Son
yazılarıma baktım da, hiç eğlenceli değiller, şöyle değişik bir şeyler
yazayım bugün. Hani bir sakız var Şıpsevdi diye. Onun içinde "love is..." diye
başlayıp aşkı tanımlayan cümleler vardı. Hah işte ben o sakızın içine
yazılacak kıvamda cümleler yazayım kendimce:) hehhehehe:D
aşk; onun ne güzel oturdugunu, ellerini ne güzel yıkadığını, herşeyi ne güzel yaptığını düşünmektir...
aşk; o konuşurken onu izlemeye dalıp, söylediklerine dikkat edememektir...
aşk; uyurken onu izlemektir...
aşk; onun hastası olmaktır...
aşk; telefonda arayanın o olduğunu anladığında kalp atışlarının hızlanmasıdır...
aşk; birkaç saatliğine bile olsa ondan ayrılmak istememektir...
aşk; kollarında uyuma fikri için çıldırmaktır...
aşk; o istiyor diye saatlerce yürümektir...
aşk; onun huysuzluklarına katlanmaktır...
aşk; onun hayallerinin senin de hayallerin olmasına izin vermektir...
havadan sudan, içten, hayattan, ondan, bundan,
şundan,
bunaldıkça, güldükçe, paylaşmak icin...
Salı, Ağustos 08, 2006
Pazar, Ağustos 06, 2006
tuhaf bi gün
dun eski evimizin oraya gittim, komsu, nilay diye seslendi bana,
karistiriyodu artik isimleri... çam agaci carpti o sırada gozume
bahcedeki, biz cocukken dikmişlerdi, oyun diye onun uzerinden atlardik.
bir baktim 3'u gecmis, 4. kata gelmis boyu. bi tuhaf oldum... muratcan
gecti uzaktan, biz ablayken dogmus, uzunca bi sure mahallenin en kucugu
olmustu, simdiyse boyu 1.90ı bulmus, kizlari cildirtacak erkek bedenine
sahip olmuş. bi tuhaf oldum... arkadaslarimla bulustum aksam, gulup
eglenirken dusundum, nerden baksan 5 yil olmus tanisali. bi tuhaf
oldum... if / manhattan / overall derken secip gittik birine, cok da
degil aslinda bir kac ay evvel hoslandigim cocuk karsimda duruyordu,
samoalari vardi yine ayaginda, gitar eline yine cok yakisiyordu. onunla
tanismak icin nasil ugrastigim geldi bi an aklima, simdiyse merhaba bile
demek istemiyordum, gelmedim göz göze, ne cok degismisim. bi tuhaf
oldum... kızlar devam ederken eglenmeye, sabah erken kalkıcam diye
ayrıldım yanlarından, üstelik henüz annem aramadan, kimse eve
cağırmadan... eve gittim, hic alkol almamistim, o kadar gec saatte o
kadar ayık olmaya, merdivenleri tutunmadan çıkmaya alışık degilim. bi
tuhaf oldum... yaşlanıyor muyum nedir?
Cumartesi, Ağustos 05, 2006
Sabah Trafiği
bu sabah evden buraya 1 saat 20 dakikada geldim, yol normalde 20 dakika. bu ne demektir, 4 kati vakit aldi bu sefer.
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa.
toz toprak korna gurultu ve geç kalma... nefret ediyorum...
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa.
toz toprak korna gurultu ve geç kalma... nefret ediyorum...
Cuma, Ağustos 04, 2006
dun basimdan gecenler
sali msn'de denk geldigimiz bi tanidiga, onu okulda gordugumu sandigimi
soyledim, dogruymus, gordugum oymus, o da buradaymis. konusurken dun
yemek yemeyi teklif etti, kabul ettim. ona soz verdigim icin bilkente ya
da odtuye gitmeyip hacettepede kaldim, saat 12de aradim, o daha okulda
degilmis. ve o saatten sonra uzaga gitmeye usenip geldigimden beri
(nerdeyse 1 aydir) ilk kez okulda yemeye karar verdim, asistan
arkadaslarimla takildim, yemek esnasinda doktora icin üds'ye girmem
gerektigini ve bugunun de üds'nin son gunu oldugunu ogrendim. (bakar
misiniz doktoram neye bagli) basvurayim dedim. (tabii yine sardi beni
derin dusunceler, hayatımız sırf tesaduflere mi bagli, yoksa yolum
çizilmiş, doktora yapmam için o sınava girmeliydim ve biri ya da bişey
bunu sağladı, çocuk geç uyandı mesela ve yemege gec kaldi? ya da tamamen
çizilmiş değil belki, ama su sag omzumdaki melek -hani boyle peter
pan'daki tinkerbell tipli minik bişi debelenip duruyor benim için.
kaldiki bilenler bilir benim bu bolume nasil geldigimi, mastera baslamam
da bir ayri alemdir, yurtdisinda oldugu icin, konusmadigimiz bir
arkadasimla msnde karsilasmistim- ben gece girmisim, ki normalde girmem,
o da sabah girmis sansina kanada'dan, -dusunun bu iki yil icinde 1 tek
sefer oldu sanirim- master icin baska bi universitede baska bi bölüme
basvuracaktim, bana boyle bir bolumun varligindan soz etti ve burdayim,
haa boyle gidersek lisansa girmem de bi bu kadar tuhaf, yaptim
tercihlerimi, vericem artik, bi hocam dedi ki tercihlerini hep su yonde
yapmissin, "su bolumu de yaz", iyi dedim ve ordan mezun oldum:) ister
melek olur, ister evrenin benim icin dilekleri, ister tesadufler, ama
hep benim iyiligim, mutlulugum icin olduguna inaniyorum tum bunlarin)
neyse uzun oldu ama kapattim parantezi... allahtan yanimda foto varmis,
yoksa epey kasmam gerekirdi, gerci kastım da... once ziraate gidip para
yatirdim, oraya giderken sadece goz asinaligim olan universitede gorevli
bi amcayla karsilastim, borc para istedi, üds'ye yatiracagim icin
yeterince yoktu param, bunu soyledim, ama sonra dert oldu icime, para
cekeyim de vereyim diye, geri dondum, ama yetisemiycegim kadar
uzaklasmisti amca. ziraatten cikip para cekmeye gittim, 50 milyonumu
alamadan ciktim atm'den. hem atm salakti, hem ben. belki de benden
sornakine verdi benim parami, bilmiyorum. sonucta o parayi niye adama
vermedim diye cok hayiflandim. hatta bir kac saat once, ulen bilmem kac
yuz milyon kredi karti borcun gelmis, azcik sahip ol kendine, gel su
haftasonu sehirdisi olayindan vazgec demistim. ona da hayıflandim, bak
dedim boyle yaparsan, ucar paralarin havaya ya da boyle unutursun
atm'lerde:) ilahi adalet :D neyse sonra kirk saat garantinin telinde o
numara bu numaraya basip millete derdimi anlatmakla gecirdim. onlara da
kil oluyorum zaten, bilmemneyse 1'e, zartsa 2'ye, zurt'sa 3'e...bekle
bekle bekle, zaten tam emin olamiyorsun kaca basman gerektiginden alla
allah sesleriyle basiyosun bişeye, sonra tekrar bi yol ayrimi, pirtsa
1'e, hirtsa 2'ye, cırtsa 3'e ... 15 dakka sonunda bi yere varamadim, cep
telefonu sıcaktan kulagima yapisti. telefondakilerden iş cıkmayınca
mail attim. bakalim... ha nerde kalmiştik, ziraatten cikip garantiye
gitmistim, ordan cikip halk bankasina gittim cayyoluna, bu arada once
arayip halk bankasinin yerini sordum subeye, kadinla aramizda soyle bi
muhabbet gecti,
-ümitköyü biliyo musunuz?
-evet
-metsan var?
-bilmiyorum
-ketfam var? (ketfam diil de heralde de ona benzer bişeydi, aynısı metsan içinde geçerli, simdi orada oturanlar kafayı yemesin neresiymis lan orasi diye)
-bilmiyorum
-o zaman siz ümitköyü bilimiyosunuz hamfendü!!
-(tövbe estagfurullaaah) belki de haklisiniz... peki daha baska bir yer yok mu tarif edebileceginiz?
-galeria var biliyo musunuz?
-(e be geri zekali kadin, ketzam, fetbam diye abidik gubidik seyler soyleyecegine galeria'yaya gore tarif etsene!) hah evet biliyorum galeria'yi.
-galeria'nin biraz ilerisinde.
-(allaam ya, o kadar kolay mıydı?) tamam anladim, tesekkur ederim...
halk bankasini halledip, formumu vermek uzere rektorluge dondum. verdim kurtuldum. gunun geri kalaninda pek de bişi gelmedi basima.
-ümitköyü biliyo musunuz?
-evet
-metsan var?
-bilmiyorum
-ketfam var? (ketfam diil de heralde de ona benzer bişeydi, aynısı metsan içinde geçerli, simdi orada oturanlar kafayı yemesin neresiymis lan orasi diye)
-bilmiyorum
-o zaman siz ümitköyü bilimiyosunuz hamfendü!!
-(tövbe estagfurullaaah) belki de haklisiniz... peki daha baska bir yer yok mu tarif edebileceginiz?
-galeria var biliyo musunuz?
-(e be geri zekali kadin, ketzam, fetbam diye abidik gubidik seyler soyleyecegine galeria'yaya gore tarif etsene!) hah evet biliyorum galeria'yi.
-galeria'nin biraz ilerisinde.
-(allaam ya, o kadar kolay mıydı?) tamam anladim, tesekkur ederim...
halk bankasini halledip, formumu vermek uzere rektorluge dondum. verdim kurtuldum. gunun geri kalaninda pek de bişi gelmedi basima.
Perşembe, Ağustos 03, 2006
iş planı
ya ben dagildim ya, ben boyle duzensiz, disiplinsiz bi insan diilim,
olamam, olsam da bu sekilde huzur bulamam. hani yeni yilin ilk gunu icin
planlar yapilir veya pazartesileri rejime girilir. iste bugun ayin 1'i,
ben de bunu kendime ceki duzen vermek icin bir firsat olarak goruyorum.
pekala birikmiş işler listemizi yapalim:
teeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeez
rotaracttan uluslararasi iliskiler komitesi isleri
tatil icin izin, bilet, rezervasyon
banka hesaplarini duzenle
birinde internet sifren gecersiz oldu, yenisini al
printeri baglamak icin uzun kablo al
usb icin de bi kablo lazim
fis, visalari duzenle
çekmece, dolap toplama
kapinin arkasinda yigilmis o esyalara bak neymis ne diilmis, at sat bişi yap
cd'lerini duzenle, cd'lik al/yap
...
dun bu listeyi yaptim, bugun ayin 2'si yaziyi ancak tamamlayip yayinliycam. allaam dandik yaziyi yayinlamayi bile ertelemisim hale bak! neyse ama dun biraz da olsa listeden is yaptim. tez icin bir adet makaleyi okumaya basladim, evde de gec gitmeme ragmen fis-visa meselesine giristim. bugun de caliscam soz...
ilk gun icin fena degil...
teeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeez
rotaracttan uluslararasi iliskiler komitesi isleri
tatil icin izin, bilet, rezervasyon
banka hesaplarini duzenle
birinde internet sifren gecersiz oldu, yenisini al
printeri baglamak icin uzun kablo al
usb icin de bi kablo lazim
fis, visalari duzenle
çekmece, dolap toplama
kapinin arkasinda yigilmis o esyalara bak neymis ne diilmis, at sat bişi yap
cd'lerini duzenle, cd'lik al/yap
...
dun bu listeyi yaptim, bugun ayin 2'si yaziyi ancak tamamlayip yayinliycam. allaam dandik yaziyi yayinlamayi bile ertelemisim hale bak! neyse ama dun biraz da olsa listeden is yaptim. tez icin bir adet makaleyi okumaya basladim, evde de gec gitmeme ragmen fis-visa meselesine giristim. bugun de caliscam soz...
ilk gun icin fena degil...
Çarşamba, Ağustos 02, 2006
etkileyici soz
bunu boyle bir film fragmanindan firlamiscasina, derinden gelen ama
fisilti gibi duyulan bir ses tonuyla okuyunca size de cok etkileyici
gelmiyo mu?
" History became legend and legend became myth…
and those things which should not have been forgotten…
were lost… "
" History became legend and legend became myth…
and those things which should not have been forgotten…
were lost… "
Salı, Ağustos 01, 2006
Giden Temmuz'un Ardından
giden temmuzun ardindan,
gulumseyesim var, ne guzel bir aydın diye
dogum gunumun sahibisin, yazin en guzel ayı sensin
aglayasim var, ne cabuk gectin
her ay boyle gecerse omur cok cabuk biter diye
el sallayasım var, temmuza hoscakal,
agustosa merhaba dercesine
hüzünlenesim var, bu yaz da geldi geciyor
kışlar yaz kadar güzel olmuyor diye
düşünesim var, bu ay biriken işleri,
bugünün işini yarına bırakma diyenleri dinlemeyişimi...
gulumseyesim var, ne guzel bir aydın diye
dogum gunumun sahibisin, yazin en guzel ayı sensin
aglayasim var, ne cabuk gectin
her ay boyle gecerse omur cok cabuk biter diye
el sallayasım var, temmuza hoscakal,
agustosa merhaba dercesine
hüzünlenesim var, bu yaz da geldi geciyor
kışlar yaz kadar güzel olmuyor diye
düşünesim var, bu ay biriken işleri,
bugünün işini yarına bırakma diyenleri dinlemeyişimi...
Salı, Temmuz 25, 2006
gercek gunluk olsa bu
dusundum de, burayi gercekten gunluk gibi kullansam, herkesten
gizledigim duygu ve dusuncelerimi aktardigim yer olarak, nasi seyler
olurdu acaba? kimsenin okudugunu bilmeseydim, dolabımda kilitli
saklasaydım, oysa herkes okuyabilseydi... bi tahminde bulunalim:
"... bugun bi de annemle tartistik, cok geziyormusum, cok gec geliyormusum. 25 yasina geldim, hala eve kacta donecegimin kavgasini yapiyorum. millet benim yasimda kendi bebesine karisiyor..."
"... sirketteki tip yine bana laf soktu. geberticem ya ben bu bebeyi, elimde kalacak, hele bi yerleselim, biraz alisalim, yerimizi saglamlastiralim, benle ugrasmak neymis anlayacak..."
"... bugun kiskanclik krizine girdim, nasil kiskanclik krizine girersin, sacmaliyorsun diye bir de sinir krizine girdim... bu ask mevzusu beni bozuyor... kalbim aciyor..."
"... yine bi kiz arkadas buldu, unuttu bizi herif. dostumuz dedik bagrimiza bastik, bi Sey ugruna sallamiyo bizi. anca dertli zamaninda geri gelir yanimiza..."
"... alisamadim, cok uyuz bi yer burasi, alisacagimi umuyorum, ama ne zaman, oof of..."
"...bi cocuk gordum bugun toplantida, cok akilli birine benziyordu. neden olmasin diyorum:) ama once bi bakalim kiz arkadasi neyin var miymis..."
"...bu kiz iyi hos da, niye bu kadar dedikodu duskunu ya, sevmiyorum ben onun bunun hakkinda sohbet etmeyi, baska konu mu yok..."
hatta hepimiz birbirimizin gunluklerini okuyabilseydik ve bunu bilseydik... daha mi kolay olurdu acaba hayat? maske takmamiza gerek kalmazdi. dusundugumuz herseyi soylerdik, icimizde hic bir sey birikmezdi... ama bu sefer de cok boktan bi durum olabilirdi, kimse kimseyle gecinemez, sirketler kesin batar, isler yurumez, siniflar gecilmez, asklar ilk gununden biterdi...
"... bugun bi de annemle tartistik, cok geziyormusum, cok gec geliyormusum. 25 yasina geldim, hala eve kacta donecegimin kavgasini yapiyorum. millet benim yasimda kendi bebesine karisiyor..."
"... sirketteki tip yine bana laf soktu. geberticem ya ben bu bebeyi, elimde kalacak, hele bi yerleselim, biraz alisalim, yerimizi saglamlastiralim, benle ugrasmak neymis anlayacak..."
"... bugun kiskanclik krizine girdim, nasil kiskanclik krizine girersin, sacmaliyorsun diye bir de sinir krizine girdim... bu ask mevzusu beni bozuyor... kalbim aciyor..."
"... yine bi kiz arkadas buldu, unuttu bizi herif. dostumuz dedik bagrimiza bastik, bi Sey ugruna sallamiyo bizi. anca dertli zamaninda geri gelir yanimiza..."
"... alisamadim, cok uyuz bi yer burasi, alisacagimi umuyorum, ama ne zaman, oof of..."
"...bi cocuk gordum bugun toplantida, cok akilli birine benziyordu. neden olmasin diyorum:) ama once bi bakalim kiz arkadasi neyin var miymis..."
"...bu kiz iyi hos da, niye bu kadar dedikodu duskunu ya, sevmiyorum ben onun bunun hakkinda sohbet etmeyi, baska konu mu yok..."
hatta hepimiz birbirimizin gunluklerini okuyabilseydik ve bunu bilseydik... daha mi kolay olurdu acaba hayat? maske takmamiza gerek kalmazdi. dusundugumuz herseyi soylerdik, icimizde hic bir sey birikmezdi... ama bu sefer de cok boktan bi durum olabilirdi, kimse kimseyle gecinemez, sirketler kesin batar, isler yurumez, siniflar gecilmez, asklar ilk gununden biterdi...
Perşembe, Temmuz 20, 2006
hayal bu ya...
hayal bu ya, tatilde olsak. hem de upuzun.
denize, kuma, güneşe doyana, kapkara bi kız olana kadar sürecek olsa.
iş, güç, sıkıntı, dert, tasa olmasa akıllarda.
kusadasi'ndaki o yazlık evde geçse, hemen denizin kıyısında olan, köşedeki evde...
sabahları 7de kalksam, onu kaldırsam, yüzelim desem, tamam ama önce yürüyelim dese, kabul etsem.
yürüsek önce deniz kıyısında, kimsecikler olmasa,
ıslansa ayaklarımız soğuk suda, sonra yüzsek...
ürpererek, çekine çekine girsek suya, ama dakikalarca çıkmak bilmesek.
kucağına alsa beni, suya atsa.
kim daha çok takla atabiliyor diye yarışsak suda.
yetmese benim nefesim, o kazansa.
ben de öpsem onu denizin ortasında doyasıya...
koca denizde tek başımızayız ne de olsa.
acıksa karnımız, o beni kıyıya kadar taşısa...
sonra çıkıp alsak o buz gibi akan suda duşumuzu.
yürüsek fırına, ben ekmek alırken, o yandan gazete alsa.
giderken eve doğru, yolda yavru kediler bulsak...
tuttursam süt alalım onlara diye,
kıyamasa, geri dönsek markete.
hatta bıraksa beni kedilerin başında, ben sevsem o sırada,
o gidip sütü alsa.
sevip besledikten sonra kedileri gitsek evimize.
birileri uyanmış, çay demlenmiş olsa,
hala uykuda olan uykucular uyandırılsa,
ben domates, biber toplarken bahçeden,
birileri sofrayı kursa.
deniz tarafındaki terasta etsek kahvaltımızı, ne de olsa sabahları gölge orası.
yavaş yavaş denize geliyor olsa insanlar, biz görsek hepsini.
küçük çocukların heyecanına tanık olsak, ellerinde kovalar, kolluklar koştursalar.
babalar ellerinde koca şemsiyeler ve geri kalan tüm yükler.
annelerin elinde sandviçler, çocuklara seslenmekteler...
toplayıp sofrayı, üstüne bir de kahve keyfi yapsak,
püfür püfür deniz manzaralı...
deniz bizi bekler,
alsak havluları, kitapları,
ince kuma atsak adımımızı.
yüzsek, yayılsak, arkadaşlarla oyun oynasak.
öğle vakti, dönsek eve geri,
çabucak bir şeyler yiyip, soğuk çarşaflara atsak kendimizi.
kestirsek biraz, çok geride denizin sesini ve tatil gürültüsünü duyarak.
arada kıyıya yanaşan balıkçının sesi duyulsa,
bizim ev halkından biri duymuş olsa, koşsa kıyıya, akşam için balık alsa.
afferin lan, helal olsun sana desek uyanınca.
öğleden sonra yine insek denize.
arkadaşlarlayız ya sohbet muhabbet geçirsek saatleri güle eğlene.
arada biri üşenmeyip büfeye gitse, doldurup torbaya soğuk içecekleri bize getirse.
akşam üstü alsak voleybol topumuzu elimize,
başlasak kumların içinde koşturup debelenmeye,
sefil olana, her yanımız ter yüzünden kum kaplanana kadar oynasak.
sonra iskeleye gidip buz gibi suya atlasak.
ikişer üçer gitsek eve, duş sırası olmasa,
en hamaratlarından bi iki kızımız başlamış olsa salataya,
hafif hafif çıtırdasa mangal.
gün batımına yetişse sofra.
dilek tutsak güneş batarken.
öyle yapardık küçükken.
bazı akşamlar meşhur pideciye gitsek.
çok özlemişim, yine tahinli pide yesek.
bazılarındaysa kuşadası'na insek.
tüm arkadaşlar bir aradayken, çıkan kahkahalarla adayı inletsek.
yesek, içsek, güzel yerler keşfetsek.
geri kalan günlerde nerelere geleceğimizi belirlesek.
hayal bu ya...
denize, kuma, güneşe doyana, kapkara bi kız olana kadar sürecek olsa.
iş, güç, sıkıntı, dert, tasa olmasa akıllarda.
kusadasi'ndaki o yazlık evde geçse, hemen denizin kıyısında olan, köşedeki evde...
sabahları 7de kalksam, onu kaldırsam, yüzelim desem, tamam ama önce yürüyelim dese, kabul etsem.
yürüsek önce deniz kıyısında, kimsecikler olmasa,
ıslansa ayaklarımız soğuk suda, sonra yüzsek...
ürpererek, çekine çekine girsek suya, ama dakikalarca çıkmak bilmesek.
kucağına alsa beni, suya atsa.
kim daha çok takla atabiliyor diye yarışsak suda.
yetmese benim nefesim, o kazansa.
ben de öpsem onu denizin ortasında doyasıya...
koca denizde tek başımızayız ne de olsa.
acıksa karnımız, o beni kıyıya kadar taşısa...
sonra çıkıp alsak o buz gibi akan suda duşumuzu.
yürüsek fırına, ben ekmek alırken, o yandan gazete alsa.
giderken eve doğru, yolda yavru kediler bulsak...
tuttursam süt alalım onlara diye,
kıyamasa, geri dönsek markete.
hatta bıraksa beni kedilerin başında, ben sevsem o sırada,
o gidip sütü alsa.
sevip besledikten sonra kedileri gitsek evimize.
birileri uyanmış, çay demlenmiş olsa,
hala uykuda olan uykucular uyandırılsa,
ben domates, biber toplarken bahçeden,
birileri sofrayı kursa.
deniz tarafındaki terasta etsek kahvaltımızı, ne de olsa sabahları gölge orası.
yavaş yavaş denize geliyor olsa insanlar, biz görsek hepsini.
küçük çocukların heyecanına tanık olsak, ellerinde kovalar, kolluklar koştursalar.
babalar ellerinde koca şemsiyeler ve geri kalan tüm yükler.
annelerin elinde sandviçler, çocuklara seslenmekteler...
toplayıp sofrayı, üstüne bir de kahve keyfi yapsak,
püfür püfür deniz manzaralı...
deniz bizi bekler,
alsak havluları, kitapları,
ince kuma atsak adımımızı.
yüzsek, yayılsak, arkadaşlarla oyun oynasak.
öğle vakti, dönsek eve geri,
çabucak bir şeyler yiyip, soğuk çarşaflara atsak kendimizi.
kestirsek biraz, çok geride denizin sesini ve tatil gürültüsünü duyarak.
arada kıyıya yanaşan balıkçının sesi duyulsa,
bizim ev halkından biri duymuş olsa, koşsa kıyıya, akşam için balık alsa.
afferin lan, helal olsun sana desek uyanınca.
öğleden sonra yine insek denize.
arkadaşlarlayız ya sohbet muhabbet geçirsek saatleri güle eğlene.
arada biri üşenmeyip büfeye gitse, doldurup torbaya soğuk içecekleri bize getirse.
akşam üstü alsak voleybol topumuzu elimize,
başlasak kumların içinde koşturup debelenmeye,
sefil olana, her yanımız ter yüzünden kum kaplanana kadar oynasak.
sonra iskeleye gidip buz gibi suya atlasak.
ikişer üçer gitsek eve, duş sırası olmasa,
en hamaratlarından bi iki kızımız başlamış olsa salataya,
hafif hafif çıtırdasa mangal.
gün batımına yetişse sofra.
dilek tutsak güneş batarken.
öyle yapardık küçükken.
bazı akşamlar meşhur pideciye gitsek.
çok özlemişim, yine tahinli pide yesek.
bazılarındaysa kuşadası'na insek.
tüm arkadaşlar bir aradayken, çıkan kahkahalarla adayı inletsek.
yesek, içsek, güzel yerler keşfetsek.
geri kalan günlerde nerelere geleceğimizi belirlesek.
hayal bu ya...
Çarşamba, Temmuz 19, 2006
deli kedi
bu sabah yine 6:30'da kalkmış, çakıl'ı gezdirmek üzere parka gitmiştim.
parkın girisinde 2 tane kedi duruyordu. ikisi de cakıl'ı gorunce
irkildiler. tabii çakıl'ın zinciri elimde... biri çakıl'ın mesafesinden
ve koşamayacağından emin olur olmaz, çalıların arasına süzüldü ve
bulduğu ilk fırsatta da fırladı gitti. Peki öteki? o yemyeşil koca
gözlü, tekir naptı dersiniz? once hiç bir yere kımıldamadı. Bu arada
yolmuzun üzerinde olduğu ve ben çakıl'ın kediye bir şey yapmasından
korktugum için, hişşt, pişşt, hoşşt tarzında kelimelerle kedinin
gitmesini sağlamaya çalışıyorum. neyse pek sallamadı kedi. sadece bir
kaç adım yana kayıp, hafifçe çalılara yanaştı. fırsattan istifade geçtik
biz de. aaa bi döndüm deli kedi meraklı gözlerle bizi takip ediyo, bir
kaç adım arkamızdan geliyo. Çakıl dönüyo buna bakıyor ters ters, ama
tınlamıyor. sonunda iyice rahatsız olup durdu çakıl ve gır gır gır
hırlamaya başladı. bunun üzerine bizim kedi korkmak söyle dursun,
üzerimize doğru hamle de bulundu. ehhheehehhe:D ve çakıl korkup, kaçmaya
başladı. puhuahhhua:D deli kedi işte... benim de bazı günler deli kedi
olasım geliyor, hatta oluyorum. boyumdan büyük işlere kalkıyorum.
olmayacak adama kafa tutuyorum. ama bak deli kedi korkuttu bizim o yine
nerden baksan 25 kiloluk, kırması da olsa kangalı... deli kedinin, deli
kedilerin şerefine... kedi diil aslansınız siz!
Salı, Temmuz 18, 2006
arkası yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:9
Teşekkür ederek kapattı Arzu telefonu. Karar vermişti İzmir’e gidiyordu.
- Yaptırdım rezervasyonumu. diyerek salona girdi.
Oysa duymadı Ece, Arzu’nun o koca yeşil koltuğunda uyukluyordu. Evinde zor oturuyor, devamlı sokağa çıkmak istiyordu. Karmakarışıktı kafası, evden çıkınca durulacağını zannediyordu. Çoğu zaman, böyle bir yere varamadığını fark edip, bir tane sakinleştirici yutuyordu. İlaçlardan bir tek Arzu haberdardı ve bu durum onu korkutmaya başlamıştı. Yaklaşık 1 ay olmuştu Yavuz hayatına gireli ve ona karşı beslediği güzel duygulara rağmen, genel olarak hayatı hiç de iyi gitmiyordu. Saatlerce havadan sudan konuşuyordu bazen, sanki hiçbir şey yokmuş gibi aklında, sonra birden bire asılıyordu yüzü, “Yavuz” diyordu. Bu tek kelimenin ardından ya gün boyu susuyor ya da bir ilaç yutup uykuya dalıyordu. Uyumak kaçıştır hayattan. Düşünmezsin ya uyurken, bir şey yapman gerekmez ya, telefonlara çıkman, insanlara dert anlatman... Uyu uyuyabildiğin kadar. Uyu, çünkü uyandığında farklı bir dünya bulmayacaksın bıraktığından…
- Ece kalk artık, saat kaç oldu!
- Rahat bırak beni Arzu!
- Hayır, kalk diyorum, bir şeyler yemen lazım.
- Aç değilim!
- Kalk dedim! Arzu ittirdi koltukta Ece’yi, en azından 3 saattir uyuyordu, akşam olmuştu ve sabah Arzu’nun zorla yedirdiği bir parça peynir ekmekle duruyordu. Kimi yemeğe vurur sıkıntılı zamanlarda kendini, kimi yememeye…
Kalktı Ece. Arzu onun bu halini görüp hem acıdı, hem kızdı, hem üzüldü… Ve Ece’yle çok ciddi bir konuşma yapmaya karar verdi. Aslında kendi hayatı ve ruhsal durumu Ece’ninkinden fenaydı, Ece ona “sen kendine bak” dese söyleyecek lafı yoktu. Ama yine de vazgeçmedi kararından. Arayıp Selen’i de çağırdı. 3’ü sabaha kadar konuştular, onlarca konu tartıştılar, Ece’nin durumunu deşebildikleri kadar deştiler, sonra da toplamaya çalıştılar. Harcanan 10 saatin sonunda Ece’nin bir karara varmasını sağladılar.
Ece nişanlısından ayrılacaktı. Yavuz’u sevebiliyorsa onunla evlenemezdi. Ayrıca yarım bir kalbi hak etmeyecek kadar da değerli biriydi nişanlısı. Bunu ona açıklamak da ayrı bir dertti ama hiç değilse kararsızlıktan, sadece duygusal da olsa aldatmaktan ve kendi kendini yemekten daha iyiydi. Yavuz’a ne diyecekti onu da bilmiyordu. En azından bir süre onunla da görüşmeyip, kafa dinlemeye karar verdi. Tatile çıkacaktı, bu şehirden uzaklaşacak Yavuz’la ne yapacağına da orada karar verecekti.
- Yaptırdım rezervasyonumu. diyerek salona girdi.
Oysa duymadı Ece, Arzu’nun o koca yeşil koltuğunda uyukluyordu. Evinde zor oturuyor, devamlı sokağa çıkmak istiyordu. Karmakarışıktı kafası, evden çıkınca durulacağını zannediyordu. Çoğu zaman, böyle bir yere varamadığını fark edip, bir tane sakinleştirici yutuyordu. İlaçlardan bir tek Arzu haberdardı ve bu durum onu korkutmaya başlamıştı. Yaklaşık 1 ay olmuştu Yavuz hayatına gireli ve ona karşı beslediği güzel duygulara rağmen, genel olarak hayatı hiç de iyi gitmiyordu. Saatlerce havadan sudan konuşuyordu bazen, sanki hiçbir şey yokmuş gibi aklında, sonra birden bire asılıyordu yüzü, “Yavuz” diyordu. Bu tek kelimenin ardından ya gün boyu susuyor ya da bir ilaç yutup uykuya dalıyordu. Uyumak kaçıştır hayattan. Düşünmezsin ya uyurken, bir şey yapman gerekmez ya, telefonlara çıkman, insanlara dert anlatman... Uyu uyuyabildiğin kadar. Uyu, çünkü uyandığında farklı bir dünya bulmayacaksın bıraktığından…
- Ece kalk artık, saat kaç oldu!
- Rahat bırak beni Arzu!
- Hayır, kalk diyorum, bir şeyler yemen lazım.
- Aç değilim!
- Kalk dedim! Arzu ittirdi koltukta Ece’yi, en azından 3 saattir uyuyordu, akşam olmuştu ve sabah Arzu’nun zorla yedirdiği bir parça peynir ekmekle duruyordu. Kimi yemeğe vurur sıkıntılı zamanlarda kendini, kimi yememeye…
Kalktı Ece. Arzu onun bu halini görüp hem acıdı, hem kızdı, hem üzüldü… Ve Ece’yle çok ciddi bir konuşma yapmaya karar verdi. Aslında kendi hayatı ve ruhsal durumu Ece’ninkinden fenaydı, Ece ona “sen kendine bak” dese söyleyecek lafı yoktu. Ama yine de vazgeçmedi kararından. Arayıp Selen’i de çağırdı. 3’ü sabaha kadar konuştular, onlarca konu tartıştılar, Ece’nin durumunu deşebildikleri kadar deştiler, sonra da toplamaya çalıştılar. Harcanan 10 saatin sonunda Ece’nin bir karara varmasını sağladılar.
Ece nişanlısından ayrılacaktı. Yavuz’u sevebiliyorsa onunla evlenemezdi. Ayrıca yarım bir kalbi hak etmeyecek kadar da değerli biriydi nişanlısı. Bunu ona açıklamak da ayrı bir dertti ama hiç değilse kararsızlıktan, sadece duygusal da olsa aldatmaktan ve kendi kendini yemekten daha iyiydi. Yavuz’a ne diyecekti onu da bilmiyordu. En azından bir süre onunla da görüşmeyip, kafa dinlemeye karar verdi. Tatile çıkacaktı, bu şehirden uzaklaşacak Yavuz’la ne yapacağına da orada karar verecekti.
Pazartesi, Temmuz 17, 2006
coffee frappachino
ne seviyorum biliyo musun, starbucks'a
ugramayi, kendime bi coffee frappachino almayı, uzerine upuzun bir
kamış saplayıp, kahvemle basbasa arabama kurulmayı, saglı sollu camları
acip sonuna kadar, bi de guzelinden cd takmayı, sonra ruzgar saclarimi
savururken, mumkunse gunesin battigi siralarda ve trafiksiz bi yola
kendimi vurmayi. bagira bagira sarki soylemeyi, hüpürdeterek kahvemi
içmeyi...
Cumartesi, Temmuz 15, 2006
belki de çok sevmemeli insan...
Sevmemelisin belki de pek fazla, bu kadar “senden” olmamalı hiç kimse,
çok fazla değer vermeye başlayınca diğerlerine, kendini unutuyorsun ne
de olsa… Canın olunca onlar senin, gidişlerinde kopuyor canından bir
parça. Hatta gideceklerini bilmek, düşünmek bile üzmeye yetiyor insanı…
Katıldığın bir aile yemeğinde ağlamaya başlıyorsun, tuvalete kaçıp… Gözyaşlarını görmesinler diye çaktırmadan uzaklaşıp... Seni 25 yıldır ilgiyle takip eden insanlara bakıyorsun, bebekliğini anlatıyorlar, sonra ortaokul balosundaki elbiseni, üniversitede kepinle çekilen resmini… Sonraları işinin derdine düşmüş oluyorlar ve sevdiğinin, kalbinin, olacak bebeklerinin…
Bir bakıyorsun küçükken çekindiğin o dağ gibi heybetli adama, kalamamış masada, şimdi içerde yatıyor odada. Bir diğeri inat etmiş, direnmiş ama o da uyukluyor koltukta. Kapı çalıyor, açıyorsun, o 3-5 basamakla nefes nefese kalmış, sana hala “minik prensesim” diye hitap eden kadını görüyorsun. Gençliğini hatırlıyorsun, nasıl da koşardı senin peşinden... Alev topu yutmuş gibi oluyorsun. Kolunu dürtüyor o sırada biri, tanımamış geleni, kim olduğunu soruyor, anlatıyorsun, ama biliyorsun 2 dakika içinde aynı sorunun yineleneceğini, hiçbir şey diyemiyorsun, boğazın acıyor, yutkunuyorsun. Sonra dönüp beyaz saçlı, o nur yüzlü kadına bakıyorsun, küçük küçük alıyor lokmaları, pek fazla bir şey yiyemiyor, acıyor olmalı canı, ama yerinde aklı, bir yandan ne tatlı hikayeler anlatıyor, ne çok biriktirmiş anıları. Birden korkuyorsun ne kadar çok anı, o kadar yıl... Her geçen yıl, bir adım öteye gitmektir ve ayrılma vakti yaklaşmış belki de ölüm az ötede beklemektedir. Sıkışıyor kalbin…
Bunlar bir yana, diğer tarafta kendinden küçükleri görüyorsun, sadece yaş değil ki mesele onlar için de endişelenecek şeyler buluyorsun. Bu çocuk okumadı, ne yiyip ne içecek, nasıl geçinecek diyorsun. Bu kız çok saf, hep sırtına saplanacak hançerler, çok acıyacak canı diye düşünüyorsun. Yanlış birine sevdalanmış ötekini görüp, gerçeği görmesi için öğüt vermek istiyorsun. Ben olmasam, annesi olmasa, abisi olmasa ne olacak bunların hali diye kara düşüncelere dalıyorsun. Çok şey söylemek istiyorsun, hiç birini dile dökemiyorsun…
Tanıdığı herkesle beraber yok olmalı insanlar diyorum bazen. Sonra kısa kalacak ya da çok uzayacak hayatlara kıyamıyorum. Daha iyisini bulamadığım için var olan düzene saygı duyuyorum…
Arkadaşın olsa da fark etmiyor durum, ne zaman bulacak sevecek birini ya da babasının hastalığı düzelecek mi? Atabilecek mi kafasından o şerefsizi, sürünmekten kurtulabilecek mi? Borçlarını ödeyebilecek mi?... soruları kurcalıyor kafanı. Uzaklara gidecek belki bir gün diyorsun, başka şehirde, başka birileriyle içecek akşam üstü çayını. Elbet unutmayacak seni, ama gözden ırak olan gönülden de ırak oluyor ister istemez. Bozulacak kan kardeşliğiniz, yutar olacaksınız lokmaları birbirinizsiz. O ağlamaya alıştığın omuz olmayacak, sana akıl verip uyaramayacak…
Sevgilinden ayrıldığında da... Parmaklarının arasında dolanan parmakların boşluğunu hissedeceksin. Durmaksızın neler yaptığınızı, geçirdiğiniz vakitleri hayal edeceksin. Hiçbir işe yaramayacak. Kalbin ağrıyacak, bildiğin ağrıyacak, göğsünde bir ağırlık hissedeceksin. Kimi zaman anlamsızlaşacak bakışların, kimi zaman kıp kırmızı olacak ağlamaktan gözlerin. Göz pınarlarından gözyaşı eksik olmayacak. Hayalete döneceksin. Onsuz bir hiç olduğunu düşünüp, başını yastıklara gömeceksin…
Belki de çok sevmemeli insan,
Yoksa kurtulamıyor acıdan...
Katıldığın bir aile yemeğinde ağlamaya başlıyorsun, tuvalete kaçıp… Gözyaşlarını görmesinler diye çaktırmadan uzaklaşıp... Seni 25 yıldır ilgiyle takip eden insanlara bakıyorsun, bebekliğini anlatıyorlar, sonra ortaokul balosundaki elbiseni, üniversitede kepinle çekilen resmini… Sonraları işinin derdine düşmüş oluyorlar ve sevdiğinin, kalbinin, olacak bebeklerinin…
Bir bakıyorsun küçükken çekindiğin o dağ gibi heybetli adama, kalamamış masada, şimdi içerde yatıyor odada. Bir diğeri inat etmiş, direnmiş ama o da uyukluyor koltukta. Kapı çalıyor, açıyorsun, o 3-5 basamakla nefes nefese kalmış, sana hala “minik prensesim” diye hitap eden kadını görüyorsun. Gençliğini hatırlıyorsun, nasıl da koşardı senin peşinden... Alev topu yutmuş gibi oluyorsun. Kolunu dürtüyor o sırada biri, tanımamış geleni, kim olduğunu soruyor, anlatıyorsun, ama biliyorsun 2 dakika içinde aynı sorunun yineleneceğini, hiçbir şey diyemiyorsun, boğazın acıyor, yutkunuyorsun. Sonra dönüp beyaz saçlı, o nur yüzlü kadına bakıyorsun, küçük küçük alıyor lokmaları, pek fazla bir şey yiyemiyor, acıyor olmalı canı, ama yerinde aklı, bir yandan ne tatlı hikayeler anlatıyor, ne çok biriktirmiş anıları. Birden korkuyorsun ne kadar çok anı, o kadar yıl... Her geçen yıl, bir adım öteye gitmektir ve ayrılma vakti yaklaşmış belki de ölüm az ötede beklemektedir. Sıkışıyor kalbin…
Bunlar bir yana, diğer tarafta kendinden küçükleri görüyorsun, sadece yaş değil ki mesele onlar için de endişelenecek şeyler buluyorsun. Bu çocuk okumadı, ne yiyip ne içecek, nasıl geçinecek diyorsun. Bu kız çok saf, hep sırtına saplanacak hançerler, çok acıyacak canı diye düşünüyorsun. Yanlış birine sevdalanmış ötekini görüp, gerçeği görmesi için öğüt vermek istiyorsun. Ben olmasam, annesi olmasa, abisi olmasa ne olacak bunların hali diye kara düşüncelere dalıyorsun. Çok şey söylemek istiyorsun, hiç birini dile dökemiyorsun…
Tanıdığı herkesle beraber yok olmalı insanlar diyorum bazen. Sonra kısa kalacak ya da çok uzayacak hayatlara kıyamıyorum. Daha iyisini bulamadığım için var olan düzene saygı duyuyorum…
Arkadaşın olsa da fark etmiyor durum, ne zaman bulacak sevecek birini ya da babasının hastalığı düzelecek mi? Atabilecek mi kafasından o şerefsizi, sürünmekten kurtulabilecek mi? Borçlarını ödeyebilecek mi?... soruları kurcalıyor kafanı. Uzaklara gidecek belki bir gün diyorsun, başka şehirde, başka birileriyle içecek akşam üstü çayını. Elbet unutmayacak seni, ama gözden ırak olan gönülden de ırak oluyor ister istemez. Bozulacak kan kardeşliğiniz, yutar olacaksınız lokmaları birbirinizsiz. O ağlamaya alıştığın omuz olmayacak, sana akıl verip uyaramayacak…
Sevgilinden ayrıldığında da... Parmaklarının arasında dolanan parmakların boşluğunu hissedeceksin. Durmaksızın neler yaptığınızı, geçirdiğiniz vakitleri hayal edeceksin. Hiçbir işe yaramayacak. Kalbin ağrıyacak, bildiğin ağrıyacak, göğsünde bir ağırlık hissedeceksin. Kimi zaman anlamsızlaşacak bakışların, kimi zaman kıp kırmızı olacak ağlamaktan gözlerin. Göz pınarlarından gözyaşı eksik olmayacak. Hayalete döneceksin. Onsuz bir hiç olduğunu düşünüp, başını yastıklara gömeceksin…
Belki de çok sevmemeli insan,
Yoksa kurtulamıyor acıdan...
Cuma, Temmuz 14, 2006
arkası yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:8
Arzu
aramıştı Selen’i, iş çıkışı çaya çağırmıştı. Gitti Selen, Arzu sanki
gün geçtikçe kötülüyordu. Selen ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin
direniyordu Arzu, acı çekmesine rağmen ondan vazgeçmek istemiyordu. Bu
akşamın konusunu da, çay davetinin nedenini de ilk 2 dakikada anlamıştı
Selen. Bizimki aramıştı bugün Arzu’yu, bir seminer için hafta sonu
İzmir’e gideceğini, karısının çocuklarla evde kalması gerektiğini,
isterse Arzu’nun gelebileceğini söylemişti. Arzu’nun yüreği hoplamıştı
tabi yerinden bu teklif karşısında, ama yine de tamam diyememişti
Selen’le konuşmadan. Selen’in kızacağını, “Arzu gitme, daha kötü
olursun, bu iş böyle yürümez, gel vazgeç bu sevdadan.” diyeceğini adı
gibi biliyordu. Ama nafile, yüreğe söz geçmiyordu. En azından Arzu’nun
sözü geçmiyordu yüreğine. Selen’e kalsa çoktan bitirmişti böyle bir
ilişkiyi.
Daha mantıklıydı Selen Arzu’ya göre, hatta sadece Arzu’ya değil tanıdığı bütün kadınlara göre daha mantıklıydı. Taş kalpli ya da kalpsiz bile denebilirdi. Basite indirgemişti Selen hayatı, hayattaki tek amacın mutlu olmak olduğunu düşünüyor, ona göre hareket ediyordu. Üzmesine izin vermek istemiyordu kendisini kimsenin.
Selen’inki doğru muydu ayrı mesele. Onun yaptığı da, üzülme ihtimalini düşünerek riske girmemekti. Kimseye fazla değer vermemek, hepsinin gün olup gideceğini düşünerek, en baştan itibaren duygularını bu duruma uygun olarak geliştirmekti. Birini fazla sevmez, varlığına fazla alışmazsan, yokluğuna da üzülmezsin çok fazla. Gerçi aklı karışıktı Selen’in bu konuda çünkü Pınar hep şöyle derdi ona, “Henüz senin karşına doğru kişi çıkmadı. Çıktığında böyle düşünmeyeceksin, tüm benliğinle seveceksin onu zaten. Elinde olmayacak bazı şeyler…” Bir yandan inanmak istiyordu bu düşünceye Selen, bir yandan da reddediyordu. Hem kaptırmak istiyordu kendini bir sevdaya, hem iplerin hep kendinde olmasını istiyordu. Hem sevmek istiyordu delice, hem üzülmek istemiyordu. Ne yazık ki bunların ikisi yan yana hiç gelmiyordu. Aşk acı demekti aynı zamanda…
Daha mantıklıydı Selen Arzu’ya göre, hatta sadece Arzu’ya değil tanıdığı bütün kadınlara göre daha mantıklıydı. Taş kalpli ya da kalpsiz bile denebilirdi. Basite indirgemişti Selen hayatı, hayattaki tek amacın mutlu olmak olduğunu düşünüyor, ona göre hareket ediyordu. Üzmesine izin vermek istemiyordu kendisini kimsenin.
Selen’inki doğru muydu ayrı mesele. Onun yaptığı da, üzülme ihtimalini düşünerek riske girmemekti. Kimseye fazla değer vermemek, hepsinin gün olup gideceğini düşünerek, en baştan itibaren duygularını bu duruma uygun olarak geliştirmekti. Birini fazla sevmez, varlığına fazla alışmazsan, yokluğuna da üzülmezsin çok fazla. Gerçi aklı karışıktı Selen’in bu konuda çünkü Pınar hep şöyle derdi ona, “Henüz senin karşına doğru kişi çıkmadı. Çıktığında böyle düşünmeyeceksin, tüm benliğinle seveceksin onu zaten. Elinde olmayacak bazı şeyler…” Bir yandan inanmak istiyordu bu düşünceye Selen, bir yandan da reddediyordu. Hem kaptırmak istiyordu kendini bir sevdaya, hem iplerin hep kendinde olmasını istiyordu. Hem sevmek istiyordu delice, hem üzülmek istemiyordu. Ne yazık ki bunların ikisi yan yana hiç gelmiyordu. Aşk acı demekti aynı zamanda…
Perşembe, Temmuz 13, 2006
is degisikligi
Degerli yazarımız artık ozel sirket yerine universitesitede çalışmalarına devam edecektir.
Blogunu boslamamaya calıssa da msn de eskisi gibi aktif bir hayat suremeyecektir.
Bu aralar "hayatin icinden" isimli yazi dizisine yogunlasmistir, begendiginizi umarak bir sure daha devam etmeyi planlamaktadır. Sevenlerine duyurulur:)
Blogunu boslamamaya calıssa da msn de eskisi gibi aktif bir hayat suremeyecektir.
Bu aralar "hayatin icinden" isimli yazi dizisine yogunlasmistir, begendiginizi umarak bir sure daha devam etmeyi planlamaktadır. Sevenlerine duyurulur:)
Çarşamba, Temmuz 12, 2006
arkası yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:7
Ozan söylendi kendine kendine, “Bari Selen’le buluşayım”. Hiç
duraksamadan çevirdi cebini ezberden ve bezgin bir ses tonuyla konuya
girdi direk.
- Akşam buluşalım mı?
Selen Ozan’ın selamsız sabahsız telefonlarına alışkın olduğu için hiç garipsemeden cevapladı.
- Mesaiye kalmam gerekebilir.
- Olsun yine de buluşalım.
- Hmm, anladım yine iyi değilsin sen. Tamam ararım çıkınca, nerede buluşuruz?
- Bana gel, sürünmeyelim sokaklarda.
- Anlaştık.
Ozan’ın yine kız arkadaşıyla başı dertte olmalıydı, ne aile, ne iş bozmazdı onun asabını genelde. Varsa yoksa gönül meseleleri… Neredeyse 10 yıllık arkadaştılar Selen’le. Her şeylerini biliyorlardı birbirlerinin. Beraber gülüp eğlenirlerdi ve en çok da peşinden yas tutulan aşklar için ağlarken kullanırlardı omuzlarını birbirlerinin. Gizli saklı yoktu aralarında. Çoğu zaman birbirlerini sertçe eleştirirlerdi. Diğeri de çıkarmazdı sesini, aslında ikisi de birbirinden beterdi. Ozan 1 hafta evvel yeni başladığı ilişkisini, kıza nasıl da aşık olduğunu anlatırken, 2 gün önce “bu iş yürümez” demeye başlamıştı. Kızmıştı bu sefer Selen iyice:
- Yeter artık ne istediğine bir karar ver. Artık birinde karar kıl. O kız gitsin, bu kız gelsin. 2 hafta önce bu kızı nasıl elde edeceğine dair taktik veriyordum sana. Başladınız çıkmaya, sevineceğine sen de başladın söylenmeye.
- Yok yok “yalan dostum aşk diye bir şey yok!”
- Oof!
Ancak 10 gibi buluşabildiler. Selen Ozan’ın balkonundaki minderlere yayılmıştı. İçerden Ozan’ın sesini duydu.
- Bitti mi biran, getireyim mi yenisini?
- Getir bitti.
Ozan elinde 2 şişe bira çıktı balkona, Selen’e bir kazak uzattı.
- Üşümüşsündür belki.
- Aa süpersin… Hadi, gel otur da anlat bakalım, neler yapıyor senin kız?
- Yok yürümeyecek bu iş.
- Başlama yine. Nedenmiş? Naptı kız? Daha doğrusu sen naptın kıza?
- Hemen beni suçlamaktan vazgeç.
- Napim alışkanlık işte. dedi Selen gülümseyerek...
- Akşam buluşalım mı?
Selen Ozan’ın selamsız sabahsız telefonlarına alışkın olduğu için hiç garipsemeden cevapladı.
- Mesaiye kalmam gerekebilir.
- Olsun yine de buluşalım.
- Hmm, anladım yine iyi değilsin sen. Tamam ararım çıkınca, nerede buluşuruz?
- Bana gel, sürünmeyelim sokaklarda.
- Anlaştık.
Ozan’ın yine kız arkadaşıyla başı dertte olmalıydı, ne aile, ne iş bozmazdı onun asabını genelde. Varsa yoksa gönül meseleleri… Neredeyse 10 yıllık arkadaştılar Selen’le. Her şeylerini biliyorlardı birbirlerinin. Beraber gülüp eğlenirlerdi ve en çok da peşinden yas tutulan aşklar için ağlarken kullanırlardı omuzlarını birbirlerinin. Gizli saklı yoktu aralarında. Çoğu zaman birbirlerini sertçe eleştirirlerdi. Diğeri de çıkarmazdı sesini, aslında ikisi de birbirinden beterdi. Ozan 1 hafta evvel yeni başladığı ilişkisini, kıza nasıl da aşık olduğunu anlatırken, 2 gün önce “bu iş yürümez” demeye başlamıştı. Kızmıştı bu sefer Selen iyice:
- Yeter artık ne istediğine bir karar ver. Artık birinde karar kıl. O kız gitsin, bu kız gelsin. 2 hafta önce bu kızı nasıl elde edeceğine dair taktik veriyordum sana. Başladınız çıkmaya, sevineceğine sen de başladın söylenmeye.
- Yok yok “yalan dostum aşk diye bir şey yok!”
- Oof!
Ancak 10 gibi buluşabildiler. Selen Ozan’ın balkonundaki minderlere yayılmıştı. İçerden Ozan’ın sesini duydu.
- Bitti mi biran, getireyim mi yenisini?
- Getir bitti.
Ozan elinde 2 şişe bira çıktı balkona, Selen’e bir kazak uzattı.
- Üşümüşsündür belki.
- Aa süpersin… Hadi, gel otur da anlat bakalım, neler yapıyor senin kız?
- Yok yürümeyecek bu iş.
- Başlama yine. Nedenmiş? Naptı kız? Daha doğrusu sen naptın kıza?
- Hemen beni suçlamaktan vazgeç.
- Napim alışkanlık işte. dedi Selen gülümseyerek...
Salı, Temmuz 11, 2006
arkası yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:6
Tekrar çevirdi Selen Arzu’nun telefonunu, hala açmıyordu. Kapatıp başka bir numara tuşladı.
- Efendim Selen?
- Selam Ece, naber?
- İyidir, senden?
- Benden de iyilik, Arzu senle mi?
- Hayır evde olması lazım. 1 saat evvel konuştuk, çıkmayacaktı dışarı.
- Peki sağol, var mı senin hayatında bir gelişme? Yoksa kararsızlığın devam mı ediyor?
- Oof, uzun hikaye kızım. Benim dersim bitti, birazdan Arzu’ya gidicem. Çıkınca işten, sen de gelsene.
- Mesaiye kalıcam sanırım. Siz takılın, ben ararım gelebilecek olursam…
Kapattı Selen telefonu, bu sefer de Ece için üzüldü. İnsanın umutsuz aşka düşmesi kadar, kalbinin, sevdiğini sandığı adamdan çok, başka birinde atması da kötüydü. Hele de durum onunki gibi evlilik kararı almış biri için çok daha zordu. Sevgiliyken daha kolaydı karar vermek. Aklı nişanlısı için “onun gibisini bulamazsın, işte sana evlenilecek adam, daha ne olsun.” derken, kalbi “bırak her şeyi Yavuz’a koş” diyordu. Ne tuhaftı, insanın aşık olduğu ve evlenmek istediği insanın farklı olması. Yavuz’la evlenmek istemezdi Ece. Onunla aynı evi paylaşmak, onunla bir ömür yaşamak ya da onun çocuklarının babası olmasını istemiyordu. Sadece bir türlü vazgeçemediği tutku vardı Yavuz’la arasında. Eli eline değse bile ateş basıyordu. Soğuktan ürperen kollarını okşasın, ısıtmak bahanesiyle ya da bluzunun içine girmiş saçlarını nazikçe çekip çıkartsın diye dua ediyordu. İyi vakit geçiriyordu onunla, geziyor, gülüyor, eğleniyordu. Ama o kadardı işte, devamı gelmiyor ve bunlar evlenmeye yetmiyordu. Aslında Selen’e de sık sık olurdu bu, o sevgililerinden biriyle bile evlenmeyi düşünmemişti. Hatta neredeyse tüm ilişkilerinde erkek arkadaşları onunla evlilik hayalleri kurarken, tıpkı erkeklerin evlenme hayali kuran kızlardan kaçtığı gibi, Selen de onlardan kaçmıştı. Onlar gibi düşünmüyor olurdu evlenmeleri konusunda, onların daha fazla kendine bağlanmasına sebep olmamak için de ayrılırdı sevgililerinden.
- Efendim Selen?
- Selam Ece, naber?
- İyidir, senden?
- Benden de iyilik, Arzu senle mi?
- Hayır evde olması lazım. 1 saat evvel konuştuk, çıkmayacaktı dışarı.
- Peki sağol, var mı senin hayatında bir gelişme? Yoksa kararsızlığın devam mı ediyor?
- Oof, uzun hikaye kızım. Benim dersim bitti, birazdan Arzu’ya gidicem. Çıkınca işten, sen de gelsene.
- Mesaiye kalıcam sanırım. Siz takılın, ben ararım gelebilecek olursam…
Kapattı Selen telefonu, bu sefer de Ece için üzüldü. İnsanın umutsuz aşka düşmesi kadar, kalbinin, sevdiğini sandığı adamdan çok, başka birinde atması da kötüydü. Hele de durum onunki gibi evlilik kararı almış biri için çok daha zordu. Sevgiliyken daha kolaydı karar vermek. Aklı nişanlısı için “onun gibisini bulamazsın, işte sana evlenilecek adam, daha ne olsun.” derken, kalbi “bırak her şeyi Yavuz’a koş” diyordu. Ne tuhaftı, insanın aşık olduğu ve evlenmek istediği insanın farklı olması. Yavuz’la evlenmek istemezdi Ece. Onunla aynı evi paylaşmak, onunla bir ömür yaşamak ya da onun çocuklarının babası olmasını istemiyordu. Sadece bir türlü vazgeçemediği tutku vardı Yavuz’la arasında. Eli eline değse bile ateş basıyordu. Soğuktan ürperen kollarını okşasın, ısıtmak bahanesiyle ya da bluzunun içine girmiş saçlarını nazikçe çekip çıkartsın diye dua ediyordu. İyi vakit geçiriyordu onunla, geziyor, gülüyor, eğleniyordu. Ama o kadardı işte, devamı gelmiyor ve bunlar evlenmeye yetmiyordu. Aslında Selen’e de sık sık olurdu bu, o sevgililerinden biriyle bile evlenmeyi düşünmemişti. Hatta neredeyse tüm ilişkilerinde erkek arkadaşları onunla evlilik hayalleri kurarken, tıpkı erkeklerin evlenme hayali kuran kızlardan kaçtığı gibi, Selen de onlardan kaçmıştı. Onlar gibi düşünmüyor olurdu evlenmeleri konusunda, onların daha fazla kendine bağlanmasına sebep olmamak için de ayrılırdı sevgililerinden.
Pazartesi, Temmuz 10, 2006
arkası yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:5
Uzun
uzun çaldırdı Selen Arzu’nun ev telefonunu, açmadığına şaşırdı, o
mızmızlığını bırakıp evden çıkmış olabilir miydi? Pek ihtimal vermedi
buna, duşta olduğunu düşündü, haklıydı da. Arzu bu aralar evde boş boş
oturuyor, canı hiç bir şey yapmak istemiyordu, buzdolabıyla televizyonun
önündeki koltuk arasında mekik dokuyor, sanki iyi gelecekmiş gibi
durmaksızın ağzına bir şeyler tıkıyordu. Ancak yakın arkadaşlarının
telefonlarını cevaplıyor, bir tek onlarla görüşüyordu. Selen sık sık
arıyordu onu. Çünkü hem neler hissettiğini çok iyi biliyor, hem Arzu’yu
çok iyi tanıyordu, onun bu beladan sıyrılmasının epey zaman alacağını
düşünerek, üzülüyordu arkadaşı için. Birini sevmek hiç bu kadar kötü
olamazdı. Diğerlerinde her zaman bir umut olurdu çünkü... Giyinir
süslenirdin, onu göreceğin, onunla aynı ortama gireceğin için
sevinirdin, edeceğiniz bir kaç cümle, beraber gideceğiniz bir film
heyecan verirdi, hoşlanmıyorsa bile belki bir gün hoşlanırdı o da
senden, belki bir gün gelirdi sana. Oysa evli birini sevmek bambaşka bir
şeydi. Hiç bir zaman gelmeyeceğinden emin olurdun. Sana bunu tüm
yalınlığıyla söylerlerdi. Bilirdin her zaman karısından, çocuklarından
sonra geleceğini, seni ancak fırsat bulursa arayabileceğini ve senin
asla onu arayamayacağını. Günlerce, haftalarca her telefona, onun
aradığını umarak koşardın. Belki birinde ondan olurdu telefon, çok da
sıcak olmayan bir sesle halini hatrını sorardı. İyi olup olmadığına
bakar, aslında bunu tamamen seni biraz sakinleştirmek, olası bir
çılgınlığını engellemek için yapardı. Bir delilik yapıp onu aramandan,
kalkıp yanına gitmenden, birilerine ilişkinizden bahsetmenden korkardı
aslında... Ve sen uzunca bir süre seni özlediği için aradığını
zannederdin. Esas sevdiği kadının sen olduğunu ama çocukları için o
evliliği sürdürmesi gerektiğini düşünürdün. Onu, çocuklarını düşünen bir
adam olduğu için daha çok sever, bu durumu hoş görürdün. Bir süre sonra
aramalar azaldığında ya da kulağına karısıyla nerede görüldükleri,
nasıl el ele gezdikleri, ne kadar mutlu göründükleri çalındığında, hafif
de olsa kalkardı gözündeki perde. Bir kuşku düşerdi içine, neden o
hayatına devam ederken senin süründüğünü sorgulamaya başlardın. Akıllı
bir erkekse, anlardı sesinin tonundan aklından neler geçtiğini ve seni
kaybetmemek için hemen hoşuna gidecek adımlar atardı. Bir çiçek gelirdi
evine isimsiz. Bir otel odasına davet alırdın belki. Odada yerdiniz
yemeğinizi, ne de olsa insan içine çıkamazsınız siz. Sevişirdiniz, ama
uyumazdı koynunda, karısına, gerçek yatağına dönerdi. Yalnız uyanırdın.
Bir gün evvel gözüne çok güzel görünen loş oda, güneşin içeri dolması ve
sandalyede asılı ceketin yok olmasıyla, tokat gibi gelirdi insana. Ama
yine de yüreğin durulmuş olurdu biraz. Akşam duyduğun güzel sözlerini
döndüre döndüre tekrarlardın, herşeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlar
gülümserdin kendi kendine. Ne de olsa kısıtlı bir zaman olurdu hep,
beraber geçirebileceğiniz, ancak tekrar tekrar düşünerek yayardın sen
onu tüm zamana. Başka türlü tutamazdın devamlı hayatında...
Cuma, Temmuz 07, 2006
arkası yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:4
Selen önce annesini aradı, daha dün gece Arzu’da kalmıştı, 2 gün üst
üste eve gitmemesine kesin kızardı ailesi ama Pınar’ın sıkkın canından
bahsettiğinde biraz söylenerek de olsa izin vereceklerinden emindi.
Sonra Aykut’u aradı, durumu anlattığında her zamanki gibi anlayışla
karşıladı Aykut, ertelediler programlarını. Sıra Bahar’a gelmişti, bir
telefon görüşmesiyle onu da halletti ve Pınar’ı arayıp herşeyin yolunda
olduğunu, akşam da pizza ısmarlayabileceklerini, yemek için
uğraşmamasını söyledi.
Selen yoldan Bahar’ı aldı, ne şanslılardı ki bugün hiç birinin mesaiye kalmasına gerek kalmamış hepsi ofislerini 6’da terk edebilmişlerdi. Pizzaların başına oturduklarında, her zaman olduğu gibi lise anılarıyla başladılar sohbete. Her konuyla ilgili bir anıları vardı sanki. Hiç durmadan liseden bahsedebilirlerdi aslında ama bugün bir araya Pınar’ın derdini dinlemek için toplanmışlardı.
- Pekala bırakın anıları, Pınar’ın konusuna geçelim ama ondan evvel seni bir yoklayalım Bahar Hanım. dedi bıyık altından gülümser bir tavırla Selen.
- Yok bir şey ben de, işte bildiğiniz gibi. İyi gidiyor...
- Eminsin di mi? Bize söylemek istediğin bir durum var mı? Üzmüyor değil mi seni? Umarım saçmalamasına izin vermiyorsundur eskiler gibi. diye atıldı Pınar.
- Yok yook, gerçekten çok iyi davranıyor bana. Hiç öyle aşırı kıskançlığı yok. Zindan etmek şöyle dursun bana dünyayı, acaip iyi vakit geçirmemi sağlıyor.
Bahar’ın bu sözlerine rağmen, tüm şüpheleri kaybolmamış olsa da kızların, içlerine su serpildi bir miktar. Her zaman korkarlardı Bahar’ın birileri tarafından ezileceğinden. Öyle iyi niyetli biriydi ki eşine rastlanmazdı dünyada. Bu yüzden hep kollarlardı onu, bazen fark ederdi Bahar, bazen ruhu bile duymazdı.
Selen yoldan Bahar’ı aldı, ne şanslılardı ki bugün hiç birinin mesaiye kalmasına gerek kalmamış hepsi ofislerini 6’da terk edebilmişlerdi. Pizzaların başına oturduklarında, her zaman olduğu gibi lise anılarıyla başladılar sohbete. Her konuyla ilgili bir anıları vardı sanki. Hiç durmadan liseden bahsedebilirlerdi aslında ama bugün bir araya Pınar’ın derdini dinlemek için toplanmışlardı.
- Pekala bırakın anıları, Pınar’ın konusuna geçelim ama ondan evvel seni bir yoklayalım Bahar Hanım. dedi bıyık altından gülümser bir tavırla Selen.
- Yok bir şey ben de, işte bildiğiniz gibi. İyi gidiyor...
- Eminsin di mi? Bize söylemek istediğin bir durum var mı? Üzmüyor değil mi seni? Umarım saçmalamasına izin vermiyorsundur eskiler gibi. diye atıldı Pınar.
- Yok yook, gerçekten çok iyi davranıyor bana. Hiç öyle aşırı kıskançlığı yok. Zindan etmek şöyle dursun bana dünyayı, acaip iyi vakit geçirmemi sağlıyor.
Bahar’ın bu sözlerine rağmen, tüm şüpheleri kaybolmamış olsa da kızların, içlerine su serpildi bir miktar. Her zaman korkarlardı Bahar’ın birileri tarafından ezileceğinden. Öyle iyi niyetli biriydi ki eşine rastlanmazdı dünyada. Bu yüzden hep kollarlardı onu, bazen fark ederdi Bahar, bazen ruhu bile duymazdı.
Perşembe, Temmuz 06, 2006
arkasi yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:3
Daha telefonun melodisini duyar duymaz sıcak bir gülümseme yayıldı
Selen’in yüzüne. Değiştirmişti Aykut’un melodisini, telefon uzağındayken
bile tanımak için. Telefonu kapıp şirketin merdivenlerine koştu, dışarı
çıkmak üzere.
- Efendim hayatım?
- Selam bebek. Nasılsın?
- İyiyim. Senden naber?
- Benden de iyilik. Ama bugün Selen’imi görebilirsem daha da iyi olacağım. Akşam evde sinema keyfi ve yemek öneriyorum.
- Hmm. Ne güzel bir teklif. Ne yemek yapacaksın bakalım bu sefer bana?
- Makarna ve köfteye ne dersin?
- Harika derim...
- O zaman bekliyorum iş çıkışı. Öptüm seni...
- Anlaştık, öptüm ben de...
Telefonu kapattı Selen ve kapatır kapatmaz tekrar çalmaya başladı. Arayan en yakın arkadaşı Pınar’dı. Neşeli bir sesle açtı telefonu, ama Pınar’dan aynı neşeli sesi duyamadı. Allak bullak olmuştu Pınar, nefes bile almadan hoşlandığı çocuğun şirketten bir kızla gizli gizli ilişki yaşadığını tahmin ettiğini anlatıyordu. Baran’ın kendisinden hoşlanmamasını bir kenara bırakmış, nasıl olurda onun gibi bir kızla beraber olabileceğini soruyordu durmadan. Ondan hoşlanabiliyorsa zaten kendisine uygun olmadığını söylüyordu, ama çoğu zaman olduğu gibi dilin ucunda kalıyordu bu mantıklı düşünce, beyinden kalbe gelmiyordu. Kalp inat ediyor, kimi severse sevsin, benim sevdiğim odur diyordu. Akşam ne yapacağını sordu Pınar Selen’e.
- Bize gel Selen, evde oturalım akşam, hatta bizde kal. Bahar’ı da ararız. Nolur, canım çok sıkkın...
- Efendim hayatım?
- Selam bebek. Nasılsın?
- İyiyim. Senden naber?
- Benden de iyilik. Ama bugün Selen’imi görebilirsem daha da iyi olacağım. Akşam evde sinema keyfi ve yemek öneriyorum.
- Hmm. Ne güzel bir teklif. Ne yemek yapacaksın bakalım bu sefer bana?
- Makarna ve köfteye ne dersin?
- Harika derim...
- O zaman bekliyorum iş çıkışı. Öptüm seni...
- Anlaştık, öptüm ben de...
Telefonu kapattı Selen ve kapatır kapatmaz tekrar çalmaya başladı. Arayan en yakın arkadaşı Pınar’dı. Neşeli bir sesle açtı telefonu, ama Pınar’dan aynı neşeli sesi duyamadı. Allak bullak olmuştu Pınar, nefes bile almadan hoşlandığı çocuğun şirketten bir kızla gizli gizli ilişki yaşadığını tahmin ettiğini anlatıyordu. Baran’ın kendisinden hoşlanmamasını bir kenara bırakmış, nasıl olurda onun gibi bir kızla beraber olabileceğini soruyordu durmadan. Ondan hoşlanabiliyorsa zaten kendisine uygun olmadığını söylüyordu, ama çoğu zaman olduğu gibi dilin ucunda kalıyordu bu mantıklı düşünce, beyinden kalbe gelmiyordu. Kalp inat ediyor, kimi severse sevsin, benim sevdiğim odur diyordu. Akşam ne yapacağını sordu Pınar Selen’e.
- Bize gel Selen, evde oturalım akşam, hatta bizde kal. Bahar’ı da ararız. Nolur, canım çok sıkkın...
Çarşamba, Temmuz 05, 2006
arkası yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:2
Sofradaydılar, Arzu krep yapmıştı bu sabah, çaylarını yudumlarken Ece
- Neyse senle benim durumum vahim, ama hiç değilse Selen mutlu gibi dedi.
Arzu hızlıca kaldırdı başını krepten, ağzı doluydu başını salladı ve zorla lokmasını yutarak
- Evet, evet dedi. Onu hiç böyle görmemiştim. İlk defa bir ilişkisine azıcık da olsa ciddi yaklaşıyor. O vurdumduymaz tavrı yok. Şimdiye kadar tüm ilişkilerine bitecek gözüyle başlamıştı. Kimbilir bu sürer gider.
- Ben Selen'in nerdeyse tüm erkek arkadaşlarını gördüm, ama hiç aşık olduğunu görmedim sanırım. Sevdi, her birini çok sevdi ama hiç sen ya da ben gibi olmadı.
- Sen bilmezsin, ben şahit oldum bir kere. Delirdi biri için, öldü bitti, gururu mururu bıraktı bir kenara. Şimdiye kadar bir tek onunla evlilik hayalleri kurdu, ki bilirsin Selen'i, hayatının geri kalanını tek bir insanla geçirme fikri her zaman rahatsız etmiştir onu. Yaşadılar o şerefsizle bir şeyler ama çıkmadılar. Daha doğrusu Selen istedi ama olmadı işte. Yıllarca sürdü, saçma sapan, hastalıklı, ne olduğu belirsiz ilişkileri...
- Neyse senle benim durumum vahim, ama hiç değilse Selen mutlu gibi dedi.
Arzu hızlıca kaldırdı başını krepten, ağzı doluydu başını salladı ve zorla lokmasını yutarak
- Evet, evet dedi. Onu hiç böyle görmemiştim. İlk defa bir ilişkisine azıcık da olsa ciddi yaklaşıyor. O vurdumduymaz tavrı yok. Şimdiye kadar tüm ilişkilerine bitecek gözüyle başlamıştı. Kimbilir bu sürer gider.
- Ben Selen'in nerdeyse tüm erkek arkadaşlarını gördüm, ama hiç aşık olduğunu görmedim sanırım. Sevdi, her birini çok sevdi ama hiç sen ya da ben gibi olmadı.
- Sen bilmezsin, ben şahit oldum bir kere. Delirdi biri için, öldü bitti, gururu mururu bıraktı bir kenara. Şimdiye kadar bir tek onunla evlilik hayalleri kurdu, ki bilirsin Selen'i, hayatının geri kalanını tek bir insanla geçirme fikri her zaman rahatsız etmiştir onu. Yaşadılar o şerefsizle bir şeyler ama çıkmadılar. Daha doğrusu Selen istedi ama olmadı işte. Yıllarca sürdü, saçma sapan, hastalıklı, ne olduğu belirsiz ilişkileri...
Salı, Temmuz 04, 2006
arkası yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:1
Sabahın 7siydi, telefonunun alarmı çalmaya başladıgı an actı gozlerini.
Hiç mızmızlanmadan kalktı yataktan. Bir an başı döndü, gece ne kadar
içtiklerini düşündü. Başucundaki yarı dolu bira şişesine takıldı gözü,
birasını yarım bıraktıgına göre, içmiş olduğunu anladı epey. Çantasından
diş fırçasını bulmuş, tuvaletin yolunu tutmuşken, masanın üzerindeki
boş bira, şarap, votka şişelerine, puro paketlerine ve koltuklarda
sızmış iki arkadaşına gözü takıldı, gülümsedi. Genelde olduğu gibi hiç
de akşamdan kalma bir hali yoktu. Herkes uyurken hazırlandı işe gitmek
üzere, siyah takımını giydi, topuklu ayakkabılarını... Kurumuş
dudaklarına sürdü rujunu. Sonra eşyalarını toparladı, çıkmasına yakın
evin sahibi uyandı. İşte o gerçekten akşamdan kalmaydı, hep açık duran
kızıl kıvırcık saçlarını toplamıştı bu sefer, patlak gözlerle
kahvaltılık bir şeyler hazırladı arkadaşına. Onun atıştırmasını izledi.
Hep severdi onun yemek yemesini izlemeyi. Ve sonra kapıya kadar geçirdi.
Ardından geri döndü, koltuk yerine yatağına gitti bu sefer...
"Neden içtim bu kadar?" diye düşündü pikenin altına girerken, midesindeki herşeyi geceden çıkarmış olmasına rağmen iyi değildi. İçmeyi teklif eden kendisiydi aslında, çoğu insan gibi alkolün yaralı yüreğine iyi geleceğini düşünmüştü. Oysa bir yere varamamıştı, kalbinin yanı sıra midesi de ağrıyordu artık. Çok duygusal, çok kırılgandı, evli bir erkekle bir şeyler yaşamak asla ona göre değildi. Selen uyarmıştı aslında onu, ben yaptım ama sen yapma, sen kaldıramazsın böyle bir ilişkiyi demişti. Arzu seviyordu aslına bakarsan Selen'in bu yönünü, ne kadar da rahat biriydi o. İlişkileri başlar biter, kimler gelir kimler geçer Selen'i pek etkilemezdi. Mutlu olmak gerek derdi hep, acımasız dünyanın gerçekten gözyaşlarını döktüreceği zamanlar olacaktır, o zamana kadar gülüp eğlenmene bak. Bunları düşünürken neden demin Selen'e reçel de çıkarmadım diye düşündü, yeni reçel almıştı halbuki. Bu sırada içerden Ece'nin sesini duydu...
Bir yandan öteki yana döndü Ece, eğri büğrü yattığı koltukta. Bir şeyler mırıldandı, belliki rüya görüyordu. Onun ki kadar karışık aklı ve kalbi olan biri için rüya yerine kabus demek daha doğru olabilirdi. Evlenmeli miydi Altan'la? Evlilik sürecine gireli çok zaman geçmişti, hatta o kadar çok ki, ondan soğuyup başka birini sevecek kadar... Bir bilseydi Altan, Ece’nin o çocukla neler yaşadığını, kesin elinde kalırdı Ece. Evlenmekten vaz mı geçerdi acaba? Ece bir yandan bir daha asla Altan kadar kendine değer veren birini bulamayacağını düşünürken, diğer yandan kalbinin Yavuz’da atmasını engelleyemiyordu. Selen, doğrudur demişti, belki de kimse çıkmaz karşına seni onun kadar seven, ama sen onunla mutlu değilsen yapacak bir şey yok, önemli olan senin kimi daha fazla sevdiğin. Ablası gibi görüyordu Selen’i. Arzu ise Selen’den büyük olmasına rağmen daha ziyade arkadaşı gibiydi. Tuhaf bir çekincesi vardı Selen’den. Arzu’ya saygıdan çok sevgi, Selen’e ise sevgiden çok saygı besliyordu galiba. Arzu'nun sesini duydu, rüya zannetti, bir kaç kez tekrarlanınca kahvaltının hazır olduğunu anladı.
arkasi yarın...
"Neden içtim bu kadar?" diye düşündü pikenin altına girerken, midesindeki herşeyi geceden çıkarmış olmasına rağmen iyi değildi. İçmeyi teklif eden kendisiydi aslında, çoğu insan gibi alkolün yaralı yüreğine iyi geleceğini düşünmüştü. Oysa bir yere varamamıştı, kalbinin yanı sıra midesi de ağrıyordu artık. Çok duygusal, çok kırılgandı, evli bir erkekle bir şeyler yaşamak asla ona göre değildi. Selen uyarmıştı aslında onu, ben yaptım ama sen yapma, sen kaldıramazsın böyle bir ilişkiyi demişti. Arzu seviyordu aslına bakarsan Selen'in bu yönünü, ne kadar da rahat biriydi o. İlişkileri başlar biter, kimler gelir kimler geçer Selen'i pek etkilemezdi. Mutlu olmak gerek derdi hep, acımasız dünyanın gerçekten gözyaşlarını döktüreceği zamanlar olacaktır, o zamana kadar gülüp eğlenmene bak. Bunları düşünürken neden demin Selen'e reçel de çıkarmadım diye düşündü, yeni reçel almıştı halbuki. Bu sırada içerden Ece'nin sesini duydu...
Bir yandan öteki yana döndü Ece, eğri büğrü yattığı koltukta. Bir şeyler mırıldandı, belliki rüya görüyordu. Onun ki kadar karışık aklı ve kalbi olan biri için rüya yerine kabus demek daha doğru olabilirdi. Evlenmeli miydi Altan'la? Evlilik sürecine gireli çok zaman geçmişti, hatta o kadar çok ki, ondan soğuyup başka birini sevecek kadar... Bir bilseydi Altan, Ece’nin o çocukla neler yaşadığını, kesin elinde kalırdı Ece. Evlenmekten vaz mı geçerdi acaba? Ece bir yandan bir daha asla Altan kadar kendine değer veren birini bulamayacağını düşünürken, diğer yandan kalbinin Yavuz’da atmasını engelleyemiyordu. Selen, doğrudur demişti, belki de kimse çıkmaz karşına seni onun kadar seven, ama sen onunla mutlu değilsen yapacak bir şey yok, önemli olan senin kimi daha fazla sevdiğin. Ablası gibi görüyordu Selen’i. Arzu ise Selen’den büyük olmasına rağmen daha ziyade arkadaşı gibiydi. Tuhaf bir çekincesi vardı Selen’den. Arzu’ya saygıdan çok sevgi, Selen’e ise sevgiden çok saygı besliyordu galiba. Arzu'nun sesini duydu, rüya zannetti, bir kaç kez tekrarlanınca kahvaltının hazır olduğunu anladı.
arkasi yarın...
Cumartesi, Temmuz 01, 2006
Sevgilerde / Behçet Necatigil
Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz.)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.
Siz geniş zamanlar umuyordunuz,
Çirkindi dar zamanlarda bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.
Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı.
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz.)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.
Siz geniş zamanlar umuyordunuz,
Çirkindi dar zamanlarda bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.
Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı.
Cuma, Haziran 30, 2006
kedi olsam o evde
Bazen bir kedi olmak istiyorum, sevdiğimin evinde. Sabah onu uyandırmak,
yanına sokulup zorla kendimi sevdirmek, o işe gittiğinde tüm gün
yayılmak koltuklarda... Güneş gelince, pencerenin kenarına zıplamak,
yoldan geçenleri izlemek. Her geçenin yüzüne, hareketlerine uzun uzun
bakıp, nasıl bir hayat sürdüğünü düşünmek... Sıkıldıkça tırnaklarımı
koltukların ayaklarında bilemek, sinekleri kovalarken perdelere
tırmanmak, o pıtır pıtır olan perdeler için sevgili sahibimden azar
işiteceğimi bilmek, ama affedeceğini düşünerek pek de kaale almamak, o
etrafta yokken yine ve yine tepelere çıkmak. Minik topumla kendi kendime
oynamak, zıp zıp zıplamak, yorulup tekrar koltuklara yayılmak... Akşama
doğru onun yolunu gözlemek, geldiğinde bacakları arasında dolanmak,
ölesiye kendimi sevdirmek ve sonra yemeğimi vermesini beklemek...
Yemeğimi her zamanki gibi ondan önce bitirmek... Anlamadığımı zannederek
bana yaptığı konuşmaları dinlemek. Her şeyi niye bu kadar
zorlaştırdığına, niye bu kadar karmaşık düşündüğüne anlam verememek...
Onun fıstık ve birasıyla televizyonun önüne yerleşmesini beklemek,
ardından kucağındaki yerimi almak. Sağ eli fıstık ve birayla
ilgilenirken, sol elinin üzerimde gezinmesi... Dalıp da beni sevmeyi
unuttuğu vakit parmaklarının altında kıpırdanmak... Sonra beraber yatağa
gitmek. Koynunda sabaha kadar mırıl mırıl uyumak...
Perşembe, Haziran 29, 2006
hafifletmek için yürekleri
hafifletmek için yürekleri;
bi şeyler yazmalı, çıktıkça parmaklardan kelimeler, sıkıntılar kağıda geçmeli...
dans etmeli deliler gibi, umursamadan kimseyi...
sesin kısılana kadar şarkı söylemeli, bağıra çağıra...
hayal kurmalı, derindekiler kalbe, kalptekiler akla üşüşmeli, bir gülümseme yayılmalı dudaklara...
dostlara koşmalı, söz söylemeye gerek kalmadan, sıcak sohbetler, anlayışlı bakışlar bulmalı...
sevdigini görmeli, unutup herşeyi kocaman sarılmalı, kollarında uyumalı...
bi şeyler yazmalı, çıktıkça parmaklardan kelimeler, sıkıntılar kağıda geçmeli...
dans etmeli deliler gibi, umursamadan kimseyi...
sesin kısılana kadar şarkı söylemeli, bağıra çağıra...
hayal kurmalı, derindekiler kalbe, kalptekiler akla üşüşmeli, bir gülümseme yayılmalı dudaklara...
dostlara koşmalı, söz söylemeye gerek kalmadan, sıcak sohbetler, anlayışlı bakışlar bulmalı...
sevdigini görmeli, unutup herşeyi kocaman sarılmalı, kollarında uyumalı...
Çarşamba, Haziran 28, 2006
aşk & aseton
Sendin süren o ojeyi tırnaklarına, o özenle baktığın, kırılmasın diye
yoğun çaba harcadığın tırnaklarına. Ne de olsa o ojeyi süren ya da
sürülmesine izin veren olamaz senden başka... Sevdiremez ya kimse
kendini sana zorla, tıpkı onun gibi işte. Sen seversin, onu kalbine sen
koyarsın, tıpkı oje gibi tüm kalbine sürersin. Şimdi kenarları çıkmış,
uçları kalkmış, çıkarmanın vakti gelmiş diyorsun o ojeyi yani gönlünden
çıkarmanın vakti gelmiş olmalı sevdiğini. Peki ya asetonun yoksa
çıkarabilir misin? Mümkün mü dersin? Elbet kazıyabilirsin
tırnaklarından, ama sorun da bu ya o zaman tırnaklarını zedelersin.
Çıkmış olsa da oje ellerinden, izi kalır bu sefer... Anlayacağın işin
kötüsü ojeyi, iz bırakmadan, ancak aseton çıkarır. Ve iş kalpteki aşkı
çıkarmaya gelince anlarsın ki, o ojenin asetonu bir tek oje sahibinde
bulunur. İstediğin kadar uğraş, karşındaki gelip silmeden ya da sana
asetonu vermeden, silemezsin onu kalbinden. Belki üzerine başka ojeler
sürerek kapatırsın kalkmış kısımları ya da değiştirirsin tonunu, ama
gitmez hiç bir yere, en altta durur öylece, iki de bir görünür
aşağılardan bir yerlerden, hem görmesen bile bilirsin zaten. Bitmez
sevgin, ölmez aşkın, eğer bir şeyler yarım kalmışsa... Sen henüz
yaşarken onu, paylaşırken herşeyi onunla, bırakmışsa o, cümlen
tamamlanmamış, sözlerin eksik, dudakların aralık... Arkasını dönüp çıkıp
gitmişse, “bitti” demişse sen “sonsuz” sanarken, ya da “hiç olmadı”,
sen uğruna ölebilecekken. Bu durumda en iyi ihtimalle nefrete dönüşür
aşkın, oysa nefret aşkın zıddı değildir. Hiç bir şey hissetmemektir,
aşkın tersi. Çünkü nefret en az aşk kadar yoğun, bir o kadar da aşka
yakın bir duygudur. Sadece ince bir çizgi vardır aralarında. Nefretin
bir adım gerisi aşk, aşkın bir adım ötesi nefrettir. Belki de tek bir
kelimeyle bu sınır geçilebilir. Nefretinin geçmesi ya da aşkının sönmesi
için, "O"nun geri gelmesi gerekir, onun da senin çektiğin kadar acıyı
çekmesi, günlerce ağlaması, seni özlemesi ve tüm bunları dile getirmesi.
İşte budur asetonu senin ojenin. Başka türlü çıkmaz... Başka türlü
iyileşmez kanayan yaran, belki kabuk tutar ama iyileşmez. Onun tek bir
hareketi koparıverir yaranın kabuğunu, tek bir bakışı, tek bir sözü...
Onu görmek acı verir her seferinde, durmaksızın onu düşünürsün,
geleceği, kıymetini anlayacağı günü beklersin. Gelmeyeceğinden emin bile
olsan fark etmez, kendine itiraf edemesen bile umudun hiç tükenmez.
Küllenir elbet bir gün kor gibi yüreğin... Ne de olsa zaman çaresi
herşeyin. Ama hiç bir şey asetona benzemez, asetonsuz aşkların izi
yüreklerden hiç ama hiç silinmez...
Çarşamba, Haziran 21, 2006
aşk & okey taslari
belki de tum ogrenim hayatimda gordugum ingilizce kitaplarindan en cok
aklima yer eden kısım şu: birbirini kovalayan insan resimleri ve
altindaki yazi: mary loves john, john loves susan, susan loves george,
george loves ann, ann loves joe, joe loves kate...
neden karsiliksiz asklar olur insanlarin hayatinda, neden john'a butun kizlar hastayken, susan cekici bulmaz onu? ya da neden john susan'a delirir sırf? bunlari dusunurken sunu fark ettim. insanlar okey taşlarına, gonul meseleleri de bu okey oyununa benziyor... bir el diziliyor, gelişiyor gelişiyor, zamanla içindeki taşlar da, beklenen taşlar da değişiyor. sen kırmızı 4'lüyü beklerken dört gözle, karşı taraftaki adam umarsızca atıyor yere onu ve öteki tenezzül edip almıyor bile, yerden yeni bir taş çekiyor. gözlerin, eline gelseydi çok mutlu olacağını bildiğin o 4'lüde, yapabileceğin bir sey yok, üzgünsün sadece. Taşlar karılıp, yeni oyun başladığındaysa belki de yere ilk attığın taş oluyor senin de o kırmızı 4'lü. unuttun gitti ona olan aşkını. veyahut aynı el içinde öyle bir durum oldu ki bozdun 4'lü serisini, attın gitti diğer 4'lüleri, artık faydası var mı yerden o kırmızı 4'lünün gelmesinin. neden Susan istemiyor John'u dersen, işte tam da bu yüzden. çünkü Susan'ın eline yeşil 8 lazım. Susan ise John'un tam ara taşı, şöyle 5'lisinin ortasına girecek, belki de onu bulsa işte "the one" bu diyip bitecek, kazanacak oyunu. ama umutsuzluğa kapılmamak lazım, elbet oluyor tabii John & Susan'in birbirlerini sevdigi, en iyi çift seçildiği, şangur şungur diye diğer çiftleri devirip, ele güne kendini gösterdiği. oluyor kazanılan oyunlar, oluyor evlenip ömür boyu mutlu yaşayanlar...
neden karsiliksiz asklar olur insanlarin hayatinda, neden john'a butun kizlar hastayken, susan cekici bulmaz onu? ya da neden john susan'a delirir sırf? bunlari dusunurken sunu fark ettim. insanlar okey taşlarına, gonul meseleleri de bu okey oyununa benziyor... bir el diziliyor, gelişiyor gelişiyor, zamanla içindeki taşlar da, beklenen taşlar da değişiyor. sen kırmızı 4'lüyü beklerken dört gözle, karşı taraftaki adam umarsızca atıyor yere onu ve öteki tenezzül edip almıyor bile, yerden yeni bir taş çekiyor. gözlerin, eline gelseydi çok mutlu olacağını bildiğin o 4'lüde, yapabileceğin bir sey yok, üzgünsün sadece. Taşlar karılıp, yeni oyun başladığındaysa belki de yere ilk attığın taş oluyor senin de o kırmızı 4'lü. unuttun gitti ona olan aşkını. veyahut aynı el içinde öyle bir durum oldu ki bozdun 4'lü serisini, attın gitti diğer 4'lüleri, artık faydası var mı yerden o kırmızı 4'lünün gelmesinin. neden Susan istemiyor John'u dersen, işte tam da bu yüzden. çünkü Susan'ın eline yeşil 8 lazım. Susan ise John'un tam ara taşı, şöyle 5'lisinin ortasına girecek, belki de onu bulsa işte "the one" bu diyip bitecek, kazanacak oyunu. ama umutsuzluğa kapılmamak lazım, elbet oluyor tabii John & Susan'in birbirlerini sevdigi, en iyi çift seçildiği, şangur şungur diye diğer çiftleri devirip, ele güne kendini gösterdiği. oluyor kazanılan oyunlar, oluyor evlenip ömür boyu mutlu yaşayanlar...
Salı, Haziran 20, 2006
kiraz bahçesinde...
dün uzaklastim sehrin gurultusunden. dallarindan kiraz toplayabilecegim
agaclarin oldugu bahcelere gittim. güllerle bezeli kapıdan geçtim.
köpekle oynadim bahcedeki. o bebekligini bildigim, patileri corap giymis
gibi beyaz, aslen tarçın rengi koca köpekle. cikarttim sandaletlerimi,
koydum kenara, yalın ayak koştum, nefes nefese kalana kadar. kardesim
atladi sırtıma, biraz da öyle koştum. derken güreşe tutuştum kardeş ve
köpekle. sonra babamla, tutunamadım yine onun karşısında, amcamın
verdiği tüm ipuçlarına rağmen, devrildim yere. sonra duvarlara,
demirlere tırmandim, kiraz topladim. ardından pazar gazetelerini
kesfettim, toplayip hepsini kolumun altina, yayildim şezlonga. babama da
verdim biraz, kıyamadım yine ona. bir elim kiraz tabaginda, diğeri
gazeteyi tutmakta, kayısı agacının gölgesinde geçti zaman uyuklamakla...
anneler çalışıyordu her zamanki gibi, mutfaktan bahçeye, bahçeden
mutfağa... ne zor anne olmak, hep çocuk kalmalı ya da baba olmalıyım
veya çok çalışıp eve bi anne kiralamalıyım...
...derken mangal yandı, gelsin etler, gitsin tavuklar, ekmek arasına sucuklar. "fasulyeyi uzatır mısın? tuz nerde?" sofrada rakı, fonda Zeki Müren plağı. ve benim keyfim yerinde. çocuk kalmalısın diyor bir yanım. sofra kurulurken köpekle oynamalı, ağaç tepelerinde kiraz toplamalısın. annen seslenmeli, "hadi in aşağı, yemeğe gel" diye. büyükler saatlerce oyalanırken sofrada, anlam veremeyip onlara, iki lokma atıp ağzına kalkmalısın oyuna. oysa rakı-mangal-zeki müren-sohbet halinden memnunum. yaşlanmış olmalıyım. bi masada saatlerimi oturarak geçirebildiğime, duydukça "hiçbir şeyde gözüm yok, sen yanımda ol yeter" diyen hafif cızırtılı çıkan o sesi duygulandigima, ailemle aynı sofrada oturabilecegim zamanın gittikce daraldıgını dusunup ağlamaklı olduguma gore...
...derken mangal yandı, gelsin etler, gitsin tavuklar, ekmek arasına sucuklar. "fasulyeyi uzatır mısın? tuz nerde?" sofrada rakı, fonda Zeki Müren plağı. ve benim keyfim yerinde. çocuk kalmalısın diyor bir yanım. sofra kurulurken köpekle oynamalı, ağaç tepelerinde kiraz toplamalısın. annen seslenmeli, "hadi in aşağı, yemeğe gel" diye. büyükler saatlerce oyalanırken sofrada, anlam veremeyip onlara, iki lokma atıp ağzına kalkmalısın oyuna. oysa rakı-mangal-zeki müren-sohbet halinden memnunum. yaşlanmış olmalıyım. bi masada saatlerimi oturarak geçirebildiğime, duydukça "hiçbir şeyde gözüm yok, sen yanımda ol yeter" diyen hafif cızırtılı çıkan o sesi duygulandigima, ailemle aynı sofrada oturabilecegim zamanın gittikce daraldıgını dusunup ağlamaklı olduguma gore...
Cumartesi, Haziran 17, 2006
favorite gifts
pekala bugun yazi sepetimizde hediyeler var; arkadaslarimin aldigi en cok sevdigim ve kullandigim hediyeler...
taylan'in hediyesi tepe tepe kullandigim mavi bel cantam
asli'nin hediyesi gri askili bluz (herseye uyuyo valla, hem spor hem sik, ister kumas pantalonla giy, ister kotun uzerine gecir)
suleyman'in hediyesi kirmizi bluz (onu giyince herkes bana bayiliyo, ne gusel olmussun dio:) (ben zaten suleyman kadar zevkli bi erkek gormedim, alisverisi de bi kadar seviyo saolsun)
cemil'in hediyesi inekli kumbaram (cok sevimliii, is yerinde, masamda duruyo, bi ara 50 milyon etmisti icinde biriken para)
altin kizlarin (gozde-dalsu-zeynep) hediyesi super melekli fincanim (cok uzulerek bu fincanimin gecenlerde kirildigini acikliyorum, maalsef teknokent'e gecer gecmez telef olmus burdaki mutfakta)
caner'in hediyesi mavi anahtarlik (ev anahtarlarimi tasima serefine erisen bu anahtarlik aslen canerin olup, benim cok begenmem uzerine bana verilmistir)
nergis'in hediyesi bardak altlıgi ( bundan nergis'te de var, is yerinde duruyo, tabi eskiden karsilikli oturuyoduk, uyum icinde koyuyoduk fincanlarimizi bardak altligimizin uzerine. ühhü, simdi o bi kat asagida, onsuzluk zor...)
pelin'in hediyesi siyahlı küpeler (yillar evveldi, orta son bile olabilir, pelin'le karum'da geziyorduk, bu kupeleri begenmistim, o da hemen almisti bana)
...
simdilik aklima gelenler bunlar, geldikce yazarim...
taylan'in hediyesi tepe tepe kullandigim mavi bel cantam
asli'nin hediyesi gri askili bluz (herseye uyuyo valla, hem spor hem sik, ister kumas pantalonla giy, ister kotun uzerine gecir)
suleyman'in hediyesi kirmizi bluz (onu giyince herkes bana bayiliyo, ne gusel olmussun dio:) (ben zaten suleyman kadar zevkli bi erkek gormedim, alisverisi de bi kadar seviyo saolsun)
cemil'in hediyesi inekli kumbaram (cok sevimliii, is yerinde, masamda duruyo, bi ara 50 milyon etmisti icinde biriken para)
altin kizlarin (gozde-dalsu-zeynep) hediyesi super melekli fincanim (cok uzulerek bu fincanimin gecenlerde kirildigini acikliyorum, maalsef teknokent'e gecer gecmez telef olmus burdaki mutfakta)
caner'in hediyesi mavi anahtarlik (ev anahtarlarimi tasima serefine erisen bu anahtarlik aslen canerin olup, benim cok begenmem uzerine bana verilmistir)
nergis'in hediyesi bardak altlıgi ( bundan nergis'te de var, is yerinde duruyo, tabi eskiden karsilikli oturuyoduk, uyum icinde koyuyoduk fincanlarimizi bardak altligimizin uzerine. ühhü, simdi o bi kat asagida, onsuzluk zor...)
pelin'in hediyesi siyahlı küpeler (yillar evveldi, orta son bile olabilir, pelin'le karum'da geziyorduk, bu kupeleri begenmistim, o da hemen almisti bana)
...
simdilik aklima gelenler bunlar, geldikce yazarim...
Cuma, Haziran 16, 2006
hersey ne kadar basit...
If you have ever wondered.. All I Ever Really Needed to Know I Learned in Kindergarten
Robert Fulgham
Most of what I really need to know about how to live, and what to do, and how to be, I learned in Kindergarten. Wisdom was not at the top of the graduate school mountain, but there in the sandbox at nursery school.
These are the things I learned...
Share everything. Play fair. Don't hit people. Put things back where you found them. Clean up your own mess. Don't take things that aren't yours. Say sorry when you hurt somebody. Wash your hands before you eat. Flush. Warm cookies and cold milk are good for you. Live a balanced life. Learn some and think some and draw and paint and sing and dance and play and work every day some.
Take a nap every afternoon. When you go out into the world, watch for traffic, hold hands, and stick together. Be aware of wonder. Remember the little seed in the plastic cup? The roots go down and the plant goes up and nobody really knows how or why, but we are all like that.
Goldfish and hamsters and white mice and even the little seed in the plastic cup - they all die. So do we.
And then remember the book about Dick and Jane and the first word you learned, the biggest word of all: LOOK. Everything you need to know is in there somewhere. The Golden Rule and love and basic sanitation. Ecology and politics and sane living.
Think of what a better world it would be if we all - the whole world had cookies and milk about 3 o'clock every afternoon and then lay down with our blankets for a nap. Or if we had a basic policy in our nation and other nations to always put things back where we found them and cleaned up our own messes. And it is still true, no matter how old you are, when you go out into the world, it is best to hold hands and stick together.
Robert Fulgham
Most of what I really need to know about how to live, and what to do, and how to be, I learned in Kindergarten. Wisdom was not at the top of the graduate school mountain, but there in the sandbox at nursery school.
These are the things I learned...
Share everything. Play fair. Don't hit people. Put things back where you found them. Clean up your own mess. Don't take things that aren't yours. Say sorry when you hurt somebody. Wash your hands before you eat. Flush. Warm cookies and cold milk are good for you. Live a balanced life. Learn some and think some and draw and paint and sing and dance and play and work every day some.
Take a nap every afternoon. When you go out into the world, watch for traffic, hold hands, and stick together. Be aware of wonder. Remember the little seed in the plastic cup? The roots go down and the plant goes up and nobody really knows how or why, but we are all like that.
Goldfish and hamsters and white mice and even the little seed in the plastic cup - they all die. So do we.
And then remember the book about Dick and Jane and the first word you learned, the biggest word of all: LOOK. Everything you need to know is in there somewhere. The Golden Rule and love and basic sanitation. Ecology and politics and sane living.
Think of what a better world it would be if we all - the whole world had cookies and milk about 3 o'clock every afternoon and then lay down with our blankets for a nap. Or if we had a basic policy in our nation and other nations to always put things back where we found them and cleaned up our own messes. And it is still true, no matter how old you are, when you go out into the world, it is best to hold hands and stick together.
ben neymisim: lion king
Sevgili okuyucu, bugun bu kosede beni tanimayanlarin tanimasi,
yakinlarimin cozmesi, cozenlerin parmaginda oynatmasi icin ipuclarina
yer verecegim... bendeniz aslan burcuyum. ve tipik aslan ozelliklerini
sergilemekteyim. simdi bir burc yorumu uzerinden giderek, gerekli
yerlerde araya girerek ben'i ogrenecegiz. nasi biseymis, nerde ne
istermis, ne yaptin mi yumusar, ne yaptin mi kizarmis gorecegiz...
Aslan, kişiliğinde canlılığı, yaşam gücünü, ihtirası, yiğitliği ve asaleti temsil eder. Yürüyüşü, canlı hareketleri, sıcaklığı, sağlam ve sakin görünüşü ile tanınır. Asla kendisinden şüpheye düşürmeyecek güçlü bir yapıya sahiptir ve son derece sıcak kalplidir. Doğallığı, neredeyse çocuksu cazibesi ve gözlerinde parıldayan yaşam sevinci, birçoklarında reddedilemez etki bırakan bir çekim gücüne dönüşür. Böyle seçkin yeteneklere sahip bir başka burç yoktur. (bunu her burca diyolar di mi:) neyse yine de guzel laf) Asalet, cesaret, doğru sözlülük, azim, sevme yeteneği, büyüklük, iyilik, gerçekten krallara göre bir kişilikte birleşebilir. (kralice diyelim biz) Bunun yanında, kibir, gurur, hakimiyet hırsı, küstahlık, kendini beğenmişliği de vardır ve eğer bu kötü huyları artarsa, çekilmez, bencil bir krala dönüşebilir. (kabul, ama henuz o kadar da cekilmez degilim di mi? tamam belki pelin ya da nilay evet diyebilir ama siz bakmayin onlara, sizlere onlar kadar samimi davranmam icin yuzyil gecmesi lazim, korkmaniza gerek yok) Kesin olan şey, bu özelliklerin ve burada sayılamayacak eğitim, arkadaş etkisi ve sosyal çevre gibi faktörlerin değişik kişiliklere yol açabileceğidir. İdeal durumlarda dürüst, sıcak kalpli, geniş ve iyi insanlarla karşılaşabilir. (hah, iste)Şaşırtıcı olan Aslan insanlarının büyük problemleri çözerken bile, sakinliklerini çabuk kaybetmemeleridir. Kendilerine verdikleri değere bağlı olan ve her problemi çözmelerine yarayan güçlü azim, onları gıpta edilecek derecede hoş gösterir. Canlıları anlama ve dikkatlerini her şeyin özüne yöneltme yetenekleri vardır. Bu özelliği onu korkulan bir eleştirmen yapar. Gözüne batan her şeyi acı alaylar, yaralayıcı sözler ve en iyi durumda kırıcı bir imayla acımasızca eleştirecektir. (evet, ama acı soyleyen dosttur) Eleştirileriyle bir insanı kırıp kırmadığı onun için önemsizdir. (tarzimi biraz mazur gorup, dinlerseniz, aslinda sizin icin iyi seyler soyledigimden emin olabilirsiniz.) Başka bir fikrin doğruluğunu kabul etmemekte direnir. Onun kararları "hatasızdır." (o kadar da diil, eger aklima yatiyorsa, gercekten mantikliysa kabul ederim. benim anlayacagim dilde anlatmaniz yeterli)Genellikle doğru olan öğütlerini severek paylaşır birisinin bunu isteyip istemediği önemsizdir. Tamamen iyi yüreklilikle buna teşebbüs eder, ama bazen bu öğütler, bazılarına fazla gelebilir ve bu yönüyle sevilmeyebilir. Aslanın yapısı herkese hoş gelmez. ( :):) galiba bu da dogru, kolay degil beni cekmek, ama "tamamen iyi yüreklilikle buna teşebbüs ettigim dogru) Ayrıca hakimiyet hırsı, ilk bakışta anlaşılmasaydı gizli kalabilirdi. Aslan başka türlü yapamaz. Her şeye ve herkese hükmetmelidir. (yes) Bu da onunla ilişkiyi zorlaştırır. Öte yandan çok duygusaldır. Eğer birisi ondan şüphelenmeye veya yeteneklerini sınamaya kalkarsa, hemen yakıcı cevaplarına maruz kalır. (yesss) Bu tür bir yaklaşım onu çok derinden yaralayacak ve tepkisi herkesi şaşırtacak kadar sert olacaktır. (yesss, anasindan emdigi sutu getiririm burnundan alimallah :)) Ama ümitsizliği uzun sürmez, çünkü temel yapısı iyimserdir. Yaşama sevinci yüzeye çıkar. (ehe, buna da yes)
Sevdiği ve kendisini seven sadık insanı ortada bırakmaz. Dürüsttür, eğilimlerini bilen birisi, ona güvene bilir. (dogruu, benim ipimle kuyuya inilir:) ) Kendini feda etme derecesine varabilen iyi kalpliliği, verdiği sözlerden anlaşılabilir.
İnsanları tanıma konusunda pek iyi değildir. Saf, çocuksu olabilir. Kötü niyetli insanlar tarafından kullanılma veya aldatılma tehlikesi içindedir. Yalancılar ve sahtekâr işadamları için, o iyi bir kurbandır, onun iyi şöhretini ve güvenilir kişiliğini kullanarak herhangi bir kirli işe onu bulaştırmak isteyebilirler. (o kadar saf mıyım yaw? sanmiyorum ama bilemedim valla)
Aslan insanları "hayatını sanat gibi yaşayanlara" hayrandırlar. Ama sanatla basitliği birbirinden ayırt edemezler. Onlara uymayan şeyleri taklit etmeye çalışırlar. (yok artık, mal mıyız?) Bu yüzden ciddi sorunlarla karşılaşabilirler.
Aslan insanı, esprili, girişken ve konuşkan bir dosttur. (konuskan kismi biraz fazla mi ne? sonucta hakan'in benim icin soyle dedigini biliyoruz: "servise kitap getirmiyorum artik, bizim kız servisle gelmeye basladi da, hic susmuyo, okuyamiyorum") Şehrin gizli ama seçkin yerlerini bilir ve en iyi yemeğin nerede yenilebileceği, en ilginç insanların nerelere gittiği gibi konulardan haberdardır. Onu sanat olaylarında, antika dükkanlarında ve bit pazarlarında görebilirsiniz, buraları iyi koku alan burnuyla bulur. (ay hic isim olmaz, seckin yerleri ne bilirim, ne severim, antika falan da benden uzak allaha yakin)
Güçlü kişisel cazibesi ve doğal çocukçuluğu yeni insanlarla tanışmasını kolaylaştırır. (hahha foyam meydana mi cikiyor ne?) İnsanlar onun dostluğunu ararlar. Bir Aslanla arkadaş olmak herkes için kazançtır. (allaaah :) )İyimser canlılığı, etrafına da bir ferahlık yayar. Huzuru, kendine güveni ve gücünden kaynaklanır.
hah bitti, budur iste, bu kadarcik biseyim:) ozetle su kralice mevzusunu unutmuyosunuz biir. sozumu dinliyosunuz ikii. arada bi iki guzel laf etmeyi unutmuyosunuz üüüc...
Aslan, kişiliğinde canlılığı, yaşam gücünü, ihtirası, yiğitliği ve asaleti temsil eder. Yürüyüşü, canlı hareketleri, sıcaklığı, sağlam ve sakin görünüşü ile tanınır. Asla kendisinden şüpheye düşürmeyecek güçlü bir yapıya sahiptir ve son derece sıcak kalplidir. Doğallığı, neredeyse çocuksu cazibesi ve gözlerinde parıldayan yaşam sevinci, birçoklarında reddedilemez etki bırakan bir çekim gücüne dönüşür. Böyle seçkin yeteneklere sahip bir başka burç yoktur. (bunu her burca diyolar di mi:) neyse yine de guzel laf) Asalet, cesaret, doğru sözlülük, azim, sevme yeteneği, büyüklük, iyilik, gerçekten krallara göre bir kişilikte birleşebilir. (kralice diyelim biz) Bunun yanında, kibir, gurur, hakimiyet hırsı, küstahlık, kendini beğenmişliği de vardır ve eğer bu kötü huyları artarsa, çekilmez, bencil bir krala dönüşebilir. (kabul, ama henuz o kadar da cekilmez degilim di mi? tamam belki pelin ya da nilay evet diyebilir ama siz bakmayin onlara, sizlere onlar kadar samimi davranmam icin yuzyil gecmesi lazim, korkmaniza gerek yok) Kesin olan şey, bu özelliklerin ve burada sayılamayacak eğitim, arkadaş etkisi ve sosyal çevre gibi faktörlerin değişik kişiliklere yol açabileceğidir. İdeal durumlarda dürüst, sıcak kalpli, geniş ve iyi insanlarla karşılaşabilir. (hah, iste)Şaşırtıcı olan Aslan insanlarının büyük problemleri çözerken bile, sakinliklerini çabuk kaybetmemeleridir. Kendilerine verdikleri değere bağlı olan ve her problemi çözmelerine yarayan güçlü azim, onları gıpta edilecek derecede hoş gösterir. Canlıları anlama ve dikkatlerini her şeyin özüne yöneltme yetenekleri vardır. Bu özelliği onu korkulan bir eleştirmen yapar. Gözüne batan her şeyi acı alaylar, yaralayıcı sözler ve en iyi durumda kırıcı bir imayla acımasızca eleştirecektir. (evet, ama acı soyleyen dosttur) Eleştirileriyle bir insanı kırıp kırmadığı onun için önemsizdir. (tarzimi biraz mazur gorup, dinlerseniz, aslinda sizin icin iyi seyler soyledigimden emin olabilirsiniz.) Başka bir fikrin doğruluğunu kabul etmemekte direnir. Onun kararları "hatasızdır." (o kadar da diil, eger aklima yatiyorsa, gercekten mantikliysa kabul ederim. benim anlayacagim dilde anlatmaniz yeterli)Genellikle doğru olan öğütlerini severek paylaşır birisinin bunu isteyip istemediği önemsizdir. Tamamen iyi yüreklilikle buna teşebbüs eder, ama bazen bu öğütler, bazılarına fazla gelebilir ve bu yönüyle sevilmeyebilir. Aslanın yapısı herkese hoş gelmez. ( :):) galiba bu da dogru, kolay degil beni cekmek, ama "tamamen iyi yüreklilikle buna teşebbüs ettigim dogru) Ayrıca hakimiyet hırsı, ilk bakışta anlaşılmasaydı gizli kalabilirdi. Aslan başka türlü yapamaz. Her şeye ve herkese hükmetmelidir. (yes) Bu da onunla ilişkiyi zorlaştırır. Öte yandan çok duygusaldır. Eğer birisi ondan şüphelenmeye veya yeteneklerini sınamaya kalkarsa, hemen yakıcı cevaplarına maruz kalır. (yesss) Bu tür bir yaklaşım onu çok derinden yaralayacak ve tepkisi herkesi şaşırtacak kadar sert olacaktır. (yesss, anasindan emdigi sutu getiririm burnundan alimallah :)) Ama ümitsizliği uzun sürmez, çünkü temel yapısı iyimserdir. Yaşama sevinci yüzeye çıkar. (ehe, buna da yes)
Sevdiği ve kendisini seven sadık insanı ortada bırakmaz. Dürüsttür, eğilimlerini bilen birisi, ona güvene bilir. (dogruu, benim ipimle kuyuya inilir:) ) Kendini feda etme derecesine varabilen iyi kalpliliği, verdiği sözlerden anlaşılabilir.
İnsanları tanıma konusunda pek iyi değildir. Saf, çocuksu olabilir. Kötü niyetli insanlar tarafından kullanılma veya aldatılma tehlikesi içindedir. Yalancılar ve sahtekâr işadamları için, o iyi bir kurbandır, onun iyi şöhretini ve güvenilir kişiliğini kullanarak herhangi bir kirli işe onu bulaştırmak isteyebilirler. (o kadar saf mıyım yaw? sanmiyorum ama bilemedim valla)
Aslan insanları "hayatını sanat gibi yaşayanlara" hayrandırlar. Ama sanatla basitliği birbirinden ayırt edemezler. Onlara uymayan şeyleri taklit etmeye çalışırlar. (yok artık, mal mıyız?) Bu yüzden ciddi sorunlarla karşılaşabilirler.
Aslan insanı, esprili, girişken ve konuşkan bir dosttur. (konuskan kismi biraz fazla mi ne? sonucta hakan'in benim icin soyle dedigini biliyoruz: "servise kitap getirmiyorum artik, bizim kız servisle gelmeye basladi da, hic susmuyo, okuyamiyorum") Şehrin gizli ama seçkin yerlerini bilir ve en iyi yemeğin nerede yenilebileceği, en ilginç insanların nerelere gittiği gibi konulardan haberdardır. Onu sanat olaylarında, antika dükkanlarında ve bit pazarlarında görebilirsiniz, buraları iyi koku alan burnuyla bulur. (ay hic isim olmaz, seckin yerleri ne bilirim, ne severim, antika falan da benden uzak allaha yakin)
Güçlü kişisel cazibesi ve doğal çocukçuluğu yeni insanlarla tanışmasını kolaylaştırır. (hahha foyam meydana mi cikiyor ne?) İnsanlar onun dostluğunu ararlar. Bir Aslanla arkadaş olmak herkes için kazançtır. (allaaah :) )İyimser canlılığı, etrafına da bir ferahlık yayar. Huzuru, kendine güveni ve gücünden kaynaklanır.
hah bitti, budur iste, bu kadarcik biseyim:) ozetle su kralice mevzusunu unutmuyosunuz biir. sozumu dinliyosunuz ikii. arada bi iki guzel laf etmeyi unutmuyosunuz üüüc...
Cuma, Haziran 09, 2006
tatil ozlemi
kum kacsin gozume,
kizarsin gozum, yansin,
kulagima da su,
cikmasin gunlerce sinir etsin beni.
yansin ayaklarim sıcak kumdan,
soyulsun omuzlarim, dokunulamasin,
kanasın dizlerim voleybol oynamaktan,
bitap duseyim sıcaktan,
uykusuz geceler gecireyim bunalmaktan,
yeter ki tatile gideyim,
bugun burasi degil benim yerim...
kizarsin gozum, yansin,
kulagima da su,
cikmasin gunlerce sinir etsin beni.
yansin ayaklarim sıcak kumdan,
soyulsun omuzlarim, dokunulamasin,
kanasın dizlerim voleybol oynamaktan,
bitap duseyim sıcaktan,
uykusuz geceler gecireyim bunalmaktan,
yeter ki tatile gideyim,
bugun burasi degil benim yerim...
Perşembe, Haziran 08, 2006
sıkıldım
baydım burda calismaktaaan, devamli bi kosturmaca & is yetistirme
halinde olmaktan. aslinda derdim nedir tam olarak anlamadim. cunku
bundan onlarca kat fazla calisiyodum belki eski is yerimizde,
sabahladigim, ust uste gunlerce 10da, 12de ciktigim oluyodu. ama niyeyse
batmiyodu. belki yer degisikligine, teknokente, buradaki insanlara, bir
üstum, onun üstu, onun daha üstu, onun daha da üstu, onun da oteki
yandan üstu, ama bu yandan dengi vs gibi onlarca takim kaptani, zart
sorumlusu, zurt patronu, fırt yetkilisi meselesine alisamadim. veya da
benimseyemedim yaptigimiz isi bi turlu. hani sanki olay bulasiklari
yikamak ve biz once o bulasiklari renklerine gore gruplandirip,
listeliyoruz, sonra cinslerine, sonra hangi cinslerin hangi renklerde
oldugunun tablosunu vs. hazirliyoruz. bu arada her bardagin, canagin kac
dakikada yikanacagini tahmin ediyoruz. sonra bulasiklari baska
yerlerde, baska evlerde, baska ulkelerde nasil yikiyorlar onu arastirip
yaziyoruz. sonra diyoruzki bu bulasiklari ingiltere'de lavaboya kopuklu
suya basiyolar, oysa turkiyede akan suda yikiyolar, amerikada elde
yikamaca hic yok. o zaman en iyisi biz bunlari once kopuklu suya basip,
ardindan turk usulu bi de sungerle kopurtup, durulama isini de makineya
birakalim. herkese uysun. oysa ne ingiliz sever bunu, ne amerikali ne de
turk. haa bu arada ne ise yaradi bizim gunlerce bulasik cinsleri vs
hakkinda cikardiklarimiz. hiiiic! yapmamiz gereken en fazla plan program
şu olmaz miydi? ali sen kap gel sofradan bulasiklari, suraya koyuver.
ben yikiyorum, ayse al bez sen kurula, mustafa aha bardaklar buraya,
tabaklar suraya sen de yerlestir. bitti gitti kardesim... sonra hep
beraber film izleyelim:) yok illa bos durmak yoksa gidip komsunun
bulasiklari da yikayalim. ya da Mr. & Mrs. Brown'un bulasiklarini
yikayalim lavaboya kopuklu suya basma tarzinda. ama sonucta bi bulasik
yikama isi icin bu kadar vakit kaybetmeyelim. inanmak lazimmis
Perşembe, Haziran 01, 2006
hayat & mutluluk üzerine
birkaç insan taniyorum ve birçok yazi okuyorum insanlarin hayatlarindan
memnuniyetsizlikleriyle ilgili, sonra kendiminkini sorgulamaya
basliyorum, neden bende yok boyle bir his diye... gercekten cok mu guzel
yasiyorum hayati, yoksa durumumun vahametini anlamayacak kadar salak
mıyım? gerci şu fazla anlam yuklemek icin ugrasip durulan hayatin ana
amacinin, mutlulugu yakalamak oldugunu dusundugume ve mutlu olduguma
gore, memnuniyetimin salakligimdan mi ustunlugumden mi kaynaklaniyor
olmasi onemsiz kaliyor. tut ki bunu gectik. gercekten memnun muyum yoksa
kendimi mi kandiriyorum diye irdelemeye basladik. neler sormaliyim
kendime, gercekleri kesfedebilmek icin?
yeniden dogsam yine BEN mi olurdum, boyle mi yasardim, hangi kararlarimi degistirirdim, nelerden vazgecerdim, neleri yapmazdim, akillar pazara ciksa yine kendi aklimi mi alirdim, kimler olurdu sevgililerim, olur muydu yeni cevremde istemediklerim, ayni okullara mi giderdim, ayni mekanlara mi, ayni evlere mi? aynı sokaklarda mı gezerdim, aynı kişilerin telefonlarını mı beklerdim, aynı seyleri mi giyerdim, ayni seylerimi satın alırdım...
dusunuyorum, evet yine ben olurdum, kesinlikle BEN! yine kendi aklimi alirdim pazardan. yine ailemi cok severdim, yine hayvanlara, dogaya, kendime boyle davranirdim. ayni okullara giderdim. fen lisesi derdim yine ve yine matematik ve yine master bu bolumde. sonra bu sirket, sonra oburu... ayni kulüp. ayni insanlari tanimak isterdim. beni uzenler, ugruna yillarca acı icinde kıvrandiklarim, yastiklara gömülüp agladiklarim, sayesinde odama kapanip, insandan kactiklarim, uykusuz kaldiklarim dahil... zaten onlar olmasa tanidiklarim, ayni olmasa yasadiklarim ayni BEN olamam ki... ve ben BEN'den memnunum. tamam belki bi kac farkli kararirim da olurdu. mesela sirf beni cagiran hocaya kıl oluyorum diye, vazgecmezdim basket takimina girmekten. ya da gel seni voleybol takimina alalim diyen o yakisikli voleybolcudan utanmaz, giderdim pesinden. biraz daha yumusak olmasini isterdim dilimin, cok degil, azıcık, beni benlikten çıkarmayacak kadar. daha cok sey bilmek isterdim bi de. daha cok cografya, daha cok tarih mesela... pek de bisey yok bunlarin disinda.
bunlara bakarsak salaklıktan ziyade pollyannacılık olabilir söz konusu olan, yani tartışılması gereken: SAPTIGIM HER YOLUN GUZELLİKLERİNİ Mİ GORUYORUM, YOKSA HEP DOGRU YOLLARA MI SAPIYORUM?
ve bundan sonra da soyle bi soru geliyor: SAPTIGIM HER YOL, ASLINDA SAPMAM GEREKEN BİR YOL MUDUR? bi an mutsuzluk duysam bile girmeliyim belki de o yola, gormeliyim o yolun kenarındaki cicekleri, tanımalıyım o evdekileri, öğrenmeliyim o şehrin güneşini. yoksa esas yola geldigimde bilemem belki de yapmam gerekeni. aşı gibi kimbilir bazı yollar, hastalıga karşı bağışıklık kazanman için vücuduna verilen o zayıflatılmış mikroplar. küçüktüm, aşının aslında ilaç değil, mikrop olduğunu öğrendiğimde, çok şaşırmıştım hem de çok ve anlam verememiştim uzun süre, şimdi ne kadar da anlamlı geliyor. evet kimbilir aşıdır bazı yollar bizim için... hepsi degil elbet, yoksa kaderin ellerine bırakırdım kendimi. tamam kabul ediyorum, rüzgara açtığım oluyor yelkenlerimi ama tutuyorum da bi yandan dümeni... bu arada inanıyorum da omzumda meleklerim olduguna, bi sekilde bi seylerin benim mutlulugum icin cabaladigina...
yeniden dogsam yine BEN mi olurdum, boyle mi yasardim, hangi kararlarimi degistirirdim, nelerden vazgecerdim, neleri yapmazdim, akillar pazara ciksa yine kendi aklimi mi alirdim, kimler olurdu sevgililerim, olur muydu yeni cevremde istemediklerim, ayni okullara mi giderdim, ayni mekanlara mi, ayni evlere mi? aynı sokaklarda mı gezerdim, aynı kişilerin telefonlarını mı beklerdim, aynı seyleri mi giyerdim, ayni seylerimi satın alırdım...
dusunuyorum, evet yine ben olurdum, kesinlikle BEN! yine kendi aklimi alirdim pazardan. yine ailemi cok severdim, yine hayvanlara, dogaya, kendime boyle davranirdim. ayni okullara giderdim. fen lisesi derdim yine ve yine matematik ve yine master bu bolumde. sonra bu sirket, sonra oburu... ayni kulüp. ayni insanlari tanimak isterdim. beni uzenler, ugruna yillarca acı icinde kıvrandiklarim, yastiklara gömülüp agladiklarim, sayesinde odama kapanip, insandan kactiklarim, uykusuz kaldiklarim dahil... zaten onlar olmasa tanidiklarim, ayni olmasa yasadiklarim ayni BEN olamam ki... ve ben BEN'den memnunum. tamam belki bi kac farkli kararirim da olurdu. mesela sirf beni cagiran hocaya kıl oluyorum diye, vazgecmezdim basket takimina girmekten. ya da gel seni voleybol takimina alalim diyen o yakisikli voleybolcudan utanmaz, giderdim pesinden. biraz daha yumusak olmasini isterdim dilimin, cok degil, azıcık, beni benlikten çıkarmayacak kadar. daha cok sey bilmek isterdim bi de. daha cok cografya, daha cok tarih mesela... pek de bisey yok bunlarin disinda.
bunlara bakarsak salaklıktan ziyade pollyannacılık olabilir söz konusu olan, yani tartışılması gereken: SAPTIGIM HER YOLUN GUZELLİKLERİNİ Mİ GORUYORUM, YOKSA HEP DOGRU YOLLARA MI SAPIYORUM?
ve bundan sonra da soyle bi soru geliyor: SAPTIGIM HER YOL, ASLINDA SAPMAM GEREKEN BİR YOL MUDUR? bi an mutsuzluk duysam bile girmeliyim belki de o yola, gormeliyim o yolun kenarındaki cicekleri, tanımalıyım o evdekileri, öğrenmeliyim o şehrin güneşini. yoksa esas yola geldigimde bilemem belki de yapmam gerekeni. aşı gibi kimbilir bazı yollar, hastalıga karşı bağışıklık kazanman için vücuduna verilen o zayıflatılmış mikroplar. küçüktüm, aşının aslında ilaç değil, mikrop olduğunu öğrendiğimde, çok şaşırmıştım hem de çok ve anlam verememiştim uzun süre, şimdi ne kadar da anlamlı geliyor. evet kimbilir aşıdır bazı yollar bizim için... hepsi degil elbet, yoksa kaderin ellerine bırakırdım kendimi. tamam kabul ediyorum, rüzgara açtığım oluyor yelkenlerimi ama tutuyorum da bi yandan dümeni... bu arada inanıyorum da omzumda meleklerim olduguna, bi sekilde bi seylerin benim mutlulugum icin cabaladigina...
Cuma, Mayıs 26, 2006
kadınlar & gelincikler
yürüdüm bugün,
öğle güneşinin altında,
gelincik tarlasında.
kırmızı, kan kırmızı vahşi çiçekler, şu gelincikler.
asi, özgür, başına buyruk...
nerede, neden ve nasıl bitiverdikleri belli değil.
o tozun toprağın, çerin çöpün içinde,
canları istediğinde,
istedikleri kadar fışkırıyorlar,
"sen bana karışma" dercesine.
sevdilerse bi yeri dağıtıyorlar,
ortaya koyuyorlar tüm güzelliklerini,
yayılıyorlar her bi yana.
ne sulamasını bekliyorlar kimsenin,
ne ilgi göstermesini,
kimseye ihtiyaçları yokmuşçasına.
oysa tum o havalarina ragmen,
minik bir ruzgar ya da sert bir dokunuş bitirebilir onları,
dökülüverir narin yaprakları.
kırılganlar hem de çok,
ve ölesiye gururlu,
saklamak ister gibi bunu.
sizce de bazı kadınlar gelincige benzemiyor mu...
öğle güneşinin altında,
gelincik tarlasında.
kırmızı, kan kırmızı vahşi çiçekler, şu gelincikler.
asi, özgür, başına buyruk...
nerede, neden ve nasıl bitiverdikleri belli değil.
o tozun toprağın, çerin çöpün içinde,
canları istediğinde,
istedikleri kadar fışkırıyorlar,
"sen bana karışma" dercesine.
sevdilerse bi yeri dağıtıyorlar,
ortaya koyuyorlar tüm güzelliklerini,
yayılıyorlar her bi yana.
ne sulamasını bekliyorlar kimsenin,
ne ilgi göstermesini,
kimseye ihtiyaçları yokmuşçasına.
oysa tum o havalarina ragmen,
minik bir ruzgar ya da sert bir dokunuş bitirebilir onları,
dökülüverir narin yaprakları.
kırılganlar hem de çok,
ve ölesiye gururlu,
saklamak ister gibi bunu.
sizce de bazı kadınlar gelincige benzemiyor mu...
Salı, Mayıs 23, 2006
ah bu sarkilarin gözü kör olsun...
bugun biseyler yazmak istiyorum, ama ne yazcagimi bilemiyorum. bikac
gundur bi sey var aslinda aklimda yazmayi planladigim: sevdigim sarki
sozleri :) acaba ona mi girissem? dur bi baslayalim bakalim...
Chris Isaak - Wicked games - nobody loves no one...
Cure - it's friday i'm in love
Sting- i'm an English man in newyork
Bob Marley- no woman no cry
Faithless- God is a DJ
Dido- i want to be a hunter again
İpraam tatlises - bir kulunu cok sevdim, o beni hic sevmiyor!
Mahsun - Nemrud'un kizi- ocagim söndü, nası beladır. bırakıp gitti, bu ne devrandır. Dunya gozumde kerbeladır. Allahtan bulasın!
Nil - ben manyak mıyııım?
Aylin Aslim - Ben kalender mesrebim, güzel çirkin aramam, gönlüme bir eğlence isterim olsun.
Burhan Öcal- İndim dereye taş bulamadım, kendime gore es bulamadim.
Duman - sadece koklayacaktim - Tadına bakmayacaktım, sadece koklayacaktım, icime cekmeyecektim...
Vega-Elimde degil- yalansan, yalanı severim, elimde degil.
Sezen- Allahin varsa- Bu aksam adres defterinde S harfinin oldugu yerde bulup, ya çiz ya yak adımı, ya da sessizlik koy yerine. Gittigin o gece ardindan 2 kadin uyanip aglayacak, biri annem digeri ben, benim biraz ahım kalacak, allahın varsa, vicdansiz...
Müslüm Gürses - Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş, tanrı istemezse insan ölmezmiş. sen beni tanrı mısın, beni öldürdün? Allah öldürür dünyadan alır, sen beni öldürdün hayatta bıraktın. Cehennem ateşi ahirette olur, sen beni dünyada ateşe attın.
Zeki Müren - Elbet bir gün bulusacagiz, bu boyle yarım kalmayacak, ikimizin de gozleri yaş, oyle durup bakisacagiz.
Vega-Serzeniste- biraz sev sakinleştir.
Nelly - it's gettin hot in here, so take off all your clothes. i'm gettin so hot, i'm gonna take my clothes off.
Talking Heads - psychokiller - run run run run run run run away
Kurban - Yalan dostum ask diye bisey yok, ask dedigin 3 gunluk eglence, bilemedin 5 gun sursun, kapilip da surunen cok.
Asık Veysel - güzelligin on para etmez, bu bendeki ask olmasa.
Pamela - cebimde bir tek numaran kalmis artik, herkes icin bir tadimlik.
Muzeyyen Senar - dalgalandım da duruldum, kostum ardindan yoruldum. binlerce guzel sevdim de en son sana vuruldum.
Duman - Bu aksam - icerim ben bu aksam, ben burda bu aksam.
Duman - hayatı yasa - uyan dostum uyan. hadi keyfine bak, inan bana aldirma obur dunyaya. hayati yasa, durma. obur dunyayı sorma, hayati yasa.
Feridun duzagac - alev alev - birbirimize bi kac ask kadar gec kalmis olmasaydik, hep yanlis gidenlerin ardindan yorulmasaydik. kendimi ariyorken olmaktan korktugum yerdeyim: sendeyim. al beni ne yaparsan yap.
Ozlem Tekin- daglari deldim - daglari deldim, tek basima, colleri astim. bir tek ben erleri yendim kiz basima, sende yikilmam.
Sebnem Ferah - mayin tarlasi - mayin tarlasinda dolasip durmusum, ask sanipta. herkes arkamdan bagirmis kimseyi duymamisim. savas filmlerinde olur ya yarali yarali devam etmisim. sonuna kadar ask ya, yanimdasin sanmisim.
Muazzez Ersoy- Güz gülleri - Güz gülleri gibiyim, hiç bahar yaşamadım. ya sevmeyi bilmedim, ya sevince gec kaldim.
Serdar Ortac - Kafayi yormam, sonuna bakmam, ben adam olmam.
Bodyrockers - i like the way you move!
Ellerin nerde - Kaderimde bu da mi vardi, sevdigimi baskalariyla, goreceksem eger kör olsun bu gozler gormeyeyim bi daha. bilirsin sensiz ben hic yasayamamki ölürüm hasretinle...
Garbage - i'm losing my favorite game, your losing your mind again.
Shakira - don't bother - don't bother i'll be fine. I promise you won't ever see me cry. Don't feel sorry.
Chris Isaak - Wicked games - nobody loves no one...
Cure - it's friday i'm in love
Sting- i'm an English man in newyork
Bob Marley- no woman no cry
Faithless- God is a DJ
Dido- i want to be a hunter again
İpraam tatlises - bir kulunu cok sevdim, o beni hic sevmiyor!
Mahsun - Nemrud'un kizi- ocagim söndü, nası beladır. bırakıp gitti, bu ne devrandır. Dunya gozumde kerbeladır. Allahtan bulasın!
Nil - ben manyak mıyııım?
Aylin Aslim - Ben kalender mesrebim, güzel çirkin aramam, gönlüme bir eğlence isterim olsun.
Burhan Öcal- İndim dereye taş bulamadım, kendime gore es bulamadim.
Duman - sadece koklayacaktim - Tadına bakmayacaktım, sadece koklayacaktım, icime cekmeyecektim...
Vega-Elimde degil- yalansan, yalanı severim, elimde degil.
Sezen- Allahin varsa- Bu aksam adres defterinde S harfinin oldugu yerde bulup, ya çiz ya yak adımı, ya da sessizlik koy yerine. Gittigin o gece ardindan 2 kadin uyanip aglayacak, biri annem digeri ben, benim biraz ahım kalacak, allahın varsa, vicdansiz...
Müslüm Gürses - Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş, tanrı istemezse insan ölmezmiş. sen beni tanrı mısın, beni öldürdün? Allah öldürür dünyadan alır, sen beni öldürdün hayatta bıraktın. Cehennem ateşi ahirette olur, sen beni dünyada ateşe attın.
Zeki Müren - Elbet bir gün bulusacagiz, bu boyle yarım kalmayacak, ikimizin de gozleri yaş, oyle durup bakisacagiz.
Vega-Serzeniste- biraz sev sakinleştir.
Nelly - it's gettin hot in here, so take off all your clothes. i'm gettin so hot, i'm gonna take my clothes off.
Talking Heads - psychokiller - run run run run run run run away
Kurban - Yalan dostum ask diye bisey yok, ask dedigin 3 gunluk eglence, bilemedin 5 gun sursun, kapilip da surunen cok.
Asık Veysel - güzelligin on para etmez, bu bendeki ask olmasa.
Pamela - cebimde bir tek numaran kalmis artik, herkes icin bir tadimlik.
Muzeyyen Senar - dalgalandım da duruldum, kostum ardindan yoruldum. binlerce guzel sevdim de en son sana vuruldum.
Duman - Bu aksam - icerim ben bu aksam, ben burda bu aksam.
Duman - hayatı yasa - uyan dostum uyan. hadi keyfine bak, inan bana aldirma obur dunyaya. hayati yasa, durma. obur dunyayı sorma, hayati yasa.
Feridun duzagac - alev alev - birbirimize bi kac ask kadar gec kalmis olmasaydik, hep yanlis gidenlerin ardindan yorulmasaydik. kendimi ariyorken olmaktan korktugum yerdeyim: sendeyim. al beni ne yaparsan yap.
Ozlem Tekin- daglari deldim - daglari deldim, tek basima, colleri astim. bir tek ben erleri yendim kiz basima, sende yikilmam.
Sebnem Ferah - mayin tarlasi - mayin tarlasinda dolasip durmusum, ask sanipta. herkes arkamdan bagirmis kimseyi duymamisim. savas filmlerinde olur ya yarali yarali devam etmisim. sonuna kadar ask ya, yanimdasin sanmisim.
Muazzez Ersoy- Güz gülleri - Güz gülleri gibiyim, hiç bahar yaşamadım. ya sevmeyi bilmedim, ya sevince gec kaldim.
Serdar Ortac - Kafayi yormam, sonuna bakmam, ben adam olmam.
Bodyrockers - i like the way you move!
Ellerin nerde - Kaderimde bu da mi vardi, sevdigimi baskalariyla, goreceksem eger kör olsun bu gozler gormeyeyim bi daha. bilirsin sensiz ben hic yasayamamki ölürüm hasretinle...
Garbage - i'm losing my favorite game, your losing your mind again.
Shakira - don't bother - don't bother i'll be fine. I promise you won't ever see me cry. Don't feel sorry.
Çarşamba, Mayıs 17, 2006
Adana macerasi
kapattigimda gozlerimi pembe zakkumlar beliriyor,
bir dost kahkahasi kulaklarimda,
göl kiyisindayiz ama yuksekte,
göl asagida, bir deniz edasiyla uzanmakta.
yesillerin arasindayiz,
dallar kirmizi kareli eski ortunun uzerine kadar inmis.
masadakileri yemeye doyum olmuyor.
kuslari duyuyorsun devamli,
hatta biri tam burnunun ucundan ucuveriyor.
çayın biri gidip digeri geliyor, tıpkı saatler gibi.
derken sabah serinligi yerini gunese birakiyor usulca.
doga gunese teslim oluyor saygiyla...
kalkma vakti geliyor,
cennetin kapilarindan cikiyorsun, girdigin gibi,
ne de olsa gercek hayata donme vakti...
bir dost kahkahasi kulaklarimda,
göl kiyisindayiz ama yuksekte,
göl asagida, bir deniz edasiyla uzanmakta.
yesillerin arasindayiz,
dallar kirmizi kareli eski ortunun uzerine kadar inmis.
masadakileri yemeye doyum olmuyor.
kuslari duyuyorsun devamli,
hatta biri tam burnunun ucundan ucuveriyor.
çayın biri gidip digeri geliyor, tıpkı saatler gibi.
derken sabah serinligi yerini gunese birakiyor usulca.
doga gunese teslim oluyor saygiyla...
kalkma vakti geliyor,
cennetin kapilarindan cikiyorsun, girdigin gibi,
ne de olsa gercek hayata donme vakti...
Salı, Mayıs 09, 2006
gunes sehrinde bi gun
palmiyelerin oldugu bi sehre gittim haftasonu,
gunesin guzel yuzunu daha cok gosterdigi.
mavinin hafif hafif dalgalandigi,
eski tatillerin kokusunun duyuldugu bi sehir.
daldim soguk sulara,
ve kesildi sanki dunyanin tum gurultusu o suyun altinda.
kırmızı ciceklere dokundum gezdigim bahcede,
tanimadigim bilmedigim,
kendi sehrimde hic gormedigim.
sonra tanidik bi koku duydum,
yanastim hanimellerine.
derken döndüm yine rutine,
toplantilar vs...
gunesin guzel yuzunu daha cok gosterdigi.
mavinin hafif hafif dalgalandigi,
eski tatillerin kokusunun duyuldugu bi sehir.
daldim soguk sulara,
ve kesildi sanki dunyanin tum gurultusu o suyun altinda.
kırmızı ciceklere dokundum gezdigim bahcede,
tanimadigim bilmedigim,
kendi sehrimde hic gormedigim.
sonra tanidik bi koku duydum,
yanastim hanimellerine.
derken döndüm yine rutine,
toplantilar vs...
Cumartesi, Mayıs 06, 2006
"O"nun Doguşu
hani her bakisinizin anlamini bilir o,
bi cumleye baslamak icin "ilk once, genelde, eskiden" diye 3 kelimeyi pespese dizip devamını kuramadıgınızda bile anlamistir coktan derdinizi.
sevdiginiz yemegi bilir, tipki sizin onun ispanaga "hayir" diyemeyecegini bildiginiz gibi,
"hadi makarna yapalim" diyecegi zamani da.
ya da "sana portakal suyu aldim" diyebilir sen istemeden,
veya "koymayin o cola icmez" cumlesini kurabilir yeri geldiginde.
telefonun ucundan anlayabilir, yaninizda birileri oldugu icin rahat konusamadiginizi ve sadece yes/no questionlari sormasi gerektigini.
gunun her saati aranabilir her konuda,
can sıkıntısına da yurekteki kıpırtıları paylasmaya da birebir gelir.
"o masan toplanmadan gelmem sana ders calismaya" dediginde, toplarsiniz aylardir kendiniz icin el surmediginiz masanizi,
dans provasindan ciktiginizda ve aksama opera'da gosteriniz oldugunda, o birkac saatlik arada yorgunluktan koltukta sizdiginizda yerlestiren o olur bulasiklari,
sinav icin, kimin hangi kismin kopyasini hazirlayacagina dair birlikte plan yaptiginiz da.
karisinca akliniz danismaniz gereken odur, cunku o yaptiginiz her seyin nedenini sizden iyi bilir.
onu delirtirsiniz bazen, o da sizi ara sira,
ama bi turlu gerceklestiremez, sizi o kayaliktan asagi yuvarlama planlarini,
hatta birbirinizden birkac hafta bile ayri kalamazsiniz.
turk kahvesi istediginde caniniz, kalkip yapan odur, kendi evinizde bile.
zaten artik misafiri degildir evin,
o kardesinizdir, anne-babanizin bir baska kizidir.
herkes ozler onu, tek siz degil.
kiskanirsiniz bile bazen...
o dogum gunu geldiginde sadece "dogum gunun kutlu olsun" denemeyecek kadar cok degere sahiptir.
yo yoo hediye almak degil olay, hatta yillar olmustur, dogum gunleri yeni yillarda birbirinize hediye almayali,
gecmistir hediye devri arkadasliginizin, az buz degil 17 yil olmus tanisali,
12-13 de can ciger kuzu sarmasi olali.
"birlikte buyuduk" demeniz gayet dogru olur, tipki ayni anda dikilen iki fidanin birbirine dolanarak buyumesi gibi,
ayirmaya kalksaniz dallarini kiracaginiz, hatta birini kesmeden ayiramayacaginiz gibi, ne de olsa kokleri karismistir birbirine.
ayni anda ayni seyi dusunmek gibi bi ozelliginiz vardir,
ayni fikirde olmadiginizda da birbirinizin neyi niye farkli dusundugunu anlayacak alt yapiniz,
ve anlamadiginizda tartisacak dayanikliliginiz, Asli ayirmaya calissa da bilirsiniz o tartismanin dostlugunuzun tek bi kirintisini bile yok edemeyecegini...
"iyi ki dogdun" demek gerek ona, "iyi ki varsin"
"sen olmasan, ben bu olmazdim cunku"
"belki de bu kadar guzel olmazdi hayat"
sayende gittigim & hayran oldugum amelie'nin film muziklerini dinleyerek yaziyorum bunlari,
baksana her yerde, her seyimdesin, masamdaki kagida bakiyorum "tam pelin'e not yazmalik" diye bi kenara ayiriyorum,
atiyorum elimi kalemlige, mora uzaniyor elim "pelin mor sever" diyorum icimden.
ayagimda bodrum da beraber hirpaladigimiz ayakkabilarim,
hani su bienali gezmeye gunubirlik istanbul'a gittigimizde,
senin sirf benim icin katlandigin cocugun da oldugu bodrum...
yaz yaz bitmeyecek kadar aninizin oldugu,
sevmekten yorulmayacaginiz,
beraber olmaktan usanmayacaginiz insan o.
o en yakin arkadasiniz.
kankaniz, caniniz...
o "iyi ki dogan, iyi ki varolan"
dogum gunun kutlu olsun dostum,
80.mumu beraber uflemek dilegiyle...
SENI COK SEVIYORUM
bi cumleye baslamak icin "ilk once, genelde, eskiden" diye 3 kelimeyi pespese dizip devamını kuramadıgınızda bile anlamistir coktan derdinizi.
sevdiginiz yemegi bilir, tipki sizin onun ispanaga "hayir" diyemeyecegini bildiginiz gibi,
"hadi makarna yapalim" diyecegi zamani da.
ya da "sana portakal suyu aldim" diyebilir sen istemeden,
veya "koymayin o cola icmez" cumlesini kurabilir yeri geldiginde.
telefonun ucundan anlayabilir, yaninizda birileri oldugu icin rahat konusamadiginizi ve sadece yes/no questionlari sormasi gerektigini.
gunun her saati aranabilir her konuda,
can sıkıntısına da yurekteki kıpırtıları paylasmaya da birebir gelir.
"o masan toplanmadan gelmem sana ders calismaya" dediginde, toplarsiniz aylardir kendiniz icin el surmediginiz masanizi,
dans provasindan ciktiginizda ve aksama opera'da gosteriniz oldugunda, o birkac saatlik arada yorgunluktan koltukta sizdiginizda yerlestiren o olur bulasiklari,
sinav icin, kimin hangi kismin kopyasini hazirlayacagina dair birlikte plan yaptiginiz da.
karisinca akliniz danismaniz gereken odur, cunku o yaptiginiz her seyin nedenini sizden iyi bilir.
onu delirtirsiniz bazen, o da sizi ara sira,
ama bi turlu gerceklestiremez, sizi o kayaliktan asagi yuvarlama planlarini,
hatta birbirinizden birkac hafta bile ayri kalamazsiniz.
turk kahvesi istediginde caniniz, kalkip yapan odur, kendi evinizde bile.
zaten artik misafiri degildir evin,
o kardesinizdir, anne-babanizin bir baska kizidir.
herkes ozler onu, tek siz degil.
kiskanirsiniz bile bazen...
o dogum gunu geldiginde sadece "dogum gunun kutlu olsun" denemeyecek kadar cok degere sahiptir.
yo yoo hediye almak degil olay, hatta yillar olmustur, dogum gunleri yeni yillarda birbirinize hediye almayali,
gecmistir hediye devri arkadasliginizin, az buz degil 17 yil olmus tanisali,
12-13 de can ciger kuzu sarmasi olali.
"birlikte buyuduk" demeniz gayet dogru olur, tipki ayni anda dikilen iki fidanin birbirine dolanarak buyumesi gibi,
ayirmaya kalksaniz dallarini kiracaginiz, hatta birini kesmeden ayiramayacaginiz gibi, ne de olsa kokleri karismistir birbirine.
ayni anda ayni seyi dusunmek gibi bi ozelliginiz vardir,
ayni fikirde olmadiginizda da birbirinizin neyi niye farkli dusundugunu anlayacak alt yapiniz,
ve anlamadiginizda tartisacak dayanikliliginiz, Asli ayirmaya calissa da bilirsiniz o tartismanin dostlugunuzun tek bi kirintisini bile yok edemeyecegini...
"iyi ki dogdun" demek gerek ona, "iyi ki varsin"
"sen olmasan, ben bu olmazdim cunku"
"belki de bu kadar guzel olmazdi hayat"
sayende gittigim & hayran oldugum amelie'nin film muziklerini dinleyerek yaziyorum bunlari,
baksana her yerde, her seyimdesin, masamdaki kagida bakiyorum "tam pelin'e not yazmalik" diye bi kenara ayiriyorum,
atiyorum elimi kalemlige, mora uzaniyor elim "pelin mor sever" diyorum icimden.
ayagimda bodrum da beraber hirpaladigimiz ayakkabilarim,
hani su bienali gezmeye gunubirlik istanbul'a gittigimizde,
senin sirf benim icin katlandigin cocugun da oldugu bodrum...
yaz yaz bitmeyecek kadar aninizin oldugu,
sevmekten yorulmayacaginiz,
beraber olmaktan usanmayacaginiz insan o.
o en yakin arkadasiniz.
kankaniz, caniniz...
o "iyi ki dogan, iyi ki varolan"
dogum gunun kutlu olsun dostum,
80.mumu beraber uflemek dilegiyle...
SENI COK SEVIYORUM
Perşembe, Mayıs 04, 2006
sevdiklerim
pekala, neleri seviyorum ben? irili ufakli, fark etmez. baslayalim saymaya...
dev ailemle beraber olmayi, her bir uyesini tek bir ortamin icinde gorme sansim olan dogum gunu partilerini
pelin'in leb demeden leblebimi anlamasini, kafam karistiginda anlayip cozum yolu gostermesini
derdimi, hissimi asli'yla korkusuzca paylasmayi, onunla gecen cay saatlerini
suleyman'in super muhendis mantigini hissettigim sohbetlerini, onunla gece kahvelerini
onur'la 2 psikolog edasinda yaptigimiz hayata, kizlara, erkeklere vs. dair derin konusmalari
dostlarla bodrum gecelerini
yorulan ayaklarimin topuklu ayakkabilardan kurtulusunu
surdugum ojenin super kaygan olmasini ve isimi zorlastirmamasini
acı cikolatayi
portakali ve 7/24 taze sıkılmıs portakal suyunu
ve yine 7/24 orta sekerli turk kahvesini
radyoda sevdigim sarkinin calmasini
pespese yesil isiga denk gelmeyi
geceleri cam acik, guzel kokan bir havada saclarim ucarken araba surmeyi
herhangi bi an yuzume gunes vurmasini
kedileri, kopekleri vs. beslemeyi, sevmeyi, onlarin mutlu olduklarini gormeyi, bilmeyi
kıtırda birayi
cuma toplanti cikisi oran-newcastle'i
fotograflara bakmayi
yillar yili hatira olarak sakladigim yuzlerce parcayi karistirip nostalji yasamayi
kesip bicip, tasarlayarak el isi biseyler uretmeyi
her an onumde bi kagit olmasini ve ona biseyler karalamayi
agaclara, ciceklere dokunmayi
farabi'deki sokak koftecisinden gecenin bi yarisi kofte yemegi
yine oralardaki dayidan midye yemeyi -ama artik dayi yok:(
overall'da persembeleri soul stuff'i dinlemeyi
gozde'yle manhattan'a gitmeyi
karniyarik, pilav, cacik 3'lusunu
odamda los bi isikta, hatta mumlarla oturmayi, yatakta yatmayi ya da muzigi acip dansetmeyi (odami ve orda vakit gecirmeyi seviyorum yane)
eski siirlerimi okumayi, o zaman hissettiklerimi hatirlamayi
kirtasiye gezmeyi (sevdigim tek alisveris)
spor ayakkabilari, bol kotlari
hiphop sarkilari ve onlarda dans etmeyi
"hersey dahil" otelleri, yaz tatilini, denizi, su kaydiraklarini, antalya'yi
yuzucu mayomu ve gozluklerimi cekip istedigim gibi yuzmeyi, dalmayi, ziplamayi (bi de bikinili kizlara sorun bakalim yapabiliyolarmiymis)
Grange'in tum romanlarini
Fantezi kitaplar okumayi (yuzuklerin efendisi, yerdeniz buyucusu, elmas taht favorilerim arasinda)
Duman'in albumlerini, amelie'nin soundtrackini
bruce willis'i :) hatta demi moore'in yeni kocasini (hale bak cocugu begeniyorum ama adini ogrenmeye bile tenezzul etmiyorum, ehehu o benimkini ogrensin) - [by the way ne sansli kadin su demi. gerci ona da laf etmiyorum hem guzel, hem akilli bi kadin, tabi begenirler] neyse amma uzattim bu maddeyi, gecelim
renkli giyinmeyi, kirmizilar, turuncular, morlar, maviler, yesiller, ooh
hala bikmadan usanmadan her yaz milleti toplayip gittigim lunapark'i
universite senliklerini (aksama bilkentte duman konseri var ve henuz gidebilecegimden emin diilim, daha kotusu pelin, asli & onur sehir disinda, ikizlere finalleri yuzunden sokak yasagi gelmis :( neyse gectim bu maddeyi de
yaz, kis dondurma yemeyi
...
bu liste yaz yaz bitmez, bu kadarini bi yayinlayalim, estikce guncelleriz...
dev ailemle beraber olmayi, her bir uyesini tek bir ortamin icinde gorme sansim olan dogum gunu partilerini
pelin'in leb demeden leblebimi anlamasini, kafam karistiginda anlayip cozum yolu gostermesini
derdimi, hissimi asli'yla korkusuzca paylasmayi, onunla gecen cay saatlerini
suleyman'in super muhendis mantigini hissettigim sohbetlerini, onunla gece kahvelerini
onur'la 2 psikolog edasinda yaptigimiz hayata, kizlara, erkeklere vs. dair derin konusmalari
dostlarla bodrum gecelerini
yorulan ayaklarimin topuklu ayakkabilardan kurtulusunu
surdugum ojenin super kaygan olmasini ve isimi zorlastirmamasini
acı cikolatayi
portakali ve 7/24 taze sıkılmıs portakal suyunu
ve yine 7/24 orta sekerli turk kahvesini
radyoda sevdigim sarkinin calmasini
pespese yesil isiga denk gelmeyi
geceleri cam acik, guzel kokan bir havada saclarim ucarken araba surmeyi
herhangi bi an yuzume gunes vurmasini
kedileri, kopekleri vs. beslemeyi, sevmeyi, onlarin mutlu olduklarini gormeyi, bilmeyi
kıtırda birayi
cuma toplanti cikisi oran-newcastle'i
fotograflara bakmayi
yillar yili hatira olarak sakladigim yuzlerce parcayi karistirip nostalji yasamayi
kesip bicip, tasarlayarak el isi biseyler uretmeyi
her an onumde bi kagit olmasini ve ona biseyler karalamayi
agaclara, ciceklere dokunmayi
farabi'deki sokak koftecisinden gecenin bi yarisi kofte yemegi
yine oralardaki dayidan midye yemeyi -ama artik dayi yok:(
overall'da persembeleri soul stuff'i dinlemeyi
gozde'yle manhattan'a gitmeyi
karniyarik, pilav, cacik 3'lusunu
odamda los bi isikta, hatta mumlarla oturmayi, yatakta yatmayi ya da muzigi acip dansetmeyi (odami ve orda vakit gecirmeyi seviyorum yane)
eski siirlerimi okumayi, o zaman hissettiklerimi hatirlamayi
kirtasiye gezmeyi (sevdigim tek alisveris)
spor ayakkabilari, bol kotlari
hiphop sarkilari ve onlarda dans etmeyi
"hersey dahil" otelleri, yaz tatilini, denizi, su kaydiraklarini, antalya'yi
yuzucu mayomu ve gozluklerimi cekip istedigim gibi yuzmeyi, dalmayi, ziplamayi (bi de bikinili kizlara sorun bakalim yapabiliyolarmiymis)
Grange'in tum romanlarini
Fantezi kitaplar okumayi (yuzuklerin efendisi, yerdeniz buyucusu, elmas taht favorilerim arasinda)
Duman'in albumlerini, amelie'nin soundtrackini
bruce willis'i :) hatta demi moore'in yeni kocasini (hale bak cocugu begeniyorum ama adini ogrenmeye bile tenezzul etmiyorum, ehehu o benimkini ogrensin) - [by the way ne sansli kadin su demi. gerci ona da laf etmiyorum hem guzel, hem akilli bi kadin, tabi begenirler] neyse amma uzattim bu maddeyi, gecelim
renkli giyinmeyi, kirmizilar, turuncular, morlar, maviler, yesiller, ooh
hala bikmadan usanmadan her yaz milleti toplayip gittigim lunapark'i
universite senliklerini (aksama bilkentte duman konseri var ve henuz gidebilecegimden emin diilim, daha kotusu pelin, asli & onur sehir disinda, ikizlere finalleri yuzunden sokak yasagi gelmis :( neyse gectim bu maddeyi de
yaz, kis dondurma yemeyi
...
bu liste yaz yaz bitmez, bu kadarini bi yayinlayalim, estikce guncelleriz...
Çarşamba, Mayıs 03, 2006
guilty of loving u
guzel sarki:) ozellikle yann tiersen'in amelie soundtrack'indeki hali
GUILTYIs it a sin, is it a crime
Loving you dear like I do
If it's a crime, then, I'm guilty
Guilty of loving you
Maybe I'm wrong dreaming of you
Dreaming the lonely night thru
If it's a crime, then, I'm guilty
Guilty of dreaming of you
What can I do?
What can I say?
After I've taken the blame
You say, "You're through
You'll go your way"
But I'll always feel just the same
Maybe, I'm right, maybe I'm wrong
Loving you dear like I do
If it's a crime, then, I'm guilty
Guilty of loving you
GUILTYIs it a sin, is it a crime
Loving you dear like I do
If it's a crime, then, I'm guilty
Guilty of loving you
Maybe I'm wrong dreaming of you
Dreaming the lonely night thru
If it's a crime, then, I'm guilty
Guilty of dreaming of you
What can I do?
What can I say?
After I've taken the blame
You say, "You're through
You'll go your way"
But I'll always feel just the same
Maybe, I'm right, maybe I'm wrong
Loving you dear like I do
If it's a crime, then, I'm guilty
Guilty of loving you
Salı, Mayıs 02, 2006
kitap kosesi: "kavim"
gecen
gazetede bi yazi vardi, kose yazarligi icin baslangic bloglarmis:)
ehhe, ben de sinema yorumlarimdan sonra simdi kitap yorumlarina
basliyayim dedim. aslina bakarsaniz olayin cikis noktasi dun gece
okumaya basladigim kitap: KAVIM / Ahmet Umit. Ahmet Umit'i severim, tum
kitaplarini okumadim, ama okudugum ve dinlediklerim, sevmem icin
yeterli. ama bu kitabi ozellikle almamin sebebi gecen bi dergide Ahmet
Umit'in bu yeni kitabi icin "en az GRANGE'inkiler kadar guzel" tarzinda
bir cumlesini okumus olmam. Grange'in tum romanlarini okumus biri
olarak, bu cumleye kayitsiz kalamazdim, kendim okuyup
degerlendirmeliydim:) ve basladim, aslina bakarsaniz hic fena gitmiyor,
ama soyle bi problem oluyor sanirim, en azindan bende. nedense turk
polisinin "dikkat et ali, parmak izleri henuz alinmadi", "bu
posettekileri laboratuvara gotur zeynep, inceleyip bize haber versinler"
ya da "kaslarindaki gevseme yuzunden boyle bir hal almis olmali nevzat
abi" tarzindaki cumlelerden biraz uzak oldugunu dusunuyorum. simdi var
mi yani bizde de su amerikan filmlerinde gordugumuz, yok parmak izidir,
yok tahlildir durumlari? yani benim arabami caldilar, araba bulundu,
kimse biseye bakmadi, ben kendimce direksiyonu ellemek istemedim, bi
baktim polis yapismis 10 parmagiyla, oylece verdiler arabayi gittik. hah
simdi hal boyleyken, o tarz cumleler polisiye/gerilimden beni alip
fantezi bi romana goturur gibi oluyor:) simdi dieceniz ki sen okudugun o
fransiz, alaman, amarikan kitaplarindakileri gercek mi saniyosun die.
ee goz gormeyince inaniyor insan:) neyse ama sonucta kitap iyi gidiyor.
bitirince tekrar yorumlarim, bakarsiniz muhtesem derim, bakarsaniz
grange taklidi olmaktan oteye gidememis derim (hani o havayi da almiyo
diilim) bakalim gorcez...
Cumartesi, Nisan 29, 2006
cinema time 2
haftanin 2.sinemasi ice age 2 oldu. bu arada tesadufe bakinizki ice age 1
de dun tv'deymis. neyse 1'i izlediginizi dusunerek 2'yle ilgili bilgi
verecegim.oncelikle 1 ve 2'nin ortak karakterleri, mamut, kaplan, miskin
yaratik ve findik pesindeki cilgin sincabimtrak sey. yeni karakterler
ise 2 keseli sican kardes ve kendini onlarin kardesi sananarak onlar
gibi hareket eden bi disi mamut:) olay ise buzlarin erimesi ve sulardan
kacarak kendilerini kurtarmaya calisan hayvanlar. film guzeldi, komikti,
gitmek lazim diyerek kisa ve oz yorumumu gayet soguk bi sekilde
kesiyorum.
gelecek program: bundan sonra izleyecegim filmi yazayim dedim bi de. inside man! nerden mi cikardim? sabah arabada aysinle konusuyorduk, dun izlemis filmi, ozel gosterimde, begenmis. film bugun vizyona giriyor. ben de geldim sabah sabah biraz baktim, filmin sayfasina girdim, sonracigma biraz yorum okudum, yess dedim gelecek program bu:) ehheheh, kisaca bunu da gitmeden tavsiye ediyorum, belki izleyince de yazarim bisiler...
gelecek program: bundan sonra izleyecegim filmi yazayim dedim bi de. inside man! nerden mi cikardim? sabah arabada aysinle konusuyorduk, dun izlemis filmi, ozel gosterimde, begenmis. film bugun vizyona giriyor. ben de geldim sabah sabah biraz baktim, filmin sayfasina girdim, sonracigma biraz yorum okudum, yess dedim gelecek program bu:) ehheheh, kisaca bunu da gitmeden tavsiye ediyorum, belki izleyince de yazarim bisiler...
Perşembe, Nisan 27, 2006
n' the oscar goes to
dun maskeli baloya gittim. vee bilin bakalim en iyi kadin kostum odulu
kimin oldu? beniiim:) geysa olarak katildigim dans yarismasinda
birinciligimin ve kazandigim dvd playerin ardindan maskeli baloda da boy
gosteren ben oldum. ciftci oldum, kirmizi kareli gomlek ustu kot tulum,
hasir sapkam, sapkamin altindan gorunen alnima dokulen kahkullerim ve
gece boyu birini zedelememek icin buyuk ozen gostermeme sebep olan
kocaman bi tirmigim vardi. o tirmik arabaya girmeez, girse cikmaaz,
ugras dur. neyse degdi dogrusu. haa bu arada gazeteciler bol bol
fotografimi cektiler, hatta adimi not ettiler, bugunler de gazetelerde
gorunebilirim, rastlarsaniz soyleyin de ben de alayim... bu arada
seyahat utusu kazandim, her en az 2 haftasonunu sehir disinda gecirdigim
dusunulurse, hediyenin anlami artiyor tabii, zaten hediyem verilirken
de ayni yorumu yaptilar. iste boyleee...
Çarşamba, Nisan 26, 2006
cinema time
dun once mavi gece alisverisi ve bir iki sponsorluk gorusmesinin
ardindan sinemaya gittim. film ne miydi? LUCKY NUMBER SLEVIN. kimler
oynuyor derseniz? Josh midir nedir, gencten bi cocuk vardi. sanirim 40
gun 40 gece diye bi filmde oynamisti, ben gitmedim ama onun bu oldugunu
duydum. filmin neredeyse ilk yarisi sadece belinde eflatun, ustu cicekli
bir havluyla dolasti, bu kisim butun bayanlari etkilemek icin
dusunulmus, ne yalan soyliyim amacina da ulasir gorunuyor:) ne de olsa
filmin koskoca bruce willis'i vucut sergilemek icin biraz yaslandi. ve
tam da bu satirda genc yasli tum hatunlarin "ne sacmaliyorsun seeen!
bruce'un ölüsü bile yeter" seklinde yorumlarda bulunduklarina eminim.
daha bu sabah bi is arkadasim bruce gelse, kocayi direk bosayacagini
soyledi:) adini soylemiyim de kocasi ondan evvel davranip bosamasin:)
donelim bruce'a, evet haklisiniz, kimde var o gulumseme, o sevimlilik,
kabul kabul ben de hastayim... gelelim filmin sansli kizina: lucy lui.
citir, akilli, sevimli kizi oynuyor kendisi, guzel de oynamis saolsun.
filmin konusunu soranlari duyar gibiyim, ama aciklamayi dusunmuyorum,
soyle bi giris yapim o kadar, kendini sehre tanitmak icin at
yarislarindan kendilerine borclanan max'i ve ardindan da ibret olsun
diye onun ailesini olduren mafya soz konusu. gerisini izlemek lazim. ama
tarzi hakikaten guzel, memento'yu ya da asklar ve kopekleri izleyenler
bu tarzi bilir. (izlemeyenlere de siddetle tavsiye olunur) olaylar oluyo
oluyo, sonra cozulmeye basliyor, geriye donuk izliyorsunuz ve dugumleri
yavas yavas aciyorsunuz. amma guzel anlattim. gidiniz gorunuz...
Perşembe, Nisan 20, 2006
bir ekim hikayesi
Tamamlanmamis bi yazimı buldum ve neden bunu da yayinlamayayim dedim:)
Bir Ekim gecesiydi; yeni başlayan sıradan bir sonbahar ayının, sıradan bir gecesi ta ki o gecede karşılaşan iki kişinin tuhaf tanışmasına kadar… Biri erkek, diğeri kadın; konuşmalarının “naber, nasılsın?”la sınırlı kalması gereken, başka şehirlerin, başka hallerdeki, bambaşka kişileri...
Güzün büyülü havası mıydı çarpan, o tanıdık hal tavır mıydı çekici gelen, samimiyet miydi o sıcaklığı doğuran bilinmez; ama olmayacak olamayacak bir şeyler oluyordu. Tek gerçek vardı, sanki hepsi rüyaydı. Işık hızıyla gerçekleşen, önüne geçilemeyen, dudaklara gülümseme özgürlüğünü verip, dişleri aradan görünmeye iten bir takım şeyler. Bastırdıkça fışkırıyordu dipteki her şey sanki. Hiçbir şey karanlıkta kalmak istemiyor, her şey güne kavuşmak, gerçeğe dönüşmek istiyordu...
Bir Ekim sabahıydı, beraber edilen dostça bir kahvaltı, ta ki erkeğin kızın kulağına fısıldadığı “seninle çok tuhaf bir arkadaşlığımız var” cümlesine kadar. Sonrasında kaynaşan ılık nefesler, birleşen dudaklar…
Dostluk çizgisi geçilmiş, yasak meyve yenmişti. Paylaşılan suç ekstra yakınlık sağlamıştı sanki. Susmaz olmuştu telefonlar ve telefona giden ellere söz geçirse bile beyin, düşünceleri durduramıyordu. Bir minik kuş girmişti yüreğe, çıkmıyordu. Kanatlarını çırptıkça çırpıyor, çarpıntı yapıyordu...
Bir Ekim gecesiydi; yeni başlayan sıradan bir sonbahar ayının, sıradan bir gecesi ta ki o gecede karşılaşan iki kişinin tuhaf tanışmasına kadar… Biri erkek, diğeri kadın; konuşmalarının “naber, nasılsın?”la sınırlı kalması gereken, başka şehirlerin, başka hallerdeki, bambaşka kişileri...
Güzün büyülü havası mıydı çarpan, o tanıdık hal tavır mıydı çekici gelen, samimiyet miydi o sıcaklığı doğuran bilinmez; ama olmayacak olamayacak bir şeyler oluyordu. Tek gerçek vardı, sanki hepsi rüyaydı. Işık hızıyla gerçekleşen, önüne geçilemeyen, dudaklara gülümseme özgürlüğünü verip, dişleri aradan görünmeye iten bir takım şeyler. Bastırdıkça fışkırıyordu dipteki her şey sanki. Hiçbir şey karanlıkta kalmak istemiyor, her şey güne kavuşmak, gerçeğe dönüşmek istiyordu...
Bir Ekim sabahıydı, beraber edilen dostça bir kahvaltı, ta ki erkeğin kızın kulağına fısıldadığı “seninle çok tuhaf bir arkadaşlığımız var” cümlesine kadar. Sonrasında kaynaşan ılık nefesler, birleşen dudaklar…
Dostluk çizgisi geçilmiş, yasak meyve yenmişti. Paylaşılan suç ekstra yakınlık sağlamıştı sanki. Susmaz olmuştu telefonlar ve telefona giden ellere söz geçirse bile beyin, düşünceleri durduramıyordu. Bir minik kuş girmişti yüreğe, çıkmıyordu. Kanatlarını çırptıkça çırpıyor, çarpıntı yapıyordu...
Çarşamba, Nisan 19, 2006
isten cikista napalim?
pekala, "bisiler yazman lazim, bu boyle gitmez" dediginizi duyar
gibiyim. hazir mesai saatinin son dakikalarina girmis, bundan gayri is
yapamaz pozisyona gecmisken biseyler yazmakta fayda var. acilen bi konu
belirlemeliyim. konumuuuz: "bugun isten cikista napalim?" olsun. beraber
bir yanit ariyalim. hemen aklima gelenleri siralayayim.
1) evine git, annenle muhabbet et, cay saatine katil.
2) onur'u ara, hernerdeyse ki kesin bi yerde geziyodur, yanina git.
3) pelin'i ara, tenis oynamayi teklif et, ne de olsa tenis esyalarin bagajda.
4) nergis & ozlem'i eve davet et, belki bugun ikna edersin.
bu arada seceneklere ara verip, annemizi arayalim ki eve gitmeme durumumuza verecegi tepkiyi olcelim:) caliyooor, caliyoor, annem evdeymiiis, ama galiba yabancilar varmis. hmm cay saati yoksa gitmem. ama bu telefon konusmasi durumu hic mi hic netlestirmedi. birazdan tekrar arayacagim. sansimi nergis'te denedim, isi varmis, gelemezmis. peki ya simdi onur'u mu arasam. aaa unutmadan 5 numarali secenek de su:
5) suleyman'i ara, starbucks'ta kahve icin, yemek saatine evine don.
du bi onur'u ariyim. konustum, arkadaslariyla buluscakmis kitirda, davet ettirdim kendimi. ama onlarin geyiklerini bozmasam mi? hele bi de sulo'yu ariyim tam olsun. bakalim o napiyo? aradim, aay o da bi bayik cikti, napcagi da belirsiz. oof bana bugun kimseden hayir yok. annemi tekrar ariyorum. ayy kafam karisti, saat de 6 oldu. simdi de hakan aradi, beni odtu'den alir misin diye ve ben de bilincsiz bir sekilde olur dedim. e peki ya bilkentte buluscaksam. oof cikiyorum. sanirim yolda karar vericem:) ama once gidip hakani alayim...
hoscakaliin...
1) evine git, annenle muhabbet et, cay saatine katil.
2) onur'u ara, hernerdeyse ki kesin bi yerde geziyodur, yanina git.
3) pelin'i ara, tenis oynamayi teklif et, ne de olsa tenis esyalarin bagajda.
4) nergis & ozlem'i eve davet et, belki bugun ikna edersin.
bu arada seceneklere ara verip, annemizi arayalim ki eve gitmeme durumumuza verecegi tepkiyi olcelim:) caliyooor, caliyoor, annem evdeymiiis, ama galiba yabancilar varmis. hmm cay saati yoksa gitmem. ama bu telefon konusmasi durumu hic mi hic netlestirmedi. birazdan tekrar arayacagim. sansimi nergis'te denedim, isi varmis, gelemezmis. peki ya simdi onur'u mu arasam. aaa unutmadan 5 numarali secenek de su:
5) suleyman'i ara, starbucks'ta kahve icin, yemek saatine evine don.
du bi onur'u ariyim. konustum, arkadaslariyla buluscakmis kitirda, davet ettirdim kendimi. ama onlarin geyiklerini bozmasam mi? hele bi de sulo'yu ariyim tam olsun. bakalim o napiyo? aradim, aay o da bi bayik cikti, napcagi da belirsiz. oof bana bugun kimseden hayir yok. annemi tekrar ariyorum. ayy kafam karisti, saat de 6 oldu. simdi de hakan aradi, beni odtu'den alir misin diye ve ben de bilincsiz bir sekilde olur dedim. e peki ya bilkentte buluscaksam. oof cikiyorum. sanirim yolda karar vericem:) ama once gidip hakani alayim...
hoscakaliin...
Perşembe, Nisan 13, 2006
siircik
"Sen benim gecmis zaman icinde yan gelip yattigima bakma,
Ben gelecegin karagozlu zalimlerindenim,
Bir tek kosen bile ayrilmamisken bana,
Varolan ve olacak butun koselerinin sahibi benim"
bunu bi dergide okuyali en az 10 yil gecti, ama aklimdan hic silinmedi. bilmem bi tek beni mi bu kadar etkiledi...
Ben gelecegin karagozlu zalimlerindenim,
Bir tek kosen bile ayrilmamisken bana,
Varolan ve olacak butun koselerinin sahibi benim"
bunu bi dergide okuyali en az 10 yil gecti, ama aklimdan hic silinmedi. bilmem bi tek beni mi bu kadar etkiledi...
Çarşamba, Nisan 05, 2006
ask mesk
"Beraber olabilecegin biriyle degil,
Onsuz olamayacagin biriyle birlikte ol.
O geldiginde bosluklari dolduran degil,
Gittiginde yeri dolmayan olsun."
okudugumda bunu, tam olarak dile dokuldugunu dusundum hissettiklerimin. iste tam da bu sebepten hic bi iliskim tamama ermiyordu. simdi ise fark ediyorum, ben zaten gittiginde yeri dolmayacak biri olamasina izin vermiyorum hayatimda. hep engelliyorum kendimi ya da kimse cikmadi onsuz yapamayacagim... bu durumda mutlulugu nerde, kiminle, ne zaman yakalayacagim?
Onsuz olamayacagin biriyle birlikte ol.
O geldiginde bosluklari dolduran degil,
Gittiginde yeri dolmayan olsun."
okudugumda bunu, tam olarak dile dokuldugunu dusundum hissettiklerimin. iste tam da bu sebepten hic bi iliskim tamama ermiyordu. simdi ise fark ediyorum, ben zaten gittiginde yeri dolmayacak biri olamasina izin vermiyorum hayatimda. hep engelliyorum kendimi ya da kimse cikmadi onsuz yapamayacagim... bu durumda mutlulugu nerde, kiminle, ne zaman yakalayacagim?
Salı, Mart 28, 2006
guzel bir yazi...
guzel bi yazi buldum...
'Kendi basina ayakta duran genç kadinlarin akillarinda bir tahterevalli: Evlensem de bir limana siginsam mi, yoksa hayat böyle yalniz bir macera olarak mi kalmali? Böyle olunca da yasamak bir salincak! Peki iki uç arasinda sallanarak mi geçecek hayat? Böyle çok güzel aslinda. istedigin kadar çalis, istedigin yere git isten sonra. Kararlarini kendin ver, kimseye sorma tatil yapmaya karar kildiginda. Paralari kazan, istedigin gibi harca. İstedigin maceraya zipla. İster dalgiçlik kursuna git diplere dal, ister parasütle uçaktan atla. Deneyimler sonsuz, hayat boyu cigerlerini doldura doldura yasa! Anneler, babalar geldiginde "uygunsuz" yasamin izlerini ortadan kaldirdiginda, "Herkesin keyfi yerinde" aslinda! Ama sonra faturalar geciktiginde, is yerinde kazik yediginde ve sana hayat "Otur asa'a!" dediginde, sen bi' güzel poponun üzerine çakildiginda... Dün, önceki gün, önceki ay ve bir önceki sene tam da böyle oldugun zamanlar aklina gelip, birlesip bir kara buluta dönüstügünde... Pusetlerdeki çocuklara bakip iç geçirdiginde, kendinde evlenmeden çocuk yapacak cesareti bazen bulup bazen kaybettikçe... Maceralar öyle kenarda dururken birden kendini o divandan ayaga kalkacak, bu televizyonun emniyetli ekranini birakamayacak kadar korkak hissettiginde... tam tersine bakalim bir de! O çok sevdigin adamin, "Aslinda biz bir ömür birlikte yasayabiliriz" dedigin adamin, tam da uyurken, o hiç bilmezken onu izlediginde, garip bir biçimde yüzü sana çirkin gelmeye baslarsa eger? Bir gün sikilirsan eger, gitmek istersen? Aniden canin Brezilya'ya gidip sahilde oturmak isterse, okyanusa karsi? Birdenbire hayatini, kendini ve tüm etrafini degistirmek istersen? Ya da sadece tek basina evde oturmak istersen bir gün, "Tuhafsin bugün biraz" cümlesini duymaya katlanamayacak kadar yalniz olmak istersen? Ya dogurdugun çocuktan sikilirsan? Onu pencereden atmak istedigin zamanlar olur da bunu diyemezsen? Ya artik "evli ve çocuklu" oldugunda kendin gibi olmazsan? Sanki hayatin elinden alinmis gibi olursa, ütülü havlularin arasina sikistirilmis birisi gibi durursan? Birden kendini akraba ziyaretlerinde bulursan, bacaklarin bitisik ve yüzün burusuk olarak? Tam da sarhos olmak istedigin bir günde aksama taze fasulye ayiklamak zorunda kalirsan? Taze fasulye! İyi bir zamanlamayla taze fasulye bile öldürücü bir silah olabilir aslinda! İliski sahtekarlik midir? Iste tam da böyle tahterevalli bir kadin, Kahve'de oturuyordu. Kötü bir aliskanlik biliyorum ama ben de onlari dinliyordum. Kadin, yakin bir erkek dostuna bir seyler anlatmis, belki biraz akil danismis olacak ki erkek konustu: "Sen maceralarindan yorulunca dinlenecek bir liman istiyorsun. İliski öyle bir sey degil canim!" Kadin iki eli yana açik, çaresiz karsi çikiyordu: "Tam öyle degil aslinda!" Erkek biraz sinirlendi galiba: "Sekerim sen sahtekarlik yapiyorsun! Adamlari da kandiriyorsun aslinda. Çünkü yeterince dinlenince sikiliyorsun, sonra da gitmek istiyorsun!" Kadin iyi bir kadindi aslinda. Öyle gibi geldi sesi bana. Ne kimseyi kandirmak ne de sikilmak istiyordu. Sadece öyleydi iste. Gençti kadin. Kadinlar, maceralarinin önüne çikmayacak adamlari bulana, onlari bulmayi ögrenene kadar yaslaniyorlar mi acaba? Nasilsiniz adamlar? Erkekler de böyledir belki. Maceralara çikmak istiyorlardir, çikip dönüp yorulunca bir kadinda dinlenmek istiyorlardir belki de onlar da. Onlarin ayricaligi maceradan, fetihten, avdan döndüklerinde kadinlari bekler bulmalari, bunu talep etme haklari galiba. Nihayetinde zaferleri kadinlar için kazaniyorlar ya?! Erkekler gibi degiliz biz. Yalnizlikla, sonsuz bir yalnizlikla cezalandiriliyoruz maceralara çikmaya kalkinca... Bu yüzden, durmadan yolculuklar eden, maceralara çikan bir kadin ya da sehpasinin üzerinde cocuklarinin resmi duran ve son otuz yilda ne yaptigini düsünen bir kadin olacaksin elli yasina vardiginda. Her ikisini birden yapmaksa... Denemesi bedava!'
'Kendi basina ayakta duran genç kadinlarin akillarinda bir tahterevalli: Evlensem de bir limana siginsam mi, yoksa hayat böyle yalniz bir macera olarak mi kalmali? Böyle olunca da yasamak bir salincak! Peki iki uç arasinda sallanarak mi geçecek hayat? Böyle çok güzel aslinda. istedigin kadar çalis, istedigin yere git isten sonra. Kararlarini kendin ver, kimseye sorma tatil yapmaya karar kildiginda. Paralari kazan, istedigin gibi harca. İstedigin maceraya zipla. İster dalgiçlik kursuna git diplere dal, ister parasütle uçaktan atla. Deneyimler sonsuz, hayat boyu cigerlerini doldura doldura yasa! Anneler, babalar geldiginde "uygunsuz" yasamin izlerini ortadan kaldirdiginda, "Herkesin keyfi yerinde" aslinda! Ama sonra faturalar geciktiginde, is yerinde kazik yediginde ve sana hayat "Otur asa'a!" dediginde, sen bi' güzel poponun üzerine çakildiginda... Dün, önceki gün, önceki ay ve bir önceki sene tam da böyle oldugun zamanlar aklina gelip, birlesip bir kara buluta dönüstügünde... Pusetlerdeki çocuklara bakip iç geçirdiginde, kendinde evlenmeden çocuk yapacak cesareti bazen bulup bazen kaybettikçe... Maceralar öyle kenarda dururken birden kendini o divandan ayaga kalkacak, bu televizyonun emniyetli ekranini birakamayacak kadar korkak hissettiginde... tam tersine bakalim bir de! O çok sevdigin adamin, "Aslinda biz bir ömür birlikte yasayabiliriz" dedigin adamin, tam da uyurken, o hiç bilmezken onu izlediginde, garip bir biçimde yüzü sana çirkin gelmeye baslarsa eger? Bir gün sikilirsan eger, gitmek istersen? Aniden canin Brezilya'ya gidip sahilde oturmak isterse, okyanusa karsi? Birdenbire hayatini, kendini ve tüm etrafini degistirmek istersen? Ya da sadece tek basina evde oturmak istersen bir gün, "Tuhafsin bugün biraz" cümlesini duymaya katlanamayacak kadar yalniz olmak istersen? Ya dogurdugun çocuktan sikilirsan? Onu pencereden atmak istedigin zamanlar olur da bunu diyemezsen? Ya artik "evli ve çocuklu" oldugunda kendin gibi olmazsan? Sanki hayatin elinden alinmis gibi olursa, ütülü havlularin arasina sikistirilmis birisi gibi durursan? Birden kendini akraba ziyaretlerinde bulursan, bacaklarin bitisik ve yüzün burusuk olarak? Tam da sarhos olmak istedigin bir günde aksama taze fasulye ayiklamak zorunda kalirsan? Taze fasulye! İyi bir zamanlamayla taze fasulye bile öldürücü bir silah olabilir aslinda! İliski sahtekarlik midir? Iste tam da böyle tahterevalli bir kadin, Kahve'de oturuyordu. Kötü bir aliskanlik biliyorum ama ben de onlari dinliyordum. Kadin, yakin bir erkek dostuna bir seyler anlatmis, belki biraz akil danismis olacak ki erkek konustu: "Sen maceralarindan yorulunca dinlenecek bir liman istiyorsun. İliski öyle bir sey degil canim!" Kadin iki eli yana açik, çaresiz karsi çikiyordu: "Tam öyle degil aslinda!" Erkek biraz sinirlendi galiba: "Sekerim sen sahtekarlik yapiyorsun! Adamlari da kandiriyorsun aslinda. Çünkü yeterince dinlenince sikiliyorsun, sonra da gitmek istiyorsun!" Kadin iyi bir kadindi aslinda. Öyle gibi geldi sesi bana. Ne kimseyi kandirmak ne de sikilmak istiyordu. Sadece öyleydi iste. Gençti kadin. Kadinlar, maceralarinin önüne çikmayacak adamlari bulana, onlari bulmayi ögrenene kadar yaslaniyorlar mi acaba? Nasilsiniz adamlar? Erkekler de böyledir belki. Maceralara çikmak istiyorlardir, çikip dönüp yorulunca bir kadinda dinlenmek istiyorlardir belki de onlar da. Onlarin ayricaligi maceradan, fetihten, avdan döndüklerinde kadinlari bekler bulmalari, bunu talep etme haklari galiba. Nihayetinde zaferleri kadinlar için kazaniyorlar ya?! Erkekler gibi degiliz biz. Yalnizlikla, sonsuz bir yalnizlikla cezalandiriliyoruz maceralara çikmaya kalkinca... Bu yüzden, durmadan yolculuklar eden, maceralara çikan bir kadin ya da sehpasinin üzerinde cocuklarinin resmi duran ve son otuz yilda ne yaptigini düsünen bir kadin olacaksin elli yasina vardiginda. Her ikisini birden yapmaksa... Denemesi bedava!'
Perşembe, Mart 16, 2006
bir geysanin anilari
birkac hafta once film muzukleri gecesine katildim. ve onun hakkinda
gecen gun bi yazi yazdim, yazdim, yazdiim, ama sonra uctu:( gitti, yok
oldu... aslinda ayni yaziyi yine yazmak istiyorum, ama haliyle eski
sevkim kalmadigindan kirpacaga benziyorum. neyse gelelim konuya.
film muzukleri gecesi vardi, bi cmt gunuydu, ben de katilmaya karar vermistim. bi film karakterine ozel bisi giymeliydim. ne giyecegimi dusunuyordum, bu arada gecede dans yarismasi da olacakti. bir geysanin anilarindan esinlenerek Sayuri olmaya karar verdim. peki ya dans da edecek miydim? elbet edebilirdim, ancak nasil figurler yapacaktim, hangi muzigi kullanacaktim? dustum yola once kizilaydaki isleri hallettim, sonra gidip babanneden hakiki bi kimona kaptim. filmin vcd'sini bularak onlarca defa dans sahnelerini izledim. makyaj ve sac isi tamamdi. bembeyaz bi surat, kucuk kirmizi dudaklar, cekik gozler, yukari dogru giden kaslar... geriye dans muzugu kalmisti. once evdeki cd'lerimi taktim, baktim olcak gibi diil, herhangi bisi cikmiyo, (hehehe bu arada buddha bar cd'sinde tam buldum bu uyar derken, birden dımtıs dımtısa dondu, cok komikti, cunku ben bi yandan dans provasi yapiyodum, boyle elimde yelpazelerle) neyse naparsin, internete girersin. ay benim muzik indirme girisimim napsterin kapanmasiyla bitmisti, dusunun ne kadar zamandir bu islere karismadigimi. neyse iste basladim, arattirmaya. ne bulsam parali. en sonunda dedimki hakana (hani benim bu blogu olusturmamin tek nedeni olan guzide insan) bi sorayim. bana site soylesin. tabii bu arada gayet sıkısmıs durumdayim, cunku sacim ve makyajim ancak yapiliyor, evdeki bilgisayardan bisi indirmeye kalksam, gelecek seneki yarismaya anca iner. babamin ofise giderim diye dusunuyorum. bunlari dusunurken halihazirda gec kalmis vaziyetteyim. haa bi yandan da pelinle konusuyorum sizden indirebilir miyis diye. hakandan once linkler geldi. biraz sonra da bi telefon, demez mi bi saate hazir diye. allaaaam! sen nasi bi insansin hakan? super, muhtesem, harikulade! cümle alemin onunde sana tekrar tesekkur etmek isterim... by the way gecenin birincisi dvd player kazanıyodu. ben de o onlarca (!) aday arasindan birinci oldum. hehheehehehe:D:D:D yaa...
film muzukleri gecesi vardi, bi cmt gunuydu, ben de katilmaya karar vermistim. bi film karakterine ozel bisi giymeliydim. ne giyecegimi dusunuyordum, bu arada gecede dans yarismasi da olacakti. bir geysanin anilarindan esinlenerek Sayuri olmaya karar verdim. peki ya dans da edecek miydim? elbet edebilirdim, ancak nasil figurler yapacaktim, hangi muzigi kullanacaktim? dustum yola once kizilaydaki isleri hallettim, sonra gidip babanneden hakiki bi kimona kaptim. filmin vcd'sini bularak onlarca defa dans sahnelerini izledim. makyaj ve sac isi tamamdi. bembeyaz bi surat, kucuk kirmizi dudaklar, cekik gozler, yukari dogru giden kaslar... geriye dans muzugu kalmisti. once evdeki cd'lerimi taktim, baktim olcak gibi diil, herhangi bisi cikmiyo, (hehehe bu arada buddha bar cd'sinde tam buldum bu uyar derken, birden dımtıs dımtısa dondu, cok komikti, cunku ben bi yandan dans provasi yapiyodum, boyle elimde yelpazelerle) neyse naparsin, internete girersin. ay benim muzik indirme girisimim napsterin kapanmasiyla bitmisti, dusunun ne kadar zamandir bu islere karismadigimi. neyse iste basladim, arattirmaya. ne bulsam parali. en sonunda dedimki hakana (hani benim bu blogu olusturmamin tek nedeni olan guzide insan) bi sorayim. bana site soylesin. tabii bu arada gayet sıkısmıs durumdayim, cunku sacim ve makyajim ancak yapiliyor, evdeki bilgisayardan bisi indirmeye kalksam, gelecek seneki yarismaya anca iner. babamin ofise giderim diye dusunuyorum. bunlari dusunurken halihazirda gec kalmis vaziyetteyim. haa bi yandan da pelinle konusuyorum sizden indirebilir miyis diye. hakandan once linkler geldi. biraz sonra da bi telefon, demez mi bi saate hazir diye. allaaaam! sen nasi bi insansin hakan? super, muhtesem, harikulade! cümle alemin onunde sana tekrar tesekkur etmek isterim... by the way gecenin birincisi dvd player kazanıyodu. ben de o onlarca (!) aday arasindan birinci oldum. hehheehehehe:D:D:D yaa...
Pazartesi, Şubat 13, 2006
drafttan bozma yazi
bgn blogda gezerken, taa ne zamandan kalma, baslanmis ama bitirilmemis, bitirilmeye de pek musait olmayan bi yazimi buldum. amaan dedim bosver, boyle yayinla gitsin:
bazilari sert gorunur, oyle sert ki, sanki hic bir soz incitemez onu, dunya yansa umurunda olmaz, kim ne derse desin kalbi kirilmaz. bilmezler ki en sert gorunenler en kirilgan olanlardir. en cok gozyasini onlar doker, en cok aciyi onlar ceker. bagirmazlar avaz avaz, yutarlar cigliklarini, susarlar.
bazilari sert gorunur, oyle sert ki, sanki hic bir soz incitemez onu, dunya yansa umurunda olmaz, kim ne derse desin kalbi kirilmaz. bilmezler ki en sert gorunenler en kirilgan olanlardir. en cok gozyasini onlar doker, en cok aciyi onlar ceker. bagirmazlar avaz avaz, yutarlar cigliklarini, susarlar.
Çarşamba, Şubat 01, 2006
pucca meselesi
simdi bu pucca nicki de nerden cikti diyenlere sesleniyorum. ben boyle
sabah saclar iki yandan bagli ziplaya ziplaya daldim ofise. ozlem ne
dese begenirsin: "sen pucca'ya benziyosuuun". aaa dedim puka da neyki?
hemen bi arama tarama. ne goreyim bu pucca denen velet, yemek yemeyi
seven, butun derdi imani sevgilisini sıkıstırıp opmek olan ziplayip
hoplayan bi sirine:D heh dedim tamamdir, pucca=ben, ben=pucca. pucca'nin
detayli bilgisini http://puccaclub.com/eng/ sitesinin PUCCA IS bolumunden bulabilirsiniz... ueuhuehhheuhe:D
Cuma, Ocak 27, 2006
ölmeden yapmalı listesi
ee kac zaman oldu, hicbir sey eklemedim gunlugume. bir seyler yazmak istiyorum. ne yazsam?
bu soruyu Hakan arkadasima sordum ve onun tavsiyelerinden birini, yine onun yardimiyla yazmaya karar verdim. nitekim verdigi konu cok zordu, yardimsiz yazamam. konu ne mi? bu dunyadan gitmeden yapmak istediklerimin listesi. ee bu konuda hakan'in nasi bi yardimi olcak derseniz. ben boyle bi listem olmadigini, oyle ozellikle yapmak istedigim seylerin bulunmadigini fark ettim. hakanin sorulariyla bularak, listeliycez. once ozetle diyalogumuz:
hakan: gitmek istedigin bi yer?
ben: bilmem.
hakan: madrid diyelim.
ben: peki.
hakan: 24 saat film izle.
ben: ıyk! bana cogu zaman 2 saat bile vakit kaybi geliyo.
hakan: secilmisleri izlicen.
ben: peki o zaman listeme benim icin secilmis filmleri izlemek, hatta secilmis kitaplari okumak diyorum.
hakan: uzo icecem yaz.
ben: anaa bak o olabilir. hatta direk yunanistan dielim.
bu soruyu Hakan arkadasima sordum ve onun tavsiyelerinden birini, yine onun yardimiyla yazmaya karar verdim. nitekim verdigi konu cok zordu, yardimsiz yazamam. konu ne mi? bu dunyadan gitmeden yapmak istediklerimin listesi. ee bu konuda hakan'in nasi bi yardimi olcak derseniz. ben boyle bi listem olmadigini, oyle ozellikle yapmak istedigim seylerin bulunmadigini fark ettim. hakanin sorulariyla bularak, listeliycez. once ozetle diyalogumuz:
hakan: gitmek istedigin bi yer?
ben: bilmem.
hakan: madrid diyelim.
ben: peki.
hakan: 24 saat film izle.
ben: ıyk! bana cogu zaman 2 saat bile vakit kaybi geliyo.
hakan: secilmisleri izlicen.
ben: peki o zaman listeme benim icin secilmis filmleri izlemek, hatta secilmis kitaplari okumak diyorum.
hakan: uzo icecem yaz.
ben: anaa bak o olabilir. hatta direk yunanistan dielim.
Salı, Ocak 17, 2006
bayram tatili
vee tatil bitti, peki ben tatilde nerdeydim, neler yaptim, kimler merak
ediyor? evet evet en az 20 el goruyorum havada. tamam tamam daha fazla
israr etmeyin anlaticam... Antalya'da bi oteldeydim, devamli yemek ve
icmek suretiyle aile saadeti yasiyordum. iste gunlerimin nasil gectigine
dair izlenim sahibi olabilmeniz icin, standart programim:
09:30-10:30 kahvalti
10:30-11:30 spor
11:30-12:00 havuz
12:00-13:00 lobby'de cay kave esliginde tezle ilgili makale okuma
13:00-14:00 ogle yemegi
14:00-15:00 kedi, kopek besleme, oksama
15:00-15:30 sahilde ata binme
16:30-17:00 spor
17:00-18:30 cay saati
18:30-20:00 dus+cnbc-e dizileriyle odada vakit gecirme
20:00-21:00 aksam yemegi
21:00-01:00 lobby'de canli muzikle cosma+iskambil oynama
09:30-10:30 kahvalti
10:30-11:30 spor
11:30-12:00 havuz
12:00-13:00 lobby'de cay kave esliginde tezle ilgili makale okuma
13:00-14:00 ogle yemegi
14:00-15:00 kedi, kopek besleme, oksama
15:00-15:30 sahilde ata binme
16:30-17:00 spor
17:00-18:30 cay saati
18:30-20:00 dus+cnbc-e dizileriyle odada vakit gecirme
20:00-21:00 aksam yemegi
21:00-01:00 lobby'de canli muzikle cosma+iskambil oynama
Cumartesi, Ocak 07, 2006
Bi yaz sabahı bi deniz sehrinde...
Bi yaz sabahı bi deniz sehrinde olmak vardı…
Alkolun hala kanda dolastigi,
Onceki geceyi anca konustukca hatirladigimiz,
Hatirladikca koptugumuz bi sabah.
Minik bi pansiyonun bahcesinde,
Zeytin agaclarinin altinda,
Cayimizi yudumluyor olsaydik.
Cilek receli surseydik, sıcak, yumusak ekmeklere,
Gunes gozumuze kacsaydi,
Dallari siper alsaydik.
Inseydik sonra denize,
Yayilsaydik sere serpe,
Kumlar ayaklarimizi yaksaydi,
Denize kosarak gitmek zorunda kalsaydik.
Dostlar olsaydi yanibasimizda,
Gecmis yillardaki tatilleri anabilecegimiz dostlar.
Is dusunmeseydik, ders de,
Arinmis olsaydik,
Dolanmasaydi tilkiler kafamizda,
Kimbilir belki de sevdigimiz olur yanimizda...
Bi yaz gunu bi deniz sehrinde olmak vardi...
Alkolun hala kanda dolastigi,
Onceki geceyi anca konustukca hatirladigimiz,
Hatirladikca koptugumuz bi sabah.
Minik bi pansiyonun bahcesinde,
Zeytin agaclarinin altinda,
Cayimizi yudumluyor olsaydik.
Cilek receli surseydik, sıcak, yumusak ekmeklere,
Gunes gozumuze kacsaydi,
Dallari siper alsaydik.
Inseydik sonra denize,
Yayilsaydik sere serpe,
Kumlar ayaklarimizi yaksaydi,
Denize kosarak gitmek zorunda kalsaydik.
Dostlar olsaydi yanibasimizda,
Gecmis yillardaki tatilleri anabilecegimiz dostlar.
Is dusunmeseydik, ders de,
Arinmis olsaydik,
Dolanmasaydi tilkiler kafamizda,
Kimbilir belki de sevdigimiz olur yanimizda...
Bi yaz gunu bi deniz sehrinde olmak vardi...
Salı, Ocak 03, 2006
2006 dilekleri
2006’dan beklentilerim
Ben ve cevremde saglik, huzur
Mutlu bi aile hayati
Guzel bi is hayati
Eski dostlarla derinlesen dostluklar & yeni dostlar
Bi adet 5 yildizli sevgili
Bol para
2006'nin benden beklentileri
Daha az abur cubur, daha saglikli beslenme,
Yukardakilere bagli olarak zayiflama, en azindan sabit kalma :)
Alkolle daha az munasebet…
40 yilin basi degil duzenli tenis oynama. Yazdan yaza oynayinca, devamli level 1’e dusuyorum, olmuyo…
Kaliteli, seviyeli bi ask hayati :) (hani boyle televole mankenleri gibi sey demek istiyorum “duzeyli bi iliskimiz var :P” )
Gerekli konularda doktora gorunmek. Oncelikle halihazirda bekleyenleri halletmek. Bakmayin saglam gorundugume, aslinda her bi yanimda bi sakatlik var. Defoluyum…
Tezimi Haziran’a yetistirmek icin yeterli caba. Allaaam yardim et, su kuluna akil fikir ihsan eyle, yoksa bilim dunyasi benim katkimdan mahrum kalacak
Toefl’dan iyi puan, bunun icin de haliyle calisma. (hem tez, hem toefl, hem gezme tozma bir arada biraz zor ama yazalim)
Piyano derslerine baslama. (her ne kadar piyano hocasi bana, benim ipraam tatlises misali notasiz motasiz, kardesten baka baka nasi caldigimi gorup, “heba oluyosun, seni 4x4’luk salak! “ die baslayip kufretse de)
Duzenli dolaplar, cekmeceler. (su an bisi bulmak imkansiza yakin. Sanmayin ki bizim evde utu yok. Aslinda hepsi dolapta burusuyo)
1 yil boyu hazirlik okuyup, ardindan da 5 yil azar azar okuyup, kullanmaya kullanmaya su an tarzanca seviyesine inen almancami duzeltme. Goethe Instıtut paklar artik beni…
Fis, visa vs’lerin duzenlenmesi. (buradan babama selamlar)
Bakimli saclar, eller vs. +
Giyime ozen gosterme (yoksa evde kalacakmisim, annem oyle diyo)
simdilik aklima gelenler bu kadar, daa bi dunya vardir, geldikce yazarim artik. Herkeslere mutlu yillaaaaaaaaaaar...
Ben ve cevremde saglik, huzur
Mutlu bi aile hayati
Guzel bi is hayati
Eski dostlarla derinlesen dostluklar & yeni dostlar
Bi adet 5 yildizli sevgili
Bol para
2006'nin benden beklentileri
Daha az abur cubur, daha saglikli beslenme,
Yukardakilere bagli olarak zayiflama, en azindan sabit kalma :)
Alkolle daha az munasebet…
40 yilin basi degil duzenli tenis oynama. Yazdan yaza oynayinca, devamli level 1’e dusuyorum, olmuyo…
Kaliteli, seviyeli bi ask hayati :) (hani boyle televole mankenleri gibi sey demek istiyorum “duzeyli bi iliskimiz var :P” )
Gerekli konularda doktora gorunmek. Oncelikle halihazirda bekleyenleri halletmek. Bakmayin saglam gorundugume, aslinda her bi yanimda bi sakatlik var. Defoluyum…
Tezimi Haziran’a yetistirmek icin yeterli caba. Allaaam yardim et, su kuluna akil fikir ihsan eyle, yoksa bilim dunyasi benim katkimdan mahrum kalacak
Toefl’dan iyi puan, bunun icin de haliyle calisma. (hem tez, hem toefl, hem gezme tozma bir arada biraz zor ama yazalim)
Piyano derslerine baslama. (her ne kadar piyano hocasi bana, benim ipraam tatlises misali notasiz motasiz, kardesten baka baka nasi caldigimi gorup, “heba oluyosun, seni 4x4’luk salak! “ die baslayip kufretse de)
Duzenli dolaplar, cekmeceler. (su an bisi bulmak imkansiza yakin. Sanmayin ki bizim evde utu yok. Aslinda hepsi dolapta burusuyo)
1 yil boyu hazirlik okuyup, ardindan da 5 yil azar azar okuyup, kullanmaya kullanmaya su an tarzanca seviyesine inen almancami duzeltme. Goethe Instıtut paklar artik beni…
Fis, visa vs’lerin duzenlenmesi. (buradan babama selamlar)
Bakimli saclar, eller vs. +
Giyime ozen gosterme (yoksa evde kalacakmisim, annem oyle diyo)
simdilik aklima gelenler bu kadar, daa bi dunya vardir, geldikce yazarim artik. Herkeslere mutlu yillaaaaaaaaaaar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)