenmiştim ve öğrendiğim üç kuruşluk sayma bilgisiyle, durmadan önümde ne kadar uzun okul yılları olduğunu sayıp, yasa bürünüyordum.
          Çileli hayatımı kabullenmiş olduğum, geri kalan ömrümü anlamsız bir zaman dilimi olarak nitelendirdiğim ara, günlerden bir gün omuzlarım düşük bir şekilde ödevimi yapmak zorunluluğu ve annemin emriyle kapatılmış televizyonun önünden kalkmış, içeriye yollanıyordum. Yolda oyun oynayıp eğlenen kardeşimle karşılaştım. Ve o gün, kardeşimin omzuna kolumu atarak, belki de 7 yaşında bir çocuğun yapabileceği en derin konuşmayı yaptım:

          Canım kardeşim, haline bak, şu an ne kadar da mutlusun değil mi? Ama bilesin bu hep böyle devam etmeyecek. Daha sonra okul diye bir şey başlıyor, 7 yaşına geldiğinde sen de gideceksin. Önümüzdeki 4 yılının keyfini çıkart, çünkü okula başladığın günden sonra hayatın bir daha asla eskisi gibi olmayacak. Hep bu günlerini özleyeceksin, bak ben çok özlüyorum. Sen şimdi bol bol oyna. Hadi bakalım...

          Kardeşim elindeki oyuncakla oynamaya devam ediyordu. Dediğim hiç bir şeyi anlamamış, hatta dinlememişti bile, bundan adım kadar emindim. Bir yere varılamayacağını da fark etmiştim. Tek düşündüğüm benim yaşıma geldiğinde, onun da benimle aynı şeyleri hissedeceği, ama başına gelmeden de anlayamayacağı oldu...

          Salı, Ağustos 14, 2007



          iyi bir film, iyi bir kitap: uzun zaman oldu ne kitap yorumu yaptim, ne film. ama iki kategori icinde guzel birer ornege rastlamanin verdigi sevincle yazayim dedim. Oncelikle kitap... Adi: Son Şeyler Ülkesinde. Paul Auster yazari. "Yanılsamalar Kitabı" ile sevip, "Köşeye Kıstırmak" ile buyuk bir hayal kirikligi yasamak suretiyle sogudugum Paul Auster'i okumaktan vazgecmistim aslinda. ta ki turgay bana "Son Şeyler Ülkesinde"yi okumamı önerene kadar. Kitabı okudum, açıkçası kara ütopya, ama gerçekten o kadar da imkansız gelmiyor anlatilanlar. arka kapaktan: son şeyler ülkesi, geniş yığınların evsiz barksız yaşadıkları, hırsızlığın suç sayılamayacak kadar yaygınlaştığı, kendi canına kıymak ya da başkalarınca öldürmek yoluyla ölümün tek kurtuluş yolu durumuna geldiği kent. Anna Blume, bu adsız kente ağabeyini armak için gelmiştir. Okumazini öneririm...


          Gelelim filme, film sadece film değil harika bir müzik festivali, soundtrackine zaten sahiptim, filmini izledim ayri hasta oldum. cok seviyorum boyle, bol muzikli ve aptal amerikalilarin kahramanliklarini anlatmak yerine baska seyler bahseden filmleri... hele hele, icinde bozuk ingilizce konusan tiplemeler varsa, bir fransiz, bir rus, fevkalade:) bunu da izleyiniz efem, tavsiye olunur. super samimi, tatli, icten bi film...



          Çarşamba, Ağustos 08, 2007

          carsamba, 21:28, yine yeniden bölümdeyim. sabaha kadar yolum var...
          tatil biter, ben biterim, tez bitmez :(
          yok az kaldı az, ya bitecek ya bitecek...
          ya gecicem jüriden, ya kalıp atılcam zaten, Eylül'de bu tez bitecek anlıycagınız, iyi veya kötü...
          Dogum gunum geride kaldi, blogu takip edenleriniz bilir 27 yas bunalimina girmistim. hatta biraz abartmak suretiyle, bu dogum gununde sevinecek bir yan bulamadigimdan bahsetmistim. ama oylesine guzel bir dogum gunu gecirdim ki, tum sacma salak sardirdigim dertlerimi unuttum gitti.

          Nasıl mı gecti? dogum gunume girilen aksam tum aile bizde toplandı. teyzeler, kuzenler, dedeler... aile toplanmacası:) cok severim, hediyeler, öpücükler, sonsuz & kosulsuz sevgi dolu kocaman kucaklamalar...

          ertesi gun yani dogum gunumde babamin deyimiyle "askerlik arkadaslarim" olan 3 erkek kankim, ogle yemeginde beni quick china'ya goturdu. pasta almıslar:) çin işi yemekler yedik, pasta kestik. her bir araya gelişimizde oldugu gibi gülüp eglendik. pastanın kalanını da bölüme getireyim diye paketlettiler.

          Aksam ustu bolumdekilerle o pastayı yedik. dolustuk odalardan birine, caylarimizi doldurduk, kapiyi kapatip sohbete daldık. boylece bölüm içi partim de olmuş oldu.

          Okuldan çıkışta, sevgilim geldi beni aldı ve yemege cıktık. sonra birer kahve ictik. Akşama ise yakın arkadaslarimla bir araya gelmek icin bi yere rezervasyon yaptirmistim. Oraya gecmek uzere yola düştük.

          Ama o da ne, bizim esas oglanın isi cikmasın mı, bu arada da kankam Aslı, dolmustan indim size geldim diye aradı. naparsın, mekandan evvel eve gidersin tıpış tıpış, arkadasını almak ve sevgilini beklerken oyalanmak için. VEE eve bir girersinki sehir dısında bildiginden tut, nasıl olup haber aldıgını bir türlü tahmin edemediğin bir sürü arkadasın evdeler:D SÜPRİİİZ!!! diye bagiriyorlar... eheheee, işte o aksamım da oyle gecti.

          Ah tabi bu arada, sehir hatta yurt dısından dogum gunumu kutlayan dostlar, hele hele nerden biliyorlar, hadi biliyorlar da nasıl unutmamıslar dedigim ogrencilerim vardı dogum gunumu kutlayan:) onlar da ayrı guzellik kattı gunume...

          Yasadıgım her yılı anlamlı kılan, her günümü güzelleştiren ailem, dostlarım, arkadaslarım hepinize tesekkurler:D

          IYI KI DOGDUM! MUTLU YILLAR BANAAA :D
          Uzun zaman oldu yazmayalı, onlarca yazı konusu birikti aslında, ama biriken her işten kaçtığım gibi, bloga girmekten de kaçar oldum. Çünkü yazmayı düşündüğüm herşeyi yazmaya ne mecalim var ne vaktim, e yazmadan da geçmek istemiyorum. İki ucu boklu değnek hesabı, bloga hiç girmeyip, en azından bu konuda daha az vicdan azabı cekiyorum. cok sacma di mi... neyseki bir kac blog takipcim pesime düstü, "yazıların nerde" diyenler, "bos duracagina yazi yaz" diyenler ve hatta "bu kadar seyrek yazarsan okumaktan vazgeceriz" diye tehdit edenler bile oldu. boylece klavyeye geri döndüm. simdi hemen daha önceden yazmayi kafaya koydugum konulari hatırlamaya calisayim ve baslik baslik bir liste yapayim, sonra da basliyim yazmaya yavas yavas...
          1) dogum gunum
          2) ayagina isemek
          3) tatil anılari
          4) gri & tonlari
          5) su sıkıntısı
          6) dünyayı kurtaracak adam

          Çarşamba, Temmuz 25, 2007

          salı 00:38 bölümdeyim, yine yeniden sabahlamaca... bu tez biter mi ya??

          Çarşamba, Temmuz 18, 2007

          Arkadasim Aybars bana bugun Borderline Personality Disorders - Sınırda kişilik bozukluğu teshisi koydu. ben de kabul ettim. okudum tutuyo, semptomlar benziyo ne diyim... bakiniz eksi sozlukte soz konusu rahatsizlik icin neler denmis...

          "ha oldum ha olacam" dan ziyade bir turlu olamamakla kendini gosteren haleti ruhiye..kisinin kendini anotal müzik gibi hissetmesine yol acar. orkestrasyonda aksaklık vardır bi kuple, dunya ile senkron tutmaz bir turlu. sanki elde avucta ne varsa tukenmistir de her yer dar olmustur. "sıkıldım" desen olmaz, "insanlar cicekler bocekler" desen hic olmaz. belli belirsizdir ustelik bu haller, aile efradı dengesiz der, annane "ne oldu bu cocuga" bakısıyla suzer, arkadas ortamında huysuz olunur, bir yandan da en bi sahane dedikodu oznesidir borderline kisi. donem donem "eve kapatıcam kendimi" diye hezeyanlara duser akabinde "bana ne onlar kapatsın kendini" diye herkese uyuz olur..nihayetinde kendisi ile yasamayı ogrenmesi gereken kisilerdir iste, ruh huzuruna anca boyle varırlar.

          herseyi sinirda yasama rahatsizligidir. bir bilgenin sabrini tasirabilecek kadar saldirgan, bir kediyi sakinlestirebilecek kadar uysal, bir toplulugu gulmekten kirip gecirebilecek kadar pozitif, yanindakileri intihara surukleyebilecek kadar negatif, butun gece dansedebilecek kadar enerjik, butun gun uyuyabilecek kadar yorgun, bir haftalik isi yarim gunde bitirecek kadar hizli, yarim gunluk isi bir haftaya yayabilecek kadar yavas, bir gelincik kadar narin, bir cam agaci kadar guclu...

          gayet de guzel anlatmis ikisi de iste... biri taniyi koymus, oteki anlatmis, bana da kafayı bozmak kalmııış...
          Turgay'la piknik yaptik gecende. Ne zamandir yazicam yazamadim, bunalimdayim galiba, yazi yazmak bile gelmiyo icimden... Neyse piknige donelim. Turgay geldi, öglen bendensin dedi bi gun. borekler corekler getirmis evden. sonra atladi bisikletine markete gitti, domates, salatalik, meyve aldi bize. sonra bizim arka bahcedeki piknik masasina kurulduk, agaclarin altina. yemek yedik, ardindan benim battaniyeyi serdik yere, uzandik çimlere, bulutlar üstümüzde keyif yaptik...

          ertesi gun de benzer bir piknigi burdaki asistan arkadaslarla yaptik, ilk aktivitemizdi, bugunlerde bir ikincisini planliyoruz becerebilirsek gelecez yine bir araya...

          Salı, Temmuz 17, 2007

          "Ne olmuştu da "Seninle dünyanın her yerine gelirim" diyen Müzeyyen, durduğu yerden çekip gitmelere başlamıştı. Nerelere gidiyordu? Gelirken getirdiği bakışlar ne dalgaydı?" demiştir ya İlhami, eksiktir aslında sözleri. Müzeyyen sadece bakış değil, söz de getirir çekip gitmelerinden. Gözler daha kolay belli eder kendini, ağız daha zor, belki ondandır İlhami'nin sadece bakışlardan bahsedip sözleri bilmeyişi. Belki de Müzeyyen tek ağır bir cümle söylemiştir ona, birbirine bağlayıp tek çırpıda patlatmıştır cümleleri top misali, fırsat bırakmamıştır, önceden biriktirdiğini anlamasına. Yaralanmamış ölmüştür direk bizimki. Oysa çoğu zaman top gibi değildir, kurusıkıdır daha ziyade, öldürmez öyle kolay kolay, biriktirilen sözler… Yüklenir çantaya, taşınır oradan oraya cümleler. Bir cümle çantası olmuştur ya artık, edinilen her şeyi olduğu gibi çantayı da zordur bırakması. Omuzda gezdirilir, gerektikçe içine yenileri eklenir. Her eklenenle ağırlaşır çanta, yük olmaya başlar zamanla cümleler, iste o zaman kafası kızan Müzeyyen çıkarıp atar birer ikişer cümleleri ortaya… yersizdir çoğu zaman, hak edilmemiştir… yeri orası, zamanı o dakika değildir. anlamaz ilhami, anlamaz çoğu erkek gibi ve takmaz da, nereden çıkmıştır o cümle bir anda… canı sıkkın der, bir şeye kızmıştır der, saçmalama der geçer gider. Ok misali fırlatılan cümleleri bırakır saplandığı yerde, evin her köşesi ok dolsa, oklar kulağının yanından vızıl vızıl kaysa, sorun görmez ona saplanmadıkça. Oysa bilmez kulağının yanından kayan oklar misali, müzeyyen de avuçlarından kaymaktadır. Biraz daha zaman geçtiğinde elleri bos kalacaktır…

          Perşembe, Temmuz 12, 2007

          Bugün doktora mülakatına girdim, kafam karıştı, burası mı yerim gerçekten, emin olamadım...

          Salı, Temmuz 10, 2007

          turgay da meryem de tatilde, bölüm bom boş geliyor. hatta çok salakça olmasına rağmen, sanirim onlardan uzak olduğum için kendimi tatilde zannediyorum:) hehehe

          Salı, Temmuz 03, 2007


          Dogum gunum yaklasıyor, 27'e giriyorum. hani kucukken evlenmeyi planladıgım yaşa, butun aileyi icine toplayabilecegim ucgen ev hayallerimi gerceklestirmeye başlamam gereken yaşa, düşlediğim hayatı tamamen kurmuş olacağımı hayal ettiğim yaşa... 0-6, 7-12, 13-17, 18-26 diye gruplamıstım yaslarımı, bir basamak üste çıkıyorum anlayacağınız, 27-35'e giriyorum. bundan önceki başlangıçlar tamamen mutluluk doluydu, 7'de ilkokula başlamış büyümüş, abla olmuştuk, 13'de genç kız oluyorduk, 18'de barlara girebilecek, araba kullanabilecek, yetişkin kabul edilecektik, veli denen kelimeyi çıkartıyorduk sözlükten. oysa 27 başka bir şey, kutlayacak bir şey barındırmıyor pek içinde, "oo 30'lara dayandık, yolu yarıladık sayılır" diye sevinecek halimiz yok ya... sanırım çocuk degilim artık, belki genc bile değilimdir... saclarımın kısacık ve karman çorman görünmesi, sokakta ordan oraya zıplayabiliyor, koşturup kudurabiliyor olmam, sevmek için kedilerin peşinden gitmem, terliklerimi elime alıp yürüyebilmem, ağaçtan kiraz toplayabilmem, bir çocuğun neşesine sahip olmam değiştirmiyor yaşımı... çok fazla gösterge var cocuklugumun bittigine dair; yaz 3 ay değil, 15 gün artık. en yakın arkadaşımla iş çıkışı bi kahve içmeyi planlıyoruz, sohbet etmek için ogle tatillerinde bulusuyoruz. kıyafetler değişmiş ister istemez, dolaptaki gomlek yogunlugu artmış, alısveriste ayaklar tercih etmedigi halde şık ayakkabılar tercih edilmeye baslanmış. hesaplar baska birinin degil bizim onumuze bırakılır olmuş yemek sonrası... erkekler yakışıklı-çirkin diye değil, vakit kaybı-olası koca diye kategorize edilmeye başlamış. gözler yorgun, kenarları kırışık... eller de öyle... tadına bakılmış bir çok şeyin, bir dolu yer gezilmiş, bir sürü insan tanınmış, mutluluk da, hüzün de görülmüş, her cinsten çeşit çeşit anı kaydedilmiş hafızaya; çok fazla bilinmeyen kalmamış... zor şey 27'sine girmek, şehir değiştirmek gibi, hoşgörü ve bol not dolu liseden üniversiteye geçmek gibi, Antalya'dan Ankara'ya dönmek gibi zor bi şey...

          Pazartesi, Temmuz 02, 2007

          2 kitap aldım geçen gün, birini hani su cok sevdigim 3. sınıf ögrencilerinden tatlı Tuba tavsiye etmişti: "Felsefe'nin Tesellisi", yeni basladim okumaya, yorumlarimi bitirince yaparim. diger kitap ise felsefenin tesellisini almak uzere gittigimde, Dost'ta etrafı karıstırırken gözüme ilişenlerden biri "fakat müzeyyen bu derin bir tutku"- İlhami Algör. bunu okudum, superdi ya, adam tam benlik, psikopat gibi yazmış:) acaip yakın hissettim kendi tarzıma... arka kapaktan örnek vereyim:

          Böyle olmasını istemezdim ama hep olurdu. Dünyanın bütün kızılderilileri yenilir, Spartaküs kaybeder, gün batarken sararır, kuşlar döner, Sadri Alışık denen hergele, her filminde ağlardı. O ağladıkça ben de ağlardım. Ağladıkça Sadri'ye kıl kapar gıcık olurdum. Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri'nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine.

          ve kitabin icinden hosuma giden bir kısım:
          "Ne olmuştu da "Seninle dünyanın her yerine gelirim" diyen Müzeyyen, durduğu yerden çekip gitmelere başlamıştı. Nerelere gidiyordu? Gelirken getirdiği bakışlar ne dalgaydı?"

          "durduğu yerden çekip gitmek" ne guzel bir ifade di mi ya? ya da yalniz beni mi açıkladı, benim mi hosuma gitti bilemedim...

          Cuma, Haziran 29, 2007

          bölümde ilk iletişime geçtiğim, kendimi en yakın buldugum, super samimi bi hocam var; Yasemin Hoca! daha evvel gecmistir blogda adı, ama dayanamadım, bi daha yazmak istedim, duygularim kabarmis durumda ona karsı sonra haftalarda... duysun tüm dünya, cok seviyorum kendisini:) degisik bi tarzi var, sanirim herkesi acmiyor, ama olsun...
          ayrica arkadaslari da kendi gibi. 2 arkadasi var sevdigim, hele onlardan biri tum universitede tanidigim bildigim en harika hoca: Aysun hoca! liste bası o... o bambaska bi insan, ama bizim bolumden diil:( kimbilir belki bi gun daha fazla bir araya gelme, beraber calisma imkanimiz olur onunla da, matematik egitiminde ne de olsa;)

          Perşembe, Haziran 28, 2007

          Kahve fallarında çıkar ya, yüreğimin kabarmış hallerindeyim. Tıpkı yelkenleri açıp, dümeni bırakmış gibiyim. -sız, -siz ekleriyle oluşturulmuş kelimelere indirgemişim kelime hazinemi... KararSIZım, gitmem gereken yönü bilmiyorum; ne haritam var, ne soracak kimsem, rüzgarla sürükleniyorum. İçinde bulunduğum gün için bile plan yapmamak rahatsızlık verirken bana, hayata dair belirSİZliklerle dolu aklım, kendimi tanıyamıyorum.

          Bir başka ben oldum ben... Bir günü masa başında, bir sandalyede geçirebiliyor, oradan kalkıp direk yatabiliyorum. Tüm gün yapmam gereken işleri düşünüp, her geçen gün yığıldıklarını görüp daha da endişelenerek, yine de bom boş oturmayı başarabiliyorum. Bir bilgisayar misali kitlenebiliyor ve formatlanmadan tekrar açılmayabiliyorum. Kendi kendime konuşabiliyor, kendimi içkiye verebiliyor, hatta içmeden sarhoş olabiliyorum...

          Kızabiliyorum nedensiz, küskün uyanabiliyorum. "Umut" kelimesi çıkmış gibi sözlüğümden, hele "neşe" var bile olmamışken, "mutluluk"tan bahsedemiyorum. Ancak belki bir an için gülümseyip, 3-5 dakika sonra tekrar uzaklara dalıyorum. Dağılmış boya kalemleri misali kendimi kaybedebiliyorum ve karanlıkta rengi görülmeden seçilmiş bir kalem gibi, ne renk çıkacağını bilmeden kağıda değiyorum. Herkesi dinleyip, hiç birine kulak asmayabiliyor ya da her nasihatı yerine getirmeye çalışıp hiç birini beceremeyebiliyorum...

          Vahşi doğadan alınıp kafese konan bir aslan gibi huysuz, huzursuz, kavgacı; sokağa atılmış çaresiz bir evcil kedi misali acınasıyım. Ya susuzluktan bükük boynum, ya fazla sudan çürümüşüm, tek bildiğim artık çiçek açmıyorum... Güneş fayda etmiyor, yaz gelmiş, yaz gidiyor, ama bana fark etmiyor.

          Sıkıntı var içimde yalnız... Sanki yer yarıldı tüm mutluluk kaynaklarım dibine kaçtı, ortada mutlu olmak için tek neden bulmak mümkün olmuyor. Dostlar uzak, sohbetler soğuk, her yer sıkıcı, günler bitmez geliyor. Sonsuz bir boşluğa düşmüşüm sanki ve kuyu hiç bitmeyecek hissi uyandırıyor. Masallarda olur ya, dipsiz kuyular, hatta bazılarında dünyanın öbür ucundan düşülür aşağıya, onun gibi tıpkı...
          huzurumu kaybettim... gören var mı?

          Cumartesi, Haziran 23, 2007

          bitap düstüm üzüntüden... yoruldum, yıprandım;
          sanki elinde bir bıçak, yüreğimi deşmenden...
          ama biliyorum kurudugunda göz pınarlarım, kalmadıgında ugruna dökecek gözyaşım, temizlendiginde kalp kırıklarım; azalacak acım. Akıp gittiginde, artik icimde zehre dönüşen aşkın; yanmayacak daha fazla canım... hani her karanlığın sonu aydınlığa varır, her yokuşun bir inişi vardır ya, hani hüzün her daim tek birine ait olamaz ya ona güveniyorum...
          juriye girdim, bitmedi tez:(
          3 ay uzatma aldim...
          böööö

          Perşembe, Haziran 21, 2007


          heyooo! ozel ders verdigim (ne dersi diye merak ederseniz matematik) ogrencilerden biri karnesini almis simdi, beni aradilar hemen. Zayifti derse basladigimizda ve 4 dusmus karnesine :D cok sevindim... aslinda biraz problemli bi ders donemiydi, hatta saolsun en sonunda ergenlik cagindaki cocuklara ozel ders vermeye tovbe ettirmek uzereydi beni. gerci sonlara dogru iletisim kurmayi becerdim:) arkadas olduk bile diyebilirim. "huysuz ve tatli" delikanli:) ay canım beniiim... son gunlerde aldigim en guzel haber... yuppiii:)

          Çarşamba, Haziran 20, 2007


          jüriye son 2 gün, gerginlik had safhada. sunumu hazirladim, ama eklemem gereken seyler var, ayrica calismaliyim da... yine sıfır konsantrasyon. tez bi yandan, ev kalabalik misafirlerimiz var bi yandan, aşk hayatı öbür yandan.. oof... ben ruh halime gore sık sık masaüstü arka planı degistiren biriyim. bugunlerdeki su tepedeki piskopat...

          Bekleye bekleye kurur insan, bir damla su gelmez gibi köklerine, tek damla düşmez gibi yaprağına; çatlar kalbi susuz toprak gibi...

          Bekler önce kendiliğinden düşünülmeyi, söyler sonra beklediklerini ve beklemeye başlar söylediklerini, bulamayınca karşılık kızar, bunu belli edip bekler tekrar, üzülmeye başlar ardından, yine söyler, bekler ve ağlar bu sefer. Sanki çatlamış kalbini, ıslatacakmış gibi kendi damlaları... Utanıp saklamaz, gösterir gözyaşlarını, her biri pırlanta değerinde olan, aktıkça sevgiyi azaltan gözyaşlarını. Onların da işe yaramadığını görür. Acısı büyür, acısı büyür, dağlar kadar olur; geçilmez, aşılamaz dağlar kadar... Önceki, kalp kırıklarına benzemez bu acı, kor düşer yüreğe, yakar yakar deler geçer sonunda. Tamir olmaz, yama tutmaz yürek, gerisi boşuna çaba...

          Pazartesi, Haziran 18, 2007

          Sözler kaybeder değerini, hep tekrarı gibi gelir bir öncekinin, nitekim öyledir de çoğu zaman. Lafla peynir gemisi yürümez ya, dinlenmez olur tam da bu yüzden birbirinin aynı sözler; ortada gözle görülür bir şey olmadan.

          Gözü kör olan aşkın, açılır gözü bir nevi, görünür olur pürüzler, fark edilir problemler. Bu aşamasına geçilmemelidir hiç bir zaman aşkın. Kör gözlerle yürür çünkü ancak ilişkiler...

          Yemek yemesi güzel görünmelidir, yapması da, en lezzetli makarna onun ki olmalıdır, dünyanın en güzel yemeği de onunla yenen makarna. Antep fıstığını en güzel ayıklayan, ellerini en güzel yıkayan, sütlü kahveyi en güzel yapan o olmalıdır her zaman. Dünyanın en yakışıklısı, en güzel ayaklısı, en tatlısı... En iyi tenis oynayanı, en beraber yaşanılası...

          Huysuzluklarıyla baş etmek oyun, isteklerini yerine getirmek zevk, bir araya gelmek için çaba göstermek mutluluk kaynağı olmalıdır; beraber uyumak uğruna çok şey verilecek, beraber uyanmak dünyalara değişilmeyecek bir şey... Tek sözüyle durmalı ya da dönmelidir dünya...

          "Sen varsan herşey tamam, sen yoksan herşey eksik" diyen şarkı tanımlamalıdır hislerini. "hiç bir şey de gözüm yok, sen yanımda ol yeter" diyebilmelidir insan ona. Ancak hissetmek ya da söylemekle kalmamalı, göstere de bilmelidir aynı zamanda... Hani lafla peynir gemisi yürümez ya, işte tam da bu yüzden...

          Saçlarımı kestim,
          sevdiğin için uzattığım,
          artık bir anlamı olmayan saçlarımı...

          Pazar, Haziran 17, 2007

          Sadece kırılmaz, yalnızca acımaz; kanar bazen yürek... İleri halidir acının hissedilen. Parçalar kopmaktadır. Ne zaman götürsen elini sol köşeye, eline kan bulaşır. Gözler buğulu, kilitlidir dudaklar. Çaba gösterme aşamasını geçmiş, beklemeye girmişsindir. Seni ondan başka kimse çıkaramaz bu halden. Dostlar gelir, dostlar gider, herkes bir şeyler söyler. Anlamsızlaşır herşey, dünya boşalır, bir başına kalırsın, ya da herkes durur sen kaybolursun dünyadan. Karışır tüm fikirler birbirine, önce parmaklarındaki avucundaki kanı gösterir, tükendiğini söylersin sevginin, 3-5 cümle sonra hala sevdiğini fark edip, herşeye rağmen aşkını ilan edersin.

          Dönülmesi zor ama imkansız olmayan bir yoldur girdiğin, ama sen kendin, geldiğin yere geri çıkamazsın. Kurtarılmaya ihtiyacın vardır Gratel misali. Beklersin bir süre ve gelen giden yoksa, devam edersin girdiğin yola. Korkmaya gerek yoktur aslında o noktadan sonra fazla, varır ne de olsa onun ucu da aydınlığa. Yalnız, teker teker çıkılır o taraftan ve sonra gider herkes kendi yoluna...

          Cuma, Haziran 15, 2007

          Hani sıkıntı gelir oturur göğsünün üzerine, düğümleniverir boğazın, saldırmaya yer ararsın, herkes sinir bozucu, her şey can sıkıcıdır. Odalara sığamaz, sokaklarda hiç dolanamazsın. Hem oturmayı istemez, hem yorgunluktan ayakta duramazsın. Uykusuz değilsindir aslında, yorgun da. Ama her gören öyle sanar seni, hatta bir kısmı hasta… Şiştir gözlerin, damlayıverir durduk yerde yaşlar, kulağın telefondadır, çalması ümidiyle… ama öyle hallerdir ki bunlar, çalması da geçirmez sıkıntını, aramasını umduğun kişi de arasa, kalkmaz üstündeki kaya; durur yerinde, hatta bazen üstüne yeni taşlar eklenmişçesine ağırlaşır. Arkadaşlarını arasan, sohbet fazla gelir, yalnız kalmaksa tam bir işkencedir. Kalabalığı çekemez, yalnız kalmayı ise hiç istemezsin. Umuttur insanı yaşatan ya, başlayınca tükenmeye umudun, insanlıktan çıkmaya başlarsın. Konuşmak istemezsin, susmak da… Sezen Aksu koyarsın fona, her dertlendiğinde yaptığın gibi, en iç acıtan şarkılarını seçersin… “yandım yar, közlerimi savur savur bitmiyor…” diye haykırırsın. Düşünürsün sonra közlerin mi seni üzen, yoksa közlerin küllenmesi mi? Durmadan elinde bir dergi, sönmek üzere olan mangalı, tekrar yakmaya çalışma çabası içindesindir belki de. Ter damlar alnından, kolun ağrır, ama işe yaramaz. Yeni kömür atmak lazımdır içine, oysa elinde bir parça bile kömür kalmamıştır. Yüreğinin tekrar alevlenmesi için, onun da yardımına ihtiyacın vardır...

          biriktirilmiş yazılarım var… aklima takılanlar, dilime gelenler, ama elimden cikamayanlar... sanirim tezi juriye dagitmis olmanin hafifligiyle bugun onlari yazacagim... oncelikle okulun bittiginden ve 4'lerin mezun olup gittiginden bahsedeyim...

          cok tuhaf bi his benim icin, onlarin yilligina yazi yazdim, mezuniyet balolarina katildim, kep torenlerine de gidecegim, icim bir tuhaf oldu gittikleri icin, sevindim onlar adina, biraz da huzunlendim, hem de hic derslerine girmemis, bir cogunu sadece koridorlardan taniyor olmama ragmen. Gelecek sene bu zamanlarimi dusunemiyorum, bugunun 3’leri yarinin 4’leri olacak ve onlar da gidecek:( belki de butun ogretmenlik hayatimda ayrilmasi en huzun verecek ogrenciler 3’lerdir, cunku gozbebegi onlar:) ilk’ler… unutulmayacaklar…
          hoscakalin 4'ler, arada ugrayin beytepe'ye, bi cayimizi icin ve iyi guzel isler yapin, gurur duyalim sizlerle... ay tam nine olmusum ben, neyse napalim boyle cikiyo icimden...
          tezimi verdim millet, bi saniye sakin olun, henuz juriye girmedim, sadece hocalara dagittim juri oncesi... 1 haftam var, sunum hazirlamaliyim ve savunmama calismaliyim. iste oyle, hepimize hayırlı ugurlu olsun:)

          Salı, Haziran 12, 2007


          sali aksami 22:00, bölümdeyim, uzun bir sürede burda olacaga benziyorum. tezimi yarın jürime dagitacagim. bugun danismanimla gorusmem vardi, yarina kadar bir suru duzeltmem gereken yer var. 22 haziranda da jürim var iste. sanirim bu tez bitince hayatimdaki bir cok insan rahatlayacak, daha da fazlasi ise sevinecek:) acaip uyku bastirdi, geceyi nasil cikaracagim bilemedim. daha da bir dunya isim var... of off..

          Pazar, Haziran 10, 2007

          pazar gunlerini sevmem oldum olasi, sevenleri de anlamam... gunlerden Pazar, okuldayim yine, haftalardir geceli gunduzlu, hafta ici, hafta sonu demeden burda oldugum gibi... 22sinde jurim var. bitmeli artik bu tez. ikimiz de bitmek uzereyiz, bakalim kim once bitecek... hava kapali, bunaltici, tıpki tezim gibi...

          sevgilisinin yaninda olmali insan boyle gunlerde, hatta her gun oyle olmali, ama bunaltici pazar'larda kesin! en guzel oyle gecer boylesi Pazar'lar... soyle sırtınızı yaslayıp onun koca gobegine, basinizi dusurup omzuna, size yaptigi sutlu kahveyi yudumlamalisiniz, sevdiginiz dizinin karsisinda... kahveler bitince, tatli sulu yesil erikler esliginde bi bolum daha izlemelisiniz pesinden beraber. sonra yemek pisirmeli, kucuk dikdortgen masada gule eglene yemelisiniz. e sonra da hem biraz hava almaya, hem yurumus olmaya niyetlenip sokaga atmalisiniz kendinizi. birer kulah dondurma alip, ısıklı caddeyi gezmelisiniz.

          Cuma, Haziran 08, 2007

          cuma 19:30, bolumdeyim. bangır bangır oynak müzik çalıyor, önümde dunya kadar karman corman çiziktirilmiş kağıt, bir sürü de kitap, ayrıca masada önceden yazılmıs tezler gırla gidiyor, her birinden 10'ar sayfa alıp yazabilsem tezi bitirmiştim zaten... dosyalar dosyalar... bi nescafe kavanozu, bi fıstık ezmesi kavanozu, bi koca torba çekirdek, ondan daha koca, çekirdek çöpleri için hazırladığım ve içi dolu, kağıttan külah... çeşit çeşit bardak, çanak... kalemlikten kaçıp kurtulmuş, her biri bi tarafa saçılmış 10 civarında kalem. sandalyede kaykıla kaykıla yatar poziyona gecmis bi ben, gün boyu sıkılan tonton ayaklar da özgürlüklerini ilan etmiş, ayakkabıları çıkartmış vaziyette, masanın üzerinde. ve tataa!! kimsenin kalmadığını sandığım bölümde, canlı birileri daha varmış, hocalardan biri çıkıp kapıma geliverdi, sessizce yaklaşmış, aynen bu poziyonda yakalandım:) komik oldu tabii, neyse işte oyle.
          NOT: Allah kimseyi cuma aksami çalışmak zorunda bırakmasın, herkes bu mübarek cumalarda sevdikleriyle sevdigi mekanlarda takılıp eğlenebilsin. sinemaya gitsin, bara gitsin, yemege gitsin, yesin içsin, parkta bahcede gezsin, cay kahve kurabiye keyfi yapsın... amin amin...

          Çarşamba, Haziran 06, 2007


          Sakin bir Haziran akşamı Beytepe'de... Yağmur bulutları dağılalı biraz olmuş, güneş henüz batmış. Fıskiyeler çalışıyor her tarafta. Yeşilin üzerinde koyu mavi gökyüzü sessiz sedasız uzanmakta. Kimsesiz kalmış Beytepe. Bi bana kalmış, kimsecikler yok etrafta. Hafif, tatlı bir esinti var havada, dilde bir Müzeyyen Senar nakaratı; "Aşk gibi, sevda gibi, huysuz ve tatlı kadın". Tekir bi kedi, dolanıyor etrafta, gülümsetiyor şaşkın şaşkın dönüp bakınca. Hayat güzel, hayat duru. Dostlar var, dosttan öteler ve canından öteler de... Hayat güzel, hayat yaşanılası, görebildikten sonra, mutluluk dolu insanın her yanı...

          Salı, Haziran 05, 2007


          iyileşmiyor gönül yaram, dışarıdan bakışta bir şey yok, ama içerisi deli gibi acıyor... köpek ısırmıştı bi kez kolumu, bu yara onunkine benziyor. dişleri kemiğime değene kadar inmişti köpeğin, çok kanamıştı kolum, ama bir kaç haftada o koca dişlerin izi kapanmış, yara görünürde iyileşmişti. oysa aylarca elimi tam kullanamadım, hep acıdı canım, sinirlerim kopmamıştı, ama oldukça zedelenmiş, ezilmişti. her hareketinde elimin, kolumun; bi acı oturuyordu göğsüme, nefesimi tutuyor, dişlerimi sıkıyodum, yaş geliyordu bazen gözlerimden. öyle bir yara işte şimdiki de. psikolojik yanı da ayrı ağırdı, dost bildiğim köpeğin ısırığı öylesine sarsmıştı güvenimi, ondandır şimdi köpeklerin kuyruk sallamalarını, sevgi gösterilerini her zaman inandırıcı bulmayışım, ondandır hareketlerinde yalan arayışım. öyle bi yara işte bu da... iyileşmiyor yaram, ne yapsam, ne kadar istesem de iyileşmiyor... zamana ihtiyacı var, ilaca ihtiyacı var ve en önemlisi iyileşmesini isteyen birilerine ihtiyacı var...

          Çarşamba, Mayıs 30, 2007

          Ya sevdiğin, seni sevmiyor değil de, sevmeyi bilmiyorsa? İnsanları hayatına almak yerine, ince bir iple kenarına tutturuyorsa… Sen tıpkı kalbinin her köşesine onu işlediğin gibi, hayatının her köşesine de işlemeye çalışırken, biraz olsun tartmayarak yaptıklarını, bencillik yaptığının farkına bile varamıyorsa. Ağzından çıkan her bir kelimenin üzerindeki alevi göz ardı edip; sen onun kalbini kırmamak için, sicim gibi akan göz yaşlarına rağmen susarken, o durmadan oklarını fırlatmaya devam edebiliyorsa. Dökülen gözyaşlarını, kanayan yüreğini, seni bekleyen uykusuz geceyi önemsemeden yatıp uyuyabiliyor, daha kötüsü bunu normal buluyorsa? Her şeye rağmen aradığında karşılık bile alamıyorsan?

          Aynı hayalleri paylaşmadığınızda senin, kendine uzaklığına rağmen onun hayallerini benimsemenin ne büyük bir vazgeçiş, ne büyük bir fedakarlık ya da ne büyük bir şans olduğunu göremeyip bunu önemsemiyor, hala “biz” yerine “ben”e göre çekiyorsa fiillerini. Dahil hissetmene izin vermiyorsa, “onun kendine göre planları”, “onun hayatıysa” söz konusu olanlar… Sen bunlar yüzünden hem kendi hayallerinden vazgeçmiş, hem onunkilerin içine girememişsen; piç gibi ortada kalmış hareket edemezken, biraz huysuzlandığında; kendi stresli, huysuz aylarında nasıl alttan alındığını unutarak üste çıkıyorsa. Senin sadece bugüne değil, gelecekte yapabileceklerini düşünerek yarın için de kalbin acıyorsa… Sonra yarınınızdan endişe duymaya başlıyor ve daha sonra bu endişenin ondan vazgeçişe döneceğinden korkarak endişelenecek başka şeyler buluyorsan, böylece bir kısır döngüye kısılıp kalıyor, huzuru bulamıyorsan…

          Bir bütün olmaksa tek derdin, geri kalan her şeyi bırakabiliyor, ama diğer yarını bırakamıyorsan. Her yerde aramış, sonunda bulduğuna inanmışsan, sana göre oysa; hayatı beraber yaşamaktan ziyade, onsuz geçiremeyeceğine inandığın yarın, ama bir türlü ona göre çeyrek mi, alelade bir yarım mı olduğunu anlayamıyorsan. Ne yapabilirsin ki? Ümitlerin cebinde, bir gün sevmeyi öğrenebileceği, sevdiğinde gösterebileceği inancıyla oturup o kaldırım taşının kenarına bekle gelmesini…
          "Hayatın en hüzünlü anı;
          mevsimine kapıldığın kişinin
          bahçesinde açabilecek bir çiçek
          olmadığını anladığın andır"

          Salı, Mayıs 29, 2007

          corapla sandalet giymenin güzelligini kesfetmiş bulunmaktayim. hep bir agizdan "nee!" dediginizi duyar gibiyim, tamam ben de o görüntüden hazzetmezdim, anlam da veremezdim, ama ilk defa denedim, müthismiş:) akıllı olanlarınız, peki ne oldu da 25 yaşında denedin bunu diye soruyordur, anlatayım... hani başımın belası bi tez var yakın zamanda bitirmem gereken, işte ona kasıyorum. bu sebeple dün aksam 7ye kadar bölümde çalışıp, sonra evde misafirleri agırlayıp, gece bölümde kalmak üzere geri geldim. tabii tek degil Turgay'la. geldik diyelim... dün sandalet giymiştim ve ayaklarım biraz üşümüştü, o yüzden eve gidince çorap aldım yanıma, ayakkabılarımı da alayım da yarın ayakkabılarımı giyerim dedim. Ancak elimdeki bi sürü eşyanın (yastık, battaniye, börek, çörek, meyve, kıyafetler vs.) sebebiyle ayakkabıları unutmuşum. Bir uyandım hava soğuk, kapalı, naparsın çorapları çeker üstüne sandaletleri giyersin. anaa nası rahat oluyomuş, nası güzel bi duyguymuş. bi kere sandalet bi süre sonra bantların oralardan biraz oturur ayağa, oysa çorap olunca o dert kalkıyo ortadan. ayrica bi spor ayakkabı giysem, ayagim yanacak, sonucta mayıs ayı. hem ferah, hem sıcak, hem yumuşak oluyo anlıycağınız. üstelik çorap da sandalet de koyu renk oldugundan, üstüne de kot düştüğünden pek anlaşılmıyodu çoraplı sandaletlerim. gerçi ben gördüğüm herkese, "bakın ben Hans oldum" konu başlığıyla sandaletlerimi gösterip, sandalet-çorap ikilisinin faydalarını anlatmak suretiyle fark ettirdim :D sizlere de tavsiye ederim:)
          Kafam karışık demiştim ya, bu karikatürle durumumu daha iyi anlayacağınıza inandım :)

          Pazartesi, Mayıs 28, 2007

          Pazartesi bugun ve sendromdayım, ancak pazartesi sendromu değil, cok daha fazlası, iş sendromu, tez sendromu, hayat, gelecek sendromu... kafam karışık bugünlerde, pek keyfim yok. sanırım bir yol ayrımına varmak üzereyim ve ne yapacağımı bilmiyorum. huzursuzluğum daha çok bundan kaynaklanıyor. aslında tam olarak yol ayrımı denemez. çünkü genelde gitmem gereken yollar açılır önüme, ben uğraşmam, alternatif bi yol yoksa da kendime bi yol aramam zaten, yürürüm patikadan dümdüz. ama şimdi bahsettiğim yol ayrımını biraz ben yaratıyorum sanki, şurda uzakta bi yol var, ona mı gitsem, bir de böyle bir yol olabilir oraya mı sapsam diye... neyse çıkar kokusu yakında... hayırlısı diyelim:)

          Cuma, Mayıs 25, 2007


          ogretmenim canım benim, canim benim... gunlerden cuma, saat 7'yi gecmis, ben hala okuldayim. ama yalniz degilim:) mukaddes hocam var yanimda. cok seviyorum kendisini. canim ayran istiyodu aksam ustunden beri, ama gidip almaya üseniyodum. demin bi ses duydum, bana sesleniyo, zaten karsi kapı komsum kendisi. ayran verdi bana, biraz da pofuduk ekmek, bazlama gibi bişi. daha evvel cok sevdigimi soylemistim de... bu arada kendisi benim Baku'den oda arkadasim. hani baku'de konferansa gitmistim ya. bu aralar biraz gerginim, doya doya anlatamadim da baku'yu. neyse onu bi baska yaziya sakliyorum. simdi sadece mukaddes hoca'dan bahsetmek istedim.

          Perşembe, Mayıs 24, 2007

          hani gözetmenlikle ilgili bi hipotezim vardı. en iyi gözetmen, en iyi kopyacıdan olur diye. finallerle dolu bugünlerde hipotezime bir ekleme yapmam gerektiğini fark ettim. gözetmen tanımadıklarının sınavına girmeli. 2. sınıflara girdiğimde fırtınalar estiren ben, 3'lere girdim mi yumuşuyorum. Çünkü 3'ler benim öğrencilerim ve hepsini ayrı ayrı tanıyıp, seviyorum... eger gozetmen kopya cekilmesin diye varsa, sınavlara baska bölümlerin asistanlarını yollamalılar:)

          Pazartesi, Mayıs 21, 2007

          hatalar insanlar içindir...
          affetmesini bilmeyenler, umarım bir gün koca koca hatalarının içinde boğulur, sığınacak tek kapı bulamazlar, dost bildikleri, aile dedikleri, sevgilerini, emeklerini verdikleri sırtlarından bıçaklarlar...

          Perşembe, Mayıs 10, 2007

          turgay bakü'de :( gerci ben de yanına gidecegim. ama iste ayri düstük bi sure... bi egitim sempozyumu icin... ilk uluslararasi bildirimi sunucam da:) neyse turgaya siir yazdim:D paylasmak istiyorum...

          turgaysız bölüm,
          tuzsuz yemege,
          turgaysız yemekhane,
          bir hiçe benzer.

          turgay yokken,
          senlik önemsiz,
          dolaptaki sarap,
          sahipsiz kalır.

          kaybeder gece mesaisi anlamını.
          tez yazılmaz,
          bölüm çekilmez,
          dert paylaşılmaz olur.

          Çarşamba, Mayıs 09, 2007

          Bahar yere göğe değil, yüreğe düşerse anlam kazanır. Zaten ancak kalp ısınınca, gülümseme dudaklara yakışır. Oysa yaralı yürekler, hep sonbaharda kalır, yaprakların döküldüğü, koyu renkli, güneş geçirmez bulutların gökyüzünü kapladığı, tanrının bile ağladığı mevsimde... Bulutlara eşlik eder gözler, nemli olur sürekli, yaşlar damlayıverir, beklenmeyen yağmur gibi... Koca bir yumru yerleşir boğaza, yutkunmayı zor kılan, düğüm düğüm olur yürek, bir türlü çözülemeyen. geri kalan her şey yitirir anlamını, akıl kalpten başka bir şeye çalışmaz. kalp ise bazen duracakmış gibi yavaşlar, bazen deli gibi hızlı çarpar, bulamaz arasını, kendini şaşar. bir beklenti sarar bedeni, bahar beklentisi, çiçeklerin açtığını, kelebeklerin uçtuğunu fark edebilme isteği... derdin dermanı içinde saklıdır ya, doktoru tam yanıbaşındadır, gelmezse umutsuz vaka, gelirse bir nezledir, ayakta atlatılır...

          Pazartesi, Mayıs 07, 2007

          turgay'dan inciler:)
          şimdi bizim cocuklar yıllıga hocalar hakkında, adaya düşse alacakları 3 şeyi yazıyolar, turgay'a sordum sence ben ne alırdım, öğrenciler ne yazabilirler diye... cevabı şöyle oldu:
          1) A planı
          2) B planı
          3) C planı

          benim plan program hastası olmamdan biraz şikayetiçi de :) her tür plan program meselesinin sorumlulugunu bana vermiş durumda. o işler benden soruluyomuş, gönlümce hareket edebileyim diye, böyle bi özgürlük vermiş bana :D

          Pazar, Mayıs 06, 2007

          durmadan telefonla konuşmamdan ve bunun hep böyle olmasından sıkılan turgay'ın yorumu:
          "şu hayatta olmayı isteyeceğim son şeylerden biri de senin telefonun"
          hehehhee :D

          Cuma, Mayıs 04, 2007

          bir arkadaşım sağolsun, pinhani diye bir grubu keşfetmemi sağladı. "hafta sonu" die bi şarkıları varmış, sözlerine bittim, benzetmeler süper... işte en sevdiğim kısımları:

          Cuma günleri valiz hazırlamak gibi.
          Cuma günleri seninle ilkbahar gibi.
          Ellerini alıp dokunmamak gibi.
          Gözlerini görüpte bakmamak gibi.

          Pazar günleri pazartesi alır beni.
          Pazar günleri elimdeki balık gibi.
          Gözlerini görürken ağlamak gibi.
          Kıymetini giderken anlamak gibi.

          Perşembe, Mayıs 03, 2007

          geçen bi düştüm, yara bere içindeyim, şimdi canım yandı da, bi paylaşayım blogda dedim. hani bu aralar üst üste geliyo ya. yine şaka gibi bi gündü, dedem (annemin babası) ameliyat sonrası tekrar acile kaldırılmış, yeni bi operasyona alınmıştı. okuldan çıktım dedeme gitmeyi planlıyodum, önce eve gidip, ordan geçmeye karar verdim, eve girdim, bi bardak çay içcem, ama o da ne, telefon çaldı, babannem (babamın annesi oluyo, hani iki hastayı karı koca sanmayın) fenalaşmıştı, ambulans geliyordu, koşup evlerine gitmem gerekiyordu. neyse çıktım haldır haldır gittim. babanne düzeldikten sonra, yani yaklaşık olarak gece 10 gibi, çıkıp dedeme gittim. 12'ye doğru da ordan çıktım.

          bu arada aynı ülkede 2-3 yıldan fazla durmayı başaramayan, dünya vatandaşı dostlarımdan biri olan Gözde, 2 yıllığına iş bulmuş, fizana gitme kararı almış, istanbul'dan ankara'ya vedaya gelmiş. güya akşam ona söz vermişim, ama hastalardan başımı alamıyorum ki. neyseki, hatun genç, overall'a gidelim demiş, yani saat 12den sonra buluşmak mümkün :)

          neyse gittim overall'a ama duygusal ve fiziksel olarak yorgunum, cok kalmadım, millet eglenmeye devam ederken çıktım. araba taa kuzgun sokakta. başladım arabaya koşmaya (niye koşuyosun demeyin, ben severim böyle kısa mesafede, ulaşım amaçlı koşmayı, bölümden koşarak çıkıyorum her gün, hocalardan biri, sırf bu yüzden yangın görevlendirmesinde "haberci" olarak yazmış beni, "bu hep koşuyo" diyerek:)) , neyse derken önüme bi bahçe duvarı çıktı, atladım üstünden (adam olup etrafından dolansana da demeyin, atlamayı da severim:)) ama duvardan indiğimde ayağıma denk gelecek şekilde bi demir varmış, takıldım, sendeledim, aslında toparlayabilirdim ama öbür ayağımda bir beton yükseltiye takıldı. şimdi canlandırın bakalım gözünüzde. evet bi insan evladı olarak 2 ayağım var ve bahsettigim anda ikisi de yerden kesilmiş durumda. yine bir insan evladı olarak uzun mesafe uçamıyorum. havalanmayı başardım da, iniş biraz sert oldu. tabii süründüm bi süre, bu esnada eller ve dizler haşat oldu tabii. peki başka neremde kocaman bi çürük olabilir? hayır bilemediniz. çünkü belimde! söyle sag böbregimin hizasinda. peki o nasıl olur demeyin, ben varım karşınızda:) uçuşun hızıyla sürünürken, sağdaki beton demir karışımı şeye belimi çarparak durdum. o hızla giden, 60 kiloluk ağırlığı, belimde avuç içi kadar bi alanla durdurdum. şu an mosmor ve sırtımı sandalyeye bile yaslayamayacak kadar acıyo.

          Çarşamba, Mayıs 02, 2007

          dun ve onceki gun, gece 1, 2'ye kadar bölümdeydik turgay'la... tezlerimizi yazıyoruz. yazmaya çalışıyoruz diyelim. 20 ayda 10 sayfa yazmışım, geriye taş çatlasın 1 ayım kalmış ve benim nerden baksan 100 sayfa yazmam gerek. düz mantıkla baktığımızda 1 ayda yarım sayfa yazabileceğim herkesçe hesaplanmıştır sanırım:) ama napıp ne edip, mucize yaratmalıyım... bu 3. gece, yarın da okuldayım. aklınız, gücünüz benle olsun :)

          Salı, Mayıs 01, 2007


          blogunuza reklam verin diye bi duyuru çıktı karşıma geçen. bi hevesledim, girip inceliyim dedim, kaç para geliyo ki acaba, akmasa damlar dedim kendimce. sordum, reklama 100 tıkta 1 dolar alacakmışım. bi sayfadaki reklama tıklanma oranı ise 100de 1 miş. bu ne demektir. sayfama 10000 kez girilince 1 dolar kazanıcam. günde ortalama 2 kişi girse, 10 000 girişi bulmam 5000 gün alır. bu da kabaca, hani bayramı seyranı çıkaralım desek, 15 yıla tekabül ediyo. yaniii ben bloguma reklam versem 15 yılda 1 dolar kazanıcam:) sonra vazgectim haliyle reklam almaktan, bu yazıyının altına hesap numaramı eklesem, okuyanlar acıyıp 3-5 yollar zaten... daha karlı olacagi kesin. neyse simdilik blogdan gelcek paraya kalmıs durumda diilim allaha sükür. vazgectim reklam sevdasından. haa ama reklamla ilgili bilgileri okurken bi sekilde sayfanın tepesine reklam gelmiş durumda :D nasi gidecek bilmiyorum, hayır bişi diil hesap numaramı fln da vermedim, tutun ki giriyo millet, bana gelmiyo para, kim kazanıyo belli diil. o aptal seyi kaldrimayi bilen varsa yardım etsin.

          Cuma, Nisan 27, 2007

          vakit asker özleme vaktidir... kahve arkadasim, sırdaşım, dert ortağım, süleyman askere gitti. ve bir de hakan tabii, hani bloguna hayran olup bloga baslama nedenim, flash ogretmenim, sanat danışmanım, msn listemin en süper nicklere sahip kişisi, blogumun her daim takipçisi... cabucak dönmeniz dileklerimle dostlar... inanın burda yokluğunuzu fazlasıyla hisseden biri var:(

          Pazartesi, Nisan 23, 2007


          Sevdam Agliyor - Sertab Erener

          Bir duru sözle gönül alana
          Bir kuru dalla, çiçekle gelene
          Gitti gidiyor yarali yüregim
          Gitti gidiyor kanadindan tut

          A benim gözleri görmeyenim
          A benim kadrimi bilmeyenim
          A benim hasreti dinmeyenim
          Beni elinle ellere gönderme

          Ah anam garip anam
          Ne sarayda ne handa
          Bir zalim ocaginda sevdam agliyor
          Ne gam ölsem ugrunda
          Beni zehir zemberek, diller dagliyor

          Perşembe, Nisan 19, 2007

          miting muhtesemdi, gelenler gelmeyenlere anlatsın, ayrıca gerçek bir bahanesi olmayıp da gelmeyenler kendilerinden utansın.


          SATILIK MEDYA için de, duygularımı net olarak aciklayan bir yazının bir parcasini koyacagim:

          "Hrant Dink'in cenaze töreni, sekiz saat naklen yayınlanıyorsa televizyonlarda... Ve, iki milyon insanın "Hepimiz Mustafa Kemal'iz" diye haykırarak, Anıtkabir'e yürümesi, gösterilmiyorsa aynı televizyonlarda...Demiştik. Gene diyelim... Türk basını, bu unutulmaz utançla yasayacak bundan sonra."

          Cuma, Nisan 13, 2007

          Ey Türk Gençliği!
          Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet mufafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyete tezahür edebilir. İstiklal ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi
          bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler; millet, fakrü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

          Ey Türk istikbalinin evladı! İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen Türk İstiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

          14 NİSAN 07 - CUMARTESİ 11:00'de TANDOĞAN'DA GÖRÜŞMEK ÜZERE...

          Pazartesi, Nisan 09, 2007

          ölüm yasamın icinde dedi gecen hocalarimizdan biri, bu kadar yadirgamamamız gerektigini soyledi... ölüm uzerine sohbet ediyorduk. bir iki gun gecmeden ustunden meryem'in dedesi vefat etti. lafla peynir gemisi yurumez ya, yasamin icinde mi disinda mi sallamiyor, uzuluyor insan. meryem de cok uzuldu haliyle. meryem uzuldu, ben uzuldum... meryem agladi, ben agladim...

          düsünüyorum da, acaba bize öğrettiler mi ölüme üzülmemiz gerektigini. ilk ölüm haberini aldigim güne döndüm sorgulamak icin. sanirim 6-7 yasindaydim. bi telefon geldi, kargasa oldu, kosede bi sandalyeye ilistim, ayak altinda dolanmamam gerektigini anlamistim. büyük amca öldü dediler. hissetmedim bisey. ama herkes o kadar üzgündü ki, üzülmem gerektigini anladim. agliyorlardı, ben de bakip bir iki damla gozyasi akittim. 9 yasinda annanemi kaybettim, onun öldügünü annemden ögrendim. yine bilemedim ne tepki verecegimi, ne diyecegimi, sadece bi süre onu görememe fikri tuhaf geldi, onun evine giderken, hep annaneme gidiyorum dedim, belki 3, belki 5 yil... annemi aglarken gordukce uzuldum, mezarliga ziyarete gittigimde uzuldum, ona uzulenleri gordukce uzuldum. yas olmus 25, artik hic tanimadigim insanlarin ölümü bile üzüyor beni. ölenlerin ailelerini düsünüyorum. onlara üzülenleri düsünüyorum. evlerin bürünecegi o yas havasına üzülüyorum...

          ölüme üzülmeyi ögrenmek iyi mi, kötü mü bilemedim. acılara bogulmalı mı insan, yoksa bir perde indirip gözlerine, görmemezlikten gelmeyi öğrenmeli mi? duyarsızlık mı olur bu? yoksa basitce sagligini korumak. 3 günlük ömrü en iyi sekilde degerlendirmek mi?
          Turgayla dialog:
          -dün 300 spartalı'yı izledim
          -peki kaçını gördün?
          - :S , 30 falan
          - hani 300 spartalıydı

          Cuma, Nisan 06, 2007

          yine bu aralar hastaliklar var etrafimda, annemin gogsunde kist cikti, pazartesi parca alinmasi icin doktordaydik, ayni gun kardesim carptigi ayaginin sisip morarmasi sonucu tirnagini deldirip, kanı akittirmak uzere hastanedeydi. ayrica kopegim hasta, o da hastanedeydi pazartesi. ostrojen eksikligi cikti, tedavi olmasi gerekiyo. hatta oda arkadasim da hasta, canı o kadar aciyor, basi oylesine donuyor ve bu gozlerinden oyle okunuyor ki ben de onla beraber dönüyorum diyebilirim. iste oyle... annemin sonucu kotu cikti, simdi gergin bir vaziyette onun ameliyat olmasini bekliyoruz...

          bu aralar zuma diye bi oyuna sarmis vaziyetteyim, sanirim bundan 1- 1,5 yil evvel sirkette, egitsel oyun gelistirmeye calisirken kesfetmistim. deneme surumu vardi ve bir sure sonra oyun elimden gittigi, benim de yok crack bulayim, dur bi indireyim gibi taraklarda bezim olmadigi icin unutup gitmistim. ki zaten bilgisayar oyunu da pek sevmem. ama simdi biraz da sans eseri, buldum. stage 9'a geldim... 12 stage varmis, sanirim tamamlayana kadar birakmiycam. gerci gozlerimi agritiyo, yasartiyo ama yine de birakmaya niyetim yok...
          bölümdeki bi is icin kasiliyodum, yapmam yetistirmem gereken seyler var diyordum ya, o isleri yaptim, "aferin"imi aldim, hatta gorev icabi bir cumartesi pazar 9-5 okulda olmam gerekiyodu. onu da gectigimiz haftasonu atlattim. artik bu isle ilgili gonlum rahat, huzurluyum...
          ali abi gitti:( okuldan degil ama bizim bolumden gitti, bolumler arasi degisiklik yapmislar. cok uzuldum, gerci yeni abimiz de gayet iyi, ama tabii hic kimse bir ali abi olamaz. o efsaneydi...
          en son antalyadaki konferanstan bahsetmisim, ama aslinda gecmemem gerektigi kadar hizli gecmisim o konuyu. gulsah uyari verdi:) yaptigimiz dans gosterisini atladim diye. konferansin acilisini bir dansla yaptik. topladim tayfayi, hani su grease'in en hareketli sarkisi şubidu şubidu dibapba dibum diyen, we go together var ya. ona bi kareografi olusturduk. 3-4 provayla sevimli bi dans grubu olduk. tabii ki fotograftaki ucan kiz ben degilim, ama henuz konferansla ilgili hic bi foto elime ulasmis degil. gerci bizim fotoyu koysam daha cok etkileneceginiz kesin:P saka bi yana, bizim dansin esas oglani, dansin bi yerinde ben ve benim gibi biri daha olmak uzere iki kizi birden kucakliyo da. gercekten gorulmeye deger bi sahne:)
          uzun zamandır yazamadim farkindayim, ama saolsun siz takipcilerin "nerde yazilar" baskilariyla guzel bir geri donus yapmayi planliyorum. "guzel"le kastım, atladigim herseyi anlatmaya calismak olacak. bari ayri basliklar halinde yazayim da, ayri gunler yazmisim havasinda okuyabilin:) let's start...