"İyi ol, fakat cok iyi olma. Birazcik huysuz ol, ama cok degil. İcinden
geliyorsa dua et, eger sana rahatlik veriyorsa arada bir kufur de et.
Etrafindakilere karsi mumkun oldugu kadar dostca davran, musfik ol. Eger
bir gun kotu davranmani gerektirecek bir durum karsisinda kalirsan,
bagir, cagir, kır, dök ve unut. Her zaman gülümse, dudaklarından
tebessüm eksik olmasın, hatta bu bazen acıtsa bile. Her zaman ve her
yerde eline geçen tüm saadeti yakala, en ufak bir parçasının bile
kaçmasına müsade etme.
Yaşa, her seyden önce yasa ve sırf tesadüfen bu dünyaya gelmiş oldugun için laf olsun diye günlerini geçirme.
Eğer gerçek aşkı tanıyacak kadar talihli isen, bütün kalbin, ruhun ve vücudunla sev...
Hayatını o sekilde yasa ki, her an kendi kendinin elini sıkabilesin ve
her gün faydalı olan, hiç olmazsa ufak bir şey yap ki, geceleri yaklaşır
yaklaşmaz örtülerini üstüne çekip kendi kendine -ben elimden geleni
yaptım- diyebilesin."
havadan sudan, içten, hayattan, ondan, bundan,
şundan,
bunaldıkça, güldükçe, paylaşmak icin...
Cuma, Eylül 29, 2006
Perşembe, Eylül 28, 2006
hapşırık
blogundaki tum yazilarini okudugum,
ayriyetten bloga baslamamin yegane sebebi olan hakan arkadasimis
hapsirikla ilgili bi yazi yazmis bloguna, ben de ona bi yorum getirdim,
onu da buraya koyayim dedim:
"hapsırıkla ilgili benim de bi hikayem var, zannimca hakancim sana daha evvel anlatarak rezil olmusumdur, ama oldu olcak arkadaslarin da ogrensin, hatta sonra da burdan kopyalayip kendi bloguma yapistirim de duymayan kalmasin.efenim bendeniz universite yillarimdan birinde, acaip zor bi mat sinavina calismaktayim, tabii ki sinav ertesi sabah ve sabah olmasina 2-3 saat ya var ya yok. acaip uykum oldugu icin tamamen defterin uzerine kapanmis vaziyette calisiyorum, hani olur ya boyle bi gozum direk kapali, yanagim iyice ezilmis, agzim yamulmus, neyse, birden hapsirdim, noldu dersiniz, kafam bir karis kadar masadan uzaklasti ve güüm, caktim alnımı masaya. aglasam mi gulsem mi bi muddet bilemedim, ama cok da dusunmedim, cunku haliyle halime yarildim:) dusunsenize kafam sismis, noldu diye soruyolar, hapsirirken masaya carptim diyorum:) heheheeeheh :D"
not: okurlarimin beni birakip onu takip etmesinden korktugum icin uzun zamandir gizledigim hakanin blog adresini bgn paylasmaya karar verdim: http://www.blogcu.com/bacak/ ama soz verin, beni de okuyacaksiniz...
"hapsırıkla ilgili benim de bi hikayem var, zannimca hakancim sana daha evvel anlatarak rezil olmusumdur, ama oldu olcak arkadaslarin da ogrensin, hatta sonra da burdan kopyalayip kendi bloguma yapistirim de duymayan kalmasin.efenim bendeniz universite yillarimdan birinde, acaip zor bi mat sinavina calismaktayim, tabii ki sinav ertesi sabah ve sabah olmasina 2-3 saat ya var ya yok. acaip uykum oldugu icin tamamen defterin uzerine kapanmis vaziyette calisiyorum, hani olur ya boyle bi gozum direk kapali, yanagim iyice ezilmis, agzim yamulmus, neyse, birden hapsirdim, noldu dersiniz, kafam bir karis kadar masadan uzaklasti ve güüm, caktim alnımı masaya. aglasam mi gulsem mi bi muddet bilemedim, ama cok da dusunmedim, cunku haliyle halime yarildim:) dusunsenize kafam sismis, noldu diye soruyolar, hapsirirken masaya carptim diyorum:) heheheeeheh :D"
not: okurlarimin beni birakip onu takip etmesinden korktugum icin uzun zamandir gizledigim hakanin blog adresini bgn paylasmaya karar verdim: http://www.blogcu.com/bacak/ ama soz verin, beni de okuyacaksiniz...
Salı, Eylül 26, 2006
Yağmur ve Pazartesi
pazartesi sanki kendi guzel bir gunmus gibi, bir de yagmur getirmis yaninda...
uzgunum "25 Eylul 06-Pazartesi" seni benden baska cok az insan seviyordur, emin olabilirsin... ama ben seviyorum, cikis saatim gelmesine ragmen hala yagmur yagmasina, ustelik arabamin olmamasina ve kutuphanede inip emek'te epey bi yol yurumem gerekmesine ragmen seviyorum... emek'ten tunali'ya gitmek icin surunecek, muhtemelen arabalarin uzerime camurlu sulari firlatmasini izleyecek olmama ragmen seviyorum...
uzgunum "25 Eylul 06-Pazartesi" seni benden baska cok az insan seviyordur, emin olabilirsin... ama ben seviyorum, cikis saatim gelmesine ragmen hala yagmur yagmasina, ustelik arabamin olmamasina ve kutuphanede inip emek'te epey bi yol yurumem gerekmesine ragmen seviyorum... emek'ten tunali'ya gitmek icin surunecek, muhtemelen arabalarin uzerime camurlu sulari firlatmasini izleyecek olmama ragmen seviyorum...
Pazartesi, Eylül 25, 2006
şerefsizlere şarkı
kardesim, arabasinda bi cd buldu, 2-3
gun once. ici tam turkce eller havaya sarkilariyla dolu. hande yener'ler
mi istersin, gulsenler mi oyle bisey. bu arada bu ikisi arasindaki
goruntusel farki bilsem de seslerini ayirt edemiyorum. hele hele geri
kalan sarkicilari muhtemelen hic bilmiyorum. basladik dinlemeye cd'yi,
tabii sardi bi sure sonra, cunku bi sekilde kulak asinaligim olusmus
hepsine, hem de hizli hopbidi hopbidi parcalar. iclerinden biri acaip
dolandi dilime, tum hafta sonu soyledim. hani boyle "kapi acik, arkani
don ve cik" iceriginde insana kendini iyi hissettiren sarkilar vardir
ya, onlardan biri bence. ozellikle serefsiz kelimesini kullandigi kisim,
insanin hayli icini bosaltmasini sagliyor. sarkicisina da baktim
internetten demet akalin'mis. bu guzide eserin sozlerinin bir kismini
paylasmadan gecmek istemedim...
'Kapında deli gibi özledim aşkı Gözümde yıllar yılı geldi gitti yaş Kalbimi kapatmışım sen gibilere Sen de kendin gibi bir şerefsize aç Bittim gözün aydın bittim helal olsun Uğrunda harcadığım yıllar haram olsun'
'Kapında deli gibi özledim aşkı Gözümde yıllar yılı geldi gitti yaş Kalbimi kapatmışım sen gibilere Sen de kendin gibi bir şerefsize aç Bittim gözün aydın bittim helal olsun Uğrunda harcadığım yıllar haram olsun'
Cuma, Eylül 22, 2006
Çantamdakiler
bugun "cantamin icinde genelde neler oluyo?" konusuna yogunlasmak istiyorum. onem sirasiyla gidelim...
1) telefon: bildiginiz cep telefonu. sony-ericsson marka dandikten bişi, videodur, fotograftir yok oyle ozellikleri. cok guzel arama yapar, msjda da cok basarilidir. son zamanlarda tepesinde annemlerin aldigi kokoş bi mor elma süsü sallanmaktadır. hani var ya söyle ipin ucunda minik bişi, onlardan.
2) cüzdan: yillardir ayrilamadigim cuzdanimi, bu yaz bir kenara koydum, artik parcalanmisti. dogum gunumde hediye gelen gucci cuzdana gectim, ay nasi havali, nasi kadinsi, elime hic yakismiyo:) nerde benim o koyu renkli erkek cuzdanim, ittire kaktira koyardim cebime, bu yenisi cebe de koyulmaz artik.
3) ekstra kart ve bozuk para cüzdani: iste bu yeni cuzdan nedeniyle cantamda tureyen yeni bir yaratik. kartlar ona sigamadigi ve o cuzdanda mantigini bir turlu kavrayamadigim bir sekilde bozuk para kismi olmayisi nedeniyle kullanmaya basladigim, ustu işli sevimli cici bisey. oyle cici bisey sende ne ariyo derseniz, cevabi tabii ki hediye:) sebit'ten tatli melek & filiz almislardi ben ayrilirken.
4) anahtarlar: evimin anahtarlari, bölümün anahtarlari, (bir zamanlar arabamin anahtarlari da vardi...)
5) flash disk: her an her yerde lazim olabilir dusuncesiyle...
6) kalem: bak bu da cok lazim oluyo, notlar içün. bi de ben boyle durduk yerde bişiler ciziktirmeyi seviyorum ya, karalama yapmak geciyo ya sık sık icimden, iyi geliyo iste ona.
7) dudak koruyucusu: kuruyo da pembiş dudaklarım ondan :)
8) naneli seker: mint olur, rocco olur, veyahut sakız olur, ama genelde bu tarz bişi de bulunur.
9) mendil: kagit mendil, kolonyali mendil bunlarin bulunmasi da iyi oluyo, ancak "kac kere lazim oldu, vermedin" demeyin, cunku bitince yenilemem aylar alabiliyo...
ay 10'a tamamliyim diye kastım, bişey daha bulayim... heh!
10) toka: saclarim uzadi ya biraz, gormemisin saci olmus, tutmus toplamis tarzinda takiliyorum, o sebeple cantama 1-2 toka da atiyorum.
1) telefon: bildiginiz cep telefonu. sony-ericsson marka dandikten bişi, videodur, fotograftir yok oyle ozellikleri. cok guzel arama yapar, msjda da cok basarilidir. son zamanlarda tepesinde annemlerin aldigi kokoş bi mor elma süsü sallanmaktadır. hani var ya söyle ipin ucunda minik bişi, onlardan.
2) cüzdan: yillardir ayrilamadigim cuzdanimi, bu yaz bir kenara koydum, artik parcalanmisti. dogum gunumde hediye gelen gucci cuzdana gectim, ay nasi havali, nasi kadinsi, elime hic yakismiyo:) nerde benim o koyu renkli erkek cuzdanim, ittire kaktira koyardim cebime, bu yenisi cebe de koyulmaz artik.
3) ekstra kart ve bozuk para cüzdani: iste bu yeni cuzdan nedeniyle cantamda tureyen yeni bir yaratik. kartlar ona sigamadigi ve o cuzdanda mantigini bir turlu kavrayamadigim bir sekilde bozuk para kismi olmayisi nedeniyle kullanmaya basladigim, ustu işli sevimli cici bisey. oyle cici bisey sende ne ariyo derseniz, cevabi tabii ki hediye:) sebit'ten tatli melek & filiz almislardi ben ayrilirken.
4) anahtarlar: evimin anahtarlari, bölümün anahtarlari, (bir zamanlar arabamin anahtarlari da vardi...)
5) flash disk: her an her yerde lazim olabilir dusuncesiyle...
6) kalem: bak bu da cok lazim oluyo, notlar içün. bi de ben boyle durduk yerde bişiler ciziktirmeyi seviyorum ya, karalama yapmak geciyo ya sık sık icimden, iyi geliyo iste ona.
7) dudak koruyucusu: kuruyo da pembiş dudaklarım ondan :)
8) naneli seker: mint olur, rocco olur, veyahut sakız olur, ama genelde bu tarz bişi de bulunur.
9) mendil: kagit mendil, kolonyali mendil bunlarin bulunmasi da iyi oluyo, ancak "kac kere lazim oldu, vermedin" demeyin, cunku bitince yenilemem aylar alabiliyo...
ay 10'a tamamliyim diye kastım, bişey daha bulayim... heh!
10) toka: saclarim uzadi ya biraz, gormemisin saci olmus, tutmus toplamis tarzinda takiliyorum, o sebeple cantama 1-2 toka da atiyorum.
Perşembe, Eylül 21, 2006
hamur
dun aksam eve gittim, once kopegi
gezdirdim, sonra geleneksel cay saatimizde biseyler yiyip ictim,
ardindansa hakan'in bana aldigi hamurlardan renk renk kapip mutfak
masasina getirdim. gunlerdir aklimdaydi hamurlarla oynamak. bi suru sey
yaptim, yildiz, papatya, kadin, fare, yilan, gul, kurdele, kus ve cok
cesitli soyut nesneler. annem de katildi bana. o da bi suru sey yapti.
ama o eserlerinde cesitli renklerde hamurlar kullandi, oysa ben -duzeni
seven insan- renkleri karistirmak istemedim. "hamurlarimi karistirma"
diye soylene soylene yaptim biseyler, o da "oyleyse al oyuncaklarini git
evimizden" seklinde cevapladi beni. bazen onun yaptiklarini kiskandim,
benzerlerini yaptim. o bicak kullanmaya baslayinca hamurlarinda, kostum
ben de bi catal kaptim. bazen de kiskancligi bir tarafa birakip
yardimlastim. turuncuyu istedi vermedim, kirmizi istedim vermedi. ana
okulundan iki arkadas gibiydik, cok eglenceliydi:) yaptiklarimizin
resmini cektik, uzunca bi sure mutfak masasinda sergiledik, yatmadan
once de bozduk. tekrar tesekkurler hakan:)
Salı, Eylül 19, 2006
pazartesi(ler)
pazartesi cok tuhaf bi gun aslinda. genelde sevilmez, hafta sonunun
ardindan geldigi icin. bendeyse tuhaf ama pozitif bi duygu uyandiriyo.
her seyi duzene sokma, yarim kalmis isleri toparlama, öz elestirini
yaptiginda ortaya cikanlari duzeltme imkani, yeni bi hafta yeni bi
baslangic, "hersey guzel olacak" hissi... bir seylere yeniden baslama
firsati guzeldir, bu yuzden pazartesiler de.
Cumartesi, Eylül 16, 2006
zâhir II
(editörün notu: yazarımızın 11 Eylül tarihli zâhir adli parcasinin okunmasi bu yazıyı okumak icin ön koşuldur...) cok artistim di mi:)
Zâhir ruyamdan sonra, sanki "ama o sadece bi ruya" diye dusunenlere inat, somut birsey oldu dun. yillardir zâhirin sokagindan her gectigimde onun evine, arabasina, oralarda olup olmadigina bakarim. ne yalan soyliyim oldukca sık gectigim bi sokak aslinda. hatta bi de itirafta bulunim, cogu zaman yolumu uzatip da gectigim bi sokak. gerci nerdeyse son 6 aydir yolumu degistirmiyorum onun icin. ama yolum dustugunde de kendimi bakmaktan alikoyamiyorum. ordan her gectigimde, acaba bi gun bu sokaktan kafami onun evine cevirmeden gecebilecek miyim, yoksa ömrümün sonuna kadar onu gozleyecek miyim diye dusunurdum yillardir. dun sokaktan gectim, sokak bitti, caddeye kadar geldim. ve o an fark ettim. cevirmemistim kafami ilk defa, dönup evine, ışıklarına, arabasina bakmamistim, umutlanmamistim o sirada asagida merdivenlerde olur mu diye. gidip bi içki alayım kendime, yüreğimin özgürlüğünün şerefine :)
Zâhir ruyamdan sonra, sanki "ama o sadece bi ruya" diye dusunenlere inat, somut birsey oldu dun. yillardir zâhirin sokagindan her gectigimde onun evine, arabasina, oralarda olup olmadigina bakarim. ne yalan soyliyim oldukca sık gectigim bi sokak aslinda. hatta bi de itirafta bulunim, cogu zaman yolumu uzatip da gectigim bi sokak. gerci nerdeyse son 6 aydir yolumu degistirmiyorum onun icin. ama yolum dustugunde de kendimi bakmaktan alikoyamiyorum. ordan her gectigimde, acaba bi gun bu sokaktan kafami onun evine cevirmeden gecebilecek miyim, yoksa ömrümün sonuna kadar onu gozleyecek miyim diye dusunurdum yillardir. dun sokaktan gectim, sokak bitti, caddeye kadar geldim. ve o an fark ettim. cevirmemistim kafami ilk defa, dönup evine, ışıklarına, arabasina bakmamistim, umutlanmamistim o sirada asagida merdivenlerde olur mu diye. gidip bi içki alayım kendime, yüreğimin özgürlüğünün şerefine :)
Cuma, Eylül 15, 2006
sabah sabah
Gunaydin gunlukcum ve gunluk takipcilerim,
bugun sabah erken kalktim. ruyamin etkisiyle guzel bir hisle uyandim. ruyamda denizin ortasindaydik, teknede, ama birden teknenin 3 kati buyuklukte dalgalar gelmeye basliyodu, gok kararmis, deniz koyu lacivert bi hal almisti. epey tırsıyodum tabii, teknenin devrilmemesi söz konusu degildi, karakterimdeki yoğun çobanlıktan ötürü, pek tabii diger insanlari nasil kurtaracagimi dusunuyodum. "sen nasi kurtuluyosun?" demeyin, ben kurtulurum, boyle durumlarda her zaman kendimi kurtulmus bilir, milletin derdine duserim. isin kotusu millet bunu istemese de. sanirim beni bundan dolayi sevmeyenler var. neyse napalim biz de buyuz iste. begenmeyen benle denize acilmasin kardesim. bak konu dagildi, neyse toparliyorum tekne-dalga olayini kavradiniz. dalga bi geliyo, bi şekilde bizim üstümüzden bize zarar vermeden geciyo. ama yine de bi tedirginligim soz konusu. 2-3 derken annemle kardeşim korkmayi birakip, dalganin icindeyken yukari dogru yuzmemi soyluyolar. ben dibe dogru yuzuyormusum. neyse onu deniyorum. o koskoca 10-15 metrelik dalganin icinden tepesine yuzuyorum, gökyüzüne dogru. bi cikiyoum ucundan, gunes var ve deniz mavi. iste super hissettim o an, korkum kalmamis, ustune ustluk harika bi hava bulmustum. iste o an uyandim... camı actim, hava superdi. kopegi gezdirmeye karar verdim, pembe cici esofmanlarimi giyip, ciktim. yazin sonunun geldigi belliydi. serin ama gunesin yuzunu saklamadigi bi havaydi. tek tük kurumus yapraklar gordum. bi yaz daha bitti dedim kendi kendime. iste oyle...
bugun sabah erken kalktim. ruyamin etkisiyle guzel bir hisle uyandim. ruyamda denizin ortasindaydik, teknede, ama birden teknenin 3 kati buyuklukte dalgalar gelmeye basliyodu, gok kararmis, deniz koyu lacivert bi hal almisti. epey tırsıyodum tabii, teknenin devrilmemesi söz konusu degildi, karakterimdeki yoğun çobanlıktan ötürü, pek tabii diger insanlari nasil kurtaracagimi dusunuyodum. "sen nasi kurtuluyosun?" demeyin, ben kurtulurum, boyle durumlarda her zaman kendimi kurtulmus bilir, milletin derdine duserim. isin kotusu millet bunu istemese de. sanirim beni bundan dolayi sevmeyenler var. neyse napalim biz de buyuz iste. begenmeyen benle denize acilmasin kardesim. bak konu dagildi, neyse toparliyorum tekne-dalga olayini kavradiniz. dalga bi geliyo, bi şekilde bizim üstümüzden bize zarar vermeden geciyo. ama yine de bi tedirginligim soz konusu. 2-3 derken annemle kardeşim korkmayi birakip, dalganin icindeyken yukari dogru yuzmemi soyluyolar. ben dibe dogru yuzuyormusum. neyse onu deniyorum. o koskoca 10-15 metrelik dalganin icinden tepesine yuzuyorum, gökyüzüne dogru. bi cikiyoum ucundan, gunes var ve deniz mavi. iste super hissettim o an, korkum kalmamis, ustune ustluk harika bi hava bulmustum. iste o an uyandim... camı actim, hava superdi. kopegi gezdirmeye karar verdim, pembe cici esofmanlarimi giyip, ciktim. yazin sonunun geldigi belliydi. serin ama gunesin yuzunu saklamadigi bi havaydi. tek tük kurumus yapraklar gordum. bi yaz daha bitti dedim kendi kendime. iste oyle...
Perşembe, Eylül 14, 2006
çeviri-man
dakikalar sonra okuldan cikicam ve
özgürlügüme kavusucam, tabi yarin sabah 9'a değin. geldigimden beri
buradaki en yogun günümü gecirdim. dun aksam hoca turkceden ingilizceye
cevirmem icin bi yayin vermisti. tum gun kabusum oldu. ingilizceden
turkceye cevirmek ne kolay seymis kardesim meger. bi de ne anlamini ne
ingilizcesini bildigim dunyalarca istatistiksel terim vardi icinde. of
oof. ama bitirdim, kendimle gurur duyuyorum. ustelik de gun sonuna
yetistirdim, yoksa kalip tamamlayacaktim. ole olee oleee!!! şak şak şak
şak...
Çarşamba, Eylül 13, 2006
ormanda yürüyüş-düşünüş
ogle tatilinde yalnizdim, hizlica yemegimi yedim her zamanki gibi.
kutuphaneye gidecektim yine, ama cikarken teslim etmem gereken kitaplari
yanima almadigimi fark ettim. kutuphaneden vazgecip dolanmaya karar
verdim. once yemekten artan donerlerimi vermek uzere kediler cenneti
nacho'nun oraya yurudum. donerleri biraktiktan sonra, edebiyatin oradaki
o cok sevdigim merdivenlerden asagi inmeye karar verdim, sonra hazir
buraya kadar gelmisken bi eski bolumumun onune ugrayayim dedim, ve hazir
oraya gitmisken de yine sevdigim o daracik yol ve kopruyu kullanarak
sosyal bilimlere gectim. kaldirimi tutturmus bolume donerken, daha yarim
saate yakin vaktim oldugunu fark ettim. ve karsi tarafa gecip buldugum
ilk acikliktan beytepe ormanlarina daldim. asagi dogru yurudum, yurudum
yurudum, hani su gölü gorene kadar yurudum. güzel güneşli bir günde
dogayla basbasaydim, az kaldi nirvanaya varacaktimki soyle dusunmeye
basladim, ulan bi ormanin icindesin ve yapayalniz yol aliyorsun, acaba
su an yaptigin -doganin enerjisini kendine alma, agaclara sevgini
gosterme, hayatın ne güzel oldugu konusunda yorumlar yapma, göl
manzarasinda buyulenme- islerini bir kenara birakip endiselenmeli misin?
hizlica sunlar gecti aklimdan,
ne gibi problemlerle karsilasabilirsin?
a) kendi / ormanin yol actigi: olası sorun ayaginin kaymasi, bi cukura dusmen vs... telefonunu kontrol et, tamam yaninda, bişey olursa telefon açarsin, düşün; yardim istemen gerekse geldigin yolu anlatabilecek misin? cevap evet. tamam bastigin yere biraz daha dikkat ederek devam edebilirsin.
b) baska insanlarin yol actigi: herhalde hic bir sapık yoktur ki burda, bi genc kiz dusse de ormana ben de ona saldirsam diye bekleyecek. ayrica samoalar var ayagimda, kosarak kacabilirim. silahli olursa nah kacarsin. çüş! naptin, silahli adam, koca ormanda tam senin bulundugun yere gelecek, sana garezi olacak, filan filan, abartmayi kes devam et.
c) hayvanlarin yol actigi: ayi aslan yoktur heralde buralarda, nolacak yaw, en kötü bi köpek sürüsü çıkar karsına, bu durumda naparsin, buyuk ihtimalle senin bir hayvan sever oldugunu hissedecek ve sana dokunmayacaklardır. tutki saldirgan bi çete, hmm, agaca tirmanabilir misin? evet tirmanabilirsin, daha evvel zevk icin tirmanmistin kac kere, heralde can havliyle tepesine cikarsin. ayrica sesin saglam deli gibi bögürürsün hayvanlari korkutmak icin ve pek tabi sopa! yerlere bak, ohoo dallar var koca koca, hem de zebil. tamam ya köpekten de zarar gelmez. devam et...
tam butun ihtimalleri saydigimi dusunup, korkusuzca göle dogru yürüme karari almistim kiii, kötü bir koku geldi burnuma, cok yakında ölü bir seyle karsilasacagimi tahmin ettim. biraz daha ilerledim ve ne göreyim yerde bişi var, içi yendiği ve çürüdüğü için nerdeyse sadece postu ve kemikleri kalmis. yakina gittim iyice, kocaman patileri var, tabi pati denirse. kopek olamayacagini fark ettim, kurttu o. bu kadar dogayla temas yeter dedim. bi kurtun dişleriyle de temas etmek istemezsin degil mi dedim ve döndüm.
ormandan ciktim, bari surdaki cimenlerde filan dolanayim dedim bölüme yürürken. aralara derelere girdim, unutulmus yerler buldum. talihim dönerse ve kötü emellerime alet etmek icin tuzagima bi delikanli dusurursem, nerelere götürebilecegimi biliyorum artik:)
ne gibi problemlerle karsilasabilirsin?
a) kendi / ormanin yol actigi: olası sorun ayaginin kaymasi, bi cukura dusmen vs... telefonunu kontrol et, tamam yaninda, bişey olursa telefon açarsin, düşün; yardim istemen gerekse geldigin yolu anlatabilecek misin? cevap evet. tamam bastigin yere biraz daha dikkat ederek devam edebilirsin.
b) baska insanlarin yol actigi: herhalde hic bir sapık yoktur ki burda, bi genc kiz dusse de ormana ben de ona saldirsam diye bekleyecek. ayrica samoalar var ayagimda, kosarak kacabilirim. silahli olursa nah kacarsin. çüş! naptin, silahli adam, koca ormanda tam senin bulundugun yere gelecek, sana garezi olacak, filan filan, abartmayi kes devam et.
c) hayvanlarin yol actigi: ayi aslan yoktur heralde buralarda, nolacak yaw, en kötü bi köpek sürüsü çıkar karsına, bu durumda naparsin, buyuk ihtimalle senin bir hayvan sever oldugunu hissedecek ve sana dokunmayacaklardır. tutki saldirgan bi çete, hmm, agaca tirmanabilir misin? evet tirmanabilirsin, daha evvel zevk icin tirmanmistin kac kere, heralde can havliyle tepesine cikarsin. ayrica sesin saglam deli gibi bögürürsün hayvanlari korkutmak icin ve pek tabi sopa! yerlere bak, ohoo dallar var koca koca, hem de zebil. tamam ya köpekten de zarar gelmez. devam et...
tam butun ihtimalleri saydigimi dusunup, korkusuzca göle dogru yürüme karari almistim kiii, kötü bir koku geldi burnuma, cok yakında ölü bir seyle karsilasacagimi tahmin ettim. biraz daha ilerledim ve ne göreyim yerde bişi var, içi yendiği ve çürüdüğü için nerdeyse sadece postu ve kemikleri kalmis. yakina gittim iyice, kocaman patileri var, tabi pati denirse. kopek olamayacagini fark ettim, kurttu o. bu kadar dogayla temas yeter dedim. bi kurtun dişleriyle de temas etmek istemezsin degil mi dedim ve döndüm.
ormandan ciktim, bari surdaki cimenlerde filan dolanayim dedim bölüme yürürken. aralara derelere girdim, unutulmus yerler buldum. talihim dönerse ve kötü emellerime alet etmek icin tuzagima bi delikanli dusurursem, nerelere götürebilecegimi biliyorum artik:)
Salı, Eylül 12, 2006
zâhir
Paulo Coelho
okuyuculari el kaldirsin! Epey el goruyorum havada. Ben de varim onlarin
arasinda. ışığın savascisinin el kitabi, veronika ölmek istiyor,
simyacı, piedra irmaginin kiyisinda oturdum agladim gibi eserlerini
okudum. gecende de ZAHİR'i okudum, hani su son kitabi. beklentim biraz
yuksek oldugundan olsa gerek, muhtesemdi diyemeyecegim ben. her ne kadar
cok guzel elestiriler aliyor olsa da. aslina bakarsaniz burda kitabi
yorumlamak yerine, zahir kavramiyla ilgili bir yazi yazacagim.
Zahir, kelime anlami olarak gözle görülen, somut, acik demek olsa da, yazarimiz Zahir'i insanin icindeki ukde, hep gerceklestirmek istedigi bir hayal, yillardir olmasi icin dua ettigi bir sey veya bir turlu nedenini bulamadigi icin kendi kendini yedigi bir terkedis, kisaca insanin icinde kalan ve sonsuza kadar yasamaya mahkum olan o huzursuz edici sey olarak tanimliyor. ornegin roman kahramaninin "zahir"i onu bir gün hic bir sey soylemeden terk eden karisi. karisini cok ozlemiyor belki, hatta belki o kadar kiymet de vermiyordu. ama bir turlu gidisinin sebebini bilememek, hayatinin her aninda onu dusunmesine sebep oluyor...
simdi zahir'i olanlar el kaldirsin. cok di mi? eminim coktur. benim bile bildiklerim var bikac tane. Hani bi kiz var Hakan'ın sevdigi, o iste bence Hakan'ın zahiri... hep konustuklari, ayni sehirde bulunacaklari icin heyecanlandigi, aradigi, aramayi kestigi, aradigi icin kendine kizdigi, aramamaya söz verdigi, tekrar aradigi, tekrar kendine kizdigi, icin icin elbet bir gun gelecegine, geri donup, onun kiymetini anlayacagina inandigi kiz. veya Ozan'in eski sevgilisi, ona olan aşkı hic bitmeyen, ustune kimseyi sevemedigi, hayatinin geri kalaninda kimseye deger verememesinin nedeni, her yeni kiz arkadasin dudaklarinda onun sozlerini, gozlerinde gözlerini arayisi. dönüşü olmayan yol... bi erkek var hani, Pinar'in beraber olsalar nasil olacaklarini bir turlu bilemedigi, hem olmali diye dusunup, hem olmamali dedigi. belki bir "arkadasimin aşkısın" vakasi oldugundan, belki beraber olamayacaklari acik ve net goruldugunden unuttugunu iddia etmenin kolay oldugu, ama icerlerde bir yerde duran her zaman. telefonda arayanin o oldugunu bildiginde ellerinin titredigi. bir gun, belki bir gun gelecek ve devamini getirmeden "seni sevdim, seni cok sevdim" diyecek diye bekledigi. Bilge'nin eski sevgilisi var hani, bir gün hiç bir sey yokken, "ben gidiyorum" diyen sevgilisi... -sorun sende degil, benle ilgili demesine ragmen- Bilge'nin icindeki hic bir seyin bitmeyisi. boyle bir terkedise ragmen onu sevmekten vazgecememesi... yillar evvel onu kollarina alip sıkıca saran o adam zahir, Arzu icin de. ayni sehre dustuklerinde gorustukleri, uzerinden yillar gecmese, tum o yasananlar yasanmamis olsa, o bodrum aksaminda kaldiklari yerden baslayabilseler... bir gun cikip gelmesi "ikimiz de unutalim gecen seneleri" demesi icin umut beslenen insan. ve ben; yillardir icimi yaralayan, yuregimi kanatan, onlarca kez "hayır"ını duydugum ama vazgecemedigim, ustune kimseleri sevemedigim, her iliskimde sozlerini aradigim insan. ömrümü birlikte gecirebilecegime inandigim kisi. her gece telefonun calmasi icin bekledigim, birlikte birseyler icme teklifi icin ölüp ölüp dirildigim. umudu bile ellerime hep kisitli birakan... bir yandan arayip, diğer yandan sadece arkadasca aradigini söyleyen, ama beni öpmekten vazgecemeyen... aşkımın her azalışında, aslinda haince bir sekilde, bir cumleyle gunumu aydinlatan, kalbimi yumusatan, ondan vazgecmeme izin vermeyen. hep daha fazla acı cekmeme neden olan bencil insan...
zahiri gördüm dün ruyamda, aslinda aylardir yoktu aklimda, ama aklimda olmamasi yok oldugu anlamina gelmiyordu. aklimi dolduran sey beni birakip giderse su yuzune cikacakti belki de. onu daha fazla sevmedigimi anladim ruyamda, geliyordu, dusunun geliyordu diyorum, yillardir 1 dakika gormek icin yanıp kavruldugum, tek guzel sözüne kurban oldugum, bana gelmesinin tek hayalim oldugu, sonsuza kadar beraber yaşamayı umdugum, sadece gönül eglendirmek icin kirk yilda bir araya geldigi biri olmak icin bile can attigim adam cikip geliyordu ve ben bunca yildir asla olamadigim bir cesurlukta davraniyor ve geri yolluyordum onu. intikam degildi asla, hic bir sey hissetmiyordum. intikam kinden gelir. kin de aşktan. daha evvel yazmistim hatta bi yazimda. nefret etmek, ona karsi bir sey hissetmemek degildir. hani bi söz var. "kalbimden kalbine yok bile kinim - bence artık sen de herkes gibisin." iste bu cumlenin kuruldugu andir, herseyin bittigi an. kalbinden o adama ait herseyin silindigi, gözyaşlarinin rüzgarla ucup gittigi. artik hic bir sekilde umrunda olmadigi. onun acı cekmesini istemedigin, mutlu olamayasin diye dua etmedigin, kendini mutlu gostermek icin yalandan bir gulumseme takinmadigin zaman...
herkesin zahirini bulması ya da duruma göre kaybetmesi dilegimle...
Zahir, kelime anlami olarak gözle görülen, somut, acik demek olsa da, yazarimiz Zahir'i insanin icindeki ukde, hep gerceklestirmek istedigi bir hayal, yillardir olmasi icin dua ettigi bir sey veya bir turlu nedenini bulamadigi icin kendi kendini yedigi bir terkedis, kisaca insanin icinde kalan ve sonsuza kadar yasamaya mahkum olan o huzursuz edici sey olarak tanimliyor. ornegin roman kahramaninin "zahir"i onu bir gün hic bir sey soylemeden terk eden karisi. karisini cok ozlemiyor belki, hatta belki o kadar kiymet de vermiyordu. ama bir turlu gidisinin sebebini bilememek, hayatinin her aninda onu dusunmesine sebep oluyor...
simdi zahir'i olanlar el kaldirsin. cok di mi? eminim coktur. benim bile bildiklerim var bikac tane. Hani bi kiz var Hakan'ın sevdigi, o iste bence Hakan'ın zahiri... hep konustuklari, ayni sehirde bulunacaklari icin heyecanlandigi, aradigi, aramayi kestigi, aradigi icin kendine kizdigi, aramamaya söz verdigi, tekrar aradigi, tekrar kendine kizdigi, icin icin elbet bir gun gelecegine, geri donup, onun kiymetini anlayacagina inandigi kiz. veya Ozan'in eski sevgilisi, ona olan aşkı hic bitmeyen, ustune kimseyi sevemedigi, hayatinin geri kalaninda kimseye deger verememesinin nedeni, her yeni kiz arkadasin dudaklarinda onun sozlerini, gozlerinde gözlerini arayisi. dönüşü olmayan yol... bi erkek var hani, Pinar'in beraber olsalar nasil olacaklarini bir turlu bilemedigi, hem olmali diye dusunup, hem olmamali dedigi. belki bir "arkadasimin aşkısın" vakasi oldugundan, belki beraber olamayacaklari acik ve net goruldugunden unuttugunu iddia etmenin kolay oldugu, ama icerlerde bir yerde duran her zaman. telefonda arayanin o oldugunu bildiginde ellerinin titredigi. bir gun, belki bir gun gelecek ve devamini getirmeden "seni sevdim, seni cok sevdim" diyecek diye bekledigi. Bilge'nin eski sevgilisi var hani, bir gün hiç bir sey yokken, "ben gidiyorum" diyen sevgilisi... -sorun sende degil, benle ilgili demesine ragmen- Bilge'nin icindeki hic bir seyin bitmeyisi. boyle bir terkedise ragmen onu sevmekten vazgecememesi... yillar evvel onu kollarina alip sıkıca saran o adam zahir, Arzu icin de. ayni sehre dustuklerinde gorustukleri, uzerinden yillar gecmese, tum o yasananlar yasanmamis olsa, o bodrum aksaminda kaldiklari yerden baslayabilseler... bir gun cikip gelmesi "ikimiz de unutalim gecen seneleri" demesi icin umut beslenen insan. ve ben; yillardir icimi yaralayan, yuregimi kanatan, onlarca kez "hayır"ını duydugum ama vazgecemedigim, ustune kimseleri sevemedigim, her iliskimde sozlerini aradigim insan. ömrümü birlikte gecirebilecegime inandigim kisi. her gece telefonun calmasi icin bekledigim, birlikte birseyler icme teklifi icin ölüp ölüp dirildigim. umudu bile ellerime hep kisitli birakan... bir yandan arayip, diğer yandan sadece arkadasca aradigini söyleyen, ama beni öpmekten vazgecemeyen... aşkımın her azalışında, aslinda haince bir sekilde, bir cumleyle gunumu aydinlatan, kalbimi yumusatan, ondan vazgecmeme izin vermeyen. hep daha fazla acı cekmeme neden olan bencil insan...
zahiri gördüm dün ruyamda, aslinda aylardir yoktu aklimda, ama aklimda olmamasi yok oldugu anlamina gelmiyordu. aklimi dolduran sey beni birakip giderse su yuzune cikacakti belki de. onu daha fazla sevmedigimi anladim ruyamda, geliyordu, dusunun geliyordu diyorum, yillardir 1 dakika gormek icin yanıp kavruldugum, tek guzel sözüne kurban oldugum, bana gelmesinin tek hayalim oldugu, sonsuza kadar beraber yaşamayı umdugum, sadece gönül eglendirmek icin kirk yilda bir araya geldigi biri olmak icin bile can attigim adam cikip geliyordu ve ben bunca yildir asla olamadigim bir cesurlukta davraniyor ve geri yolluyordum onu. intikam degildi asla, hic bir sey hissetmiyordum. intikam kinden gelir. kin de aşktan. daha evvel yazmistim hatta bi yazimda. nefret etmek, ona karsi bir sey hissetmemek degildir. hani bi söz var. "kalbimden kalbine yok bile kinim - bence artık sen de herkes gibisin." iste bu cumlenin kuruldugu andir, herseyin bittigi an. kalbinden o adama ait herseyin silindigi, gözyaşlarinin rüzgarla ucup gittigi. artik hic bir sekilde umrunda olmadigi. onun acı cekmesini istemedigin, mutlu olamayasin diye dua etmedigin, kendini mutlu gostermek icin yalandan bir gulumseme takinmadigin zaman...
herkesin zahirini bulması ya da duruma göre kaybetmesi dilegimle...
Pazartesi, Eylül 11, 2006
hayvanlari asagilayan gerizekalilara ithafen
geziyodum internette, photo.net'teki muhtesem doga fotograflarinin
icinde kaybolmustum, bi tık, iki tık derken su sayfaya atladim: http://philip.greenspun.com/dogs/george
bi yazi vardi hayvanlarla ilgili, paylasmadan gecemeyecegim...
"We patronize them for their incompleteness, for their tragic fate of having taken form so far below ourselves. And therein we err, and greatly err. For the animal shall not be measured by man. In a world older and more complete than ours they move finished and complete, gifted with extensions of the senses we have lost or never attained, living by voices we shall never hear. They are not brethren, they are not underlings; they are other nations, caught with ourselves in the net of life and time, fellow prisoners of the splendour and travail of the earth." Henry Beston, circa 1925
bi yazi vardi hayvanlarla ilgili, paylasmadan gecemeyecegim...
"We patronize them for their incompleteness, for their tragic fate of having taken form so far below ourselves. And therein we err, and greatly err. For the animal shall not be measured by man. In a world older and more complete than ours they move finished and complete, gifted with extensions of the senses we have lost or never attained, living by voices we shall never hear. They are not brethren, they are not underlings; they are other nations, caught with ourselves in the net of life and time, fellow prisoners of the splendour and travail of the earth." Henry Beston, circa 1925
Cumartesi, Eylül 09, 2006
annemle dialog
"babamla
dialog" konulu yazima gosterdiginiz yogun ilgiye tesekkur eder, kosemde
bir de annemle diyalogumuza yer verecegimi bildiririm...
ertesi gun misafir vardir, mutfakta haril haril is yapilmakta, ancak aksamin bir körü olmustur, islerin yetismeyeceginden korkulmaktadir.
KIZ- sen simdi bunca isin arasinda yarin bi de kuafore gidersin.
ANNE- yok yarin gitmiycem, Cuma gidicem.
KIZ- iyi de yarin Cuma.
ANNE- aa oyle miii! ben bugunu persembe saniyodum.
KIZ- ...
ertesi gun misafir vardir, mutfakta haril haril is yapilmakta, ancak aksamin bir körü olmustur, islerin yetismeyeceginden korkulmaktadir.
KIZ- sen simdi bunca isin arasinda yarin bi de kuafore gidersin.
ANNE- yok yarin gitmiycem, Cuma gidicem.
KIZ- iyi de yarin Cuma.
ANNE- aa oyle miii! ben bugunu persembe saniyodum.
KIZ- ...
Çarşamba, Ağustos 30, 2006
love is ... II
aşk; yüreğinin tam ortasina saplanmış hançerdir.
aşk; boğazındaki düğümdür.
aşk; kuruyan dudaklardır.
aşk; dile dökemediğin sözcüklerdir.
aşk; karın ağrısıdır.
aşk; hayal kırıklığıdır.
aşk; gözyaşıdır.
aşk; uykusuzluktur.
aşk; acıdır.
aşk; tek kişilik bir şeydir.
bunlar da sakıza yazilamayanlar...
aşk; boğazındaki düğümdür.
aşk; kuruyan dudaklardır.
aşk; dile dökemediğin sözcüklerdir.
aşk; karın ağrısıdır.
aşk; hayal kırıklığıdır.
aşk; gözyaşıdır.
aşk; uykusuzluktur.
aşk; acıdır.
aşk; tek kişilik bir şeydir.
bunlar da sakıza yazilamayanlar...
Pazartesi, Ağustos 28, 2006
kitap "onu seviyordum"
dun "onu seviyordum" diye bi kitap okudum, anna gavalda'nin ilk
romaniymis. hafif bulacagimdan korkarak almistim, ama guzelmis. icinde
cok bisey yoktu, bir o kadar da cok sey vardi. "bu ne demek lan?"
derseniz, soyle cevap veririm, konusu enteresan degil, ama duygular
guzel verilmis... ilginc bulmuyo ama yine de okumaktan keyif
aliyorsunuz... konusuna gelirsek:
yillarca kimseyle dogru duzgun iletisim kurmayan kayinpeder, oglunun aldatip terk ettigi gelinini ve torunlarini alip baska bir eve goturur, kadinin bu olayi atlatmasi icin ona yardim eder, bu arada kendi aldatma hikayesini onunla paylasir, yillardir neredeyse hic konusmamis iki insanin boyle bir paylasimi cok ilginctir gercekten. romanin icinde yogun olarak aldatmak ve ask acisi var haliyle. aldatanin ve aldatilanin psikolojisini gercekten guzel hissettirmisler. o kadar cok yer oluyor ki insanin kendini buldugu... oyle bi okuyusta bitireyim, kadin-erkek neler hissediyomus bu aldatma mevzusunda bi ogreneyim, bu is nasi yapilir, yakalaninca ne olur tecrube edineyim diyorsaniz okuyunuz. yok kitap okumadan konuyla ilgili daha detayli bilgi sahibi olmak istiyorsaniz, benim engin tecrubelerimden faydalanmak uzere msn'den bana basvuruyorsunuz :P
karisik kafalariniz netlestirilir, bogazinizdaki dugumler cozulur, "bu kadin ne diyor?", "bu adam daha ne istiyor?" seklinde aklinizi kurcalayan sorulariniza cevap bulunur, problemleriniz icin en gercekci, en az acılı cozum yollari bizde!
yillarca kimseyle dogru duzgun iletisim kurmayan kayinpeder, oglunun aldatip terk ettigi gelinini ve torunlarini alip baska bir eve goturur, kadinin bu olayi atlatmasi icin ona yardim eder, bu arada kendi aldatma hikayesini onunla paylasir, yillardir neredeyse hic konusmamis iki insanin boyle bir paylasimi cok ilginctir gercekten. romanin icinde yogun olarak aldatmak ve ask acisi var haliyle. aldatanin ve aldatilanin psikolojisini gercekten guzel hissettirmisler. o kadar cok yer oluyor ki insanin kendini buldugu... oyle bi okuyusta bitireyim, kadin-erkek neler hissediyomus bu aldatma mevzusunda bi ogreneyim, bu is nasi yapilir, yakalaninca ne olur tecrube edineyim diyorsaniz okuyunuz. yok kitap okumadan konuyla ilgili daha detayli bilgi sahibi olmak istiyorsaniz, benim engin tecrubelerimden faydalanmak uzere msn'den bana basvuruyorsunuz :P
karisik kafalariniz netlestirilir, bogazinizdaki dugumler cozulur, "bu kadin ne diyor?", "bu adam daha ne istiyor?" seklinde aklinizi kurcalayan sorulariniza cevap bulunur, problemleriniz icin en gercekci, en az acılı cozum yollari bizde!
Cumartesi, Ağustos 26, 2006
babamla dialog
baba uyuklamaktadir, gozleri yari aciktir, dirsekleri masaya
dayanmistir... bir seyle dalga gecercesine tonlamali ve hic kullanmadigi
bir sekilde tepki verir. kiz sasirip bunu nerden duydugunu sorar:
-...
BABA- "yapma yauw"
KIZ- nerden duydun sen bu "yapma yauw"u?
BABA- televizyondan
KIZ- televizyonda kimden?
BABA- senden
KIZ ben televizyona mi cikiyorum?
BABA- hiç aklımdan çıkmıyosun.
ehe:) bilmiyorum disardan nasi gorunuyo, okuyunca da ayni etkiyi yapiyo mu ama, ben su an bile guluyorum:)
BABA- "yapma yauw"
KIZ- nerden duydun sen bu "yapma yauw"u?
BABA- televizyondan
KIZ- televizyonda kimden?
BABA- senden
KIZ ben televizyona mi cikiyorum?
BABA- hiç aklımdan çıkmıyosun.
ehe:) bilmiyorum disardan nasi gorunuyo, okuyunca da ayni etkiyi yapiyo mu ama, ben su an bile guluyorum:)
Cuma, Ağustos 25, 2006
3 kitap & 1 film
hatirlarsaniz 2 hafta evvel filan kutuphaneye gitmistim ucurumun
kiyisinda diye bi kitap almistim, buraya da yazmistim... ertesi gun bi
daha gidip 2 kitap daha aldim... dun itibariyle 3'unu de bitirmis
durumdayim, bugun kosemde sizlere 3'den bahsedeceğim, hatta yetinmeyip
bir de sinema filmi taniticağım. siz de bundan sonra kultur-sanat
etkinlikleriniz icin benim bloguma basvuracaksiniz... oncelikle
kitaplarin arka kapaklarini yansitalim kosemize:)
UÇURUMUN KIYISINDA:
Uçurumun Kıyısında, 3 adamın karşılamalarına dair kırık bir anlatı, rastlantı ve zorunluluk üzerine bir deneme, ya da erk ve adalete değinen bir polisiye olarak okunabilir. Ama bu kitap, her şeyden once giderek çıgrindan cikan bir dunyada hakikatin cekilmek zorunda bırakıldıgı son sıgınaga, akıl hastanesinin korunakli ortamına "içerden" yöneltilen, saygı dolu bir bakıştır. Ceza yasalarıyla tanımlanabilecek bir suç bulunmadıgını dusunen bir sorgu yargıcı, adalete hic inanmadigi icin hukuk ogrenimi goren bir katil ve "normal" iliskilerden korunmaya calisan bir gonullu surgunun karsilasmalari rastlantisaldir ve bir bulusma asla gerceklesmez.
TANRI GELİNİ SİBYL:
Tanrı acımasızdır. En insansal olmayan şeydir o. Vahşidir. Apansız vurur insana, tüm zulmünü ortaya çıkartarak. Ya da aşkını. Her şey gelebilir ondan. Tanrısal olan, insansal değildir. Yabancıdır, tiksindiricidir, deliliktir o. Uğursuz, tehlikeli ve sakınılmaz. Tanrı, rahibe ve aşık üçgeninin ortasında üç şey daha vardı: Lanetlenmiş bir adam, babası bilinmeyen bir çocuk ve keçiler...
UYKUNUN KARDEŞİ: (kitabın ilk sayfasından)
... sonuna kadar, uykuda geçirilen zamanın israf edildiğini ve bundan dolayı da arafta diğerlerine eklenecek bir günah olduğunu cesaretle savundu, çünkü ona göre insan uykuda ölü gibiydi, en azından gerçek yaşam değildi bu. Eski bir sözün uyku ve ölümü iki kardeşe benzetmesi boşuna değildi! Nasıl olur da diye düşünüyordu, bir erkek karısını ömür boyu seveceğini temiz kalple ileri sürebilir? Bunu belki gündüzleri gerçekleştirebilir, o da belki bir düşünce anı süresince. Hayır gerçek değildir bu söylediği, çünkü uyuyan bir kişi sevemez.
gelelim yorumlara, hmm ne desem, 3 kitap da fena degildi, aslinda enteresanlardi. ama 3'u de kacirilmaz ya da siddetle tavsiye edilecek kitaplar degillerdi. kitap bolumlerini yazmaktan, uzun uzun yorum yazmaya usendim:) geciyorum. ilgilenen ve kitap hakkinda detayli bilgi edinmek isteyen okuyucularim olursa, msnden irtibata gecsinler:)
heee, gelelim filmee, GARFIELD II !
üzgünüm ama bunu da siddetle tavsiye edemicem, aslinda vasat bile denebilir. birinciye gore kesinlikle kotuydu, halbuki ne umutlarla gitmistim...
tamam biliyorum yorum dedigin bu muydu dieceksiniz. aklimda uzun uzun yorumlar yapmak vardi, ama napim sıkıntı bastı, alla allaa, begenmegen okumasin kardesim. gitsin sinema dergisi alsin, gazetedeki kitap yorumlarina baksin. delirtmeyin adami!
UÇURUMUN KIYISINDA:
Uçurumun Kıyısında, 3 adamın karşılamalarına dair kırık bir anlatı, rastlantı ve zorunluluk üzerine bir deneme, ya da erk ve adalete değinen bir polisiye olarak okunabilir. Ama bu kitap, her şeyden once giderek çıgrindan cikan bir dunyada hakikatin cekilmek zorunda bırakıldıgı son sıgınaga, akıl hastanesinin korunakli ortamına "içerden" yöneltilen, saygı dolu bir bakıştır. Ceza yasalarıyla tanımlanabilecek bir suç bulunmadıgını dusunen bir sorgu yargıcı, adalete hic inanmadigi icin hukuk ogrenimi goren bir katil ve "normal" iliskilerden korunmaya calisan bir gonullu surgunun karsilasmalari rastlantisaldir ve bir bulusma asla gerceklesmez.
TANRI GELİNİ SİBYL:
Tanrı acımasızdır. En insansal olmayan şeydir o. Vahşidir. Apansız vurur insana, tüm zulmünü ortaya çıkartarak. Ya da aşkını. Her şey gelebilir ondan. Tanrısal olan, insansal değildir. Yabancıdır, tiksindiricidir, deliliktir o. Uğursuz, tehlikeli ve sakınılmaz. Tanrı, rahibe ve aşık üçgeninin ortasında üç şey daha vardı: Lanetlenmiş bir adam, babası bilinmeyen bir çocuk ve keçiler...
UYKUNUN KARDEŞİ: (kitabın ilk sayfasından)
... sonuna kadar, uykuda geçirilen zamanın israf edildiğini ve bundan dolayı da arafta diğerlerine eklenecek bir günah olduğunu cesaretle savundu, çünkü ona göre insan uykuda ölü gibiydi, en azından gerçek yaşam değildi bu. Eski bir sözün uyku ve ölümü iki kardeşe benzetmesi boşuna değildi! Nasıl olur da diye düşünüyordu, bir erkek karısını ömür boyu seveceğini temiz kalple ileri sürebilir? Bunu belki gündüzleri gerçekleştirebilir, o da belki bir düşünce anı süresince. Hayır gerçek değildir bu söylediği, çünkü uyuyan bir kişi sevemez.
gelelim yorumlara, hmm ne desem, 3 kitap da fena degildi, aslinda enteresanlardi. ama 3'u de kacirilmaz ya da siddetle tavsiye edilecek kitaplar degillerdi. kitap bolumlerini yazmaktan, uzun uzun yorum yazmaya usendim:) geciyorum. ilgilenen ve kitap hakkinda detayli bilgi edinmek isteyen okuyucularim olursa, msnden irtibata gecsinler:)
heee, gelelim filmee, GARFIELD II !
üzgünüm ama bunu da siddetle tavsiye edemicem, aslinda vasat bile denebilir. birinciye gore kesinlikle kotuydu, halbuki ne umutlarla gitmistim...
tamam biliyorum yorum dedigin bu muydu dieceksiniz. aklimda uzun uzun yorumlar yapmak vardi, ama napim sıkıntı bastı, alla allaa, begenmegen okumasin kardesim. gitsin sinema dergisi alsin, gazetedeki kitap yorumlarina baksin. delirtmeyin adami!
Perşembe, Ağustos 24, 2006
su an ne isterdim?
tam ve net olarak su an istedigimi yaziyoruum, buyuk bahceli bi evin
icindeyim, camlar yere kadar ve etraf goz alabildigine cimen, agac vs.,
disardan gelen tek gurultu fiskiyelerin sulama sesi, ev de soyle
buyugunden, ustume gelmiyo hic bisey, ferah ferah, boyle acik bi renk,
mesela beyaz ve kahve olabilir etraf... kocaman deri bi koltugun
uzerindeyim, soyle 3 kisilik ama 5 kisinin sigacagi kadar buyuk.
uzerimde efil efil bi elbise... bacaklarim sicaktan koltuga yapısmakta,
ama sorun degil... elimde sise buyuklugunde bi bardak, ici buzlu kahve
dolu, ama dondurmali mondurmali, oyle dandikten diil. ve esas olan
tv'nin karsisindayim, ne acik bilin... foxkids!!! cizgi filmlere
gomulmusum, cizgi film saati bitene kadar da kalkmicaaam...
not: demin hakana ne izlemek istedigimi soylerken, foxkids yerine kidsplus dedim iyi mi:) (kidsplus ney ki diyenlere cvbim kisaca benim eski firmanin urunu die cvp verebilirim)
not: demin hakana ne izlemek istedigimi soylerken, foxkids yerine kidsplus dedim iyi mi:) (kidsplus ney ki diyenlere cvbim kisaca benim eski firmanin urunu die cvp verebilirim)
Çarşamba, Ağustos 23, 2006
böög
yok yetmedi sabahtan yazdiklarim, daha yazasim var... hatta boyle bi
patlayasim, sıkılasım, kendimden nefret edesim, saçmalayasım ve vs'nin
oldugu bir takim duygu yogunlugu mevcut bünyemde. kazadandir diyenler
bosuna nefes tuketmesinler, etkisi oldugu dogrudur ancak tek sebep o
olamaz, cunku kazadan evvel de hissediyordum... ya bişiler oldu bana,
extra sorumsuz davranislar sergilemeye basladim, ozellikle iş ve
rotaract hayatımda. ayrica hic zamanimi bu kadar bosa harcamamistim...
ben bu diilim, bu olamam. huzursuzum, hem de çok. ve ben rahatlık
adamiyim. rahatlik severim. yani "rahatim kim ne derse desin, işler
kenarda beklesin, onemli degil" degil, tam tersi ben herseyimi duzgun
yapayim, once kendime saygimi kazanayim, sonra rahatima bakayim... biri
beni silkelese kendime gelsem... neden boyle oldu ya? depresyonda miyim
acaba? ama depresyonda gibi de hissetmiyorum. yani gayet de gülüp
egleniyorum. hatta oyle ki bunca igrencligime ragmen niye kendimi kötü
hissetmiyorum diye sinirleniyorum bile bazen... "şizofrenlige giriş"
kisminda miyim acaba? aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa
Salı, Ağustos 22, 2006
trafik kazasının devami
ya ben dunki yazimda belirtmeyi unuttum, ama soylemeden gecilecek gibi
degil... iste ben o gun geldim eve, hastane mastane ugrasmisiz, uzanayim
dedim. soyle yuz ustu yayildim ve sıcramam bir oldu niye derseniz,
güzel, beyaz, tombis gobegimden arı sokmustu! son arı soktugunda epey
kucuktum, unutmusum acısını, epey yandı, sonra da deliler gibi kasinmaya
basladi... bi sey daha var, hani simdi ben arabanin burnunu dagittim
ya, arkasi saglam degil mi arabanin? cevaplari alayim, evet 1-2 kılın
dısında hepiniz "eveet" diyorsunuz. ama yaniliyorsunuz. niye derseniz
gerizekali cekici arabayi indirdikten sonra geri geri gidip araya
carpmis. arkasi da yamulmus anlayacaginiz. bu arada gerizekali herif o
kadar gerizekali ki arabanin anahtarini da kaybetmis, hatta gerizekali
otesi bi sekilde anahtari aldigini bile reddediyo. neyse bak yazdikca
kuduruyorum, gerek yok sabah sabah sinire. gulup oynayalim, kelebeklerle
ucalim, kuslarla cıvıldayalım. lay lay loom...
trafik kazasi
kaza yaptim ben:( gecen hafta basinda, tam hatirlamiyorum gunlerden
pazartesi olmali... edalaydim, "yemek bahane sohbet sahane", seklinde
takildik, sonra ayrildik. ben galerianin ordan hacettepeye gitmeye
calisiyordum... ama basarili olamadim, kala kaldim arada bir yerde,
boyle asfalt parcalari, taş toprak yığını olan bir tepecigin uzerinde.
baska bir arabayla carpistim. adamcagizin elmacık kemigi kirildi,
benimse bel-boyun-kalca üçlemesinde agrilarim var... ayrica airbag
saolsun acilirken kollarimi, agzimi, burnumu biraz zedelemis. ilk
anlarda kollarim ve burnum deli gibi acirken, gecen gunler dikkatimi
boynumda yogunlastirmami sagladi... iste boyle cok sıkıcı ve kotu bi
durum... by the way tum ziyaretime gelen, arayan soran, mail atan
arkadaslarima tesekkur ederim...
Pazartesi, Ağustos 21, 2006
Bodrum Bodrum
bir küçük pansiyon düşün deniz kenarında,
tahta masa ve sandalyeleri olsun, asmaların gölgesindeki bahçesinde,
kırmızı beyaz kareli kumaştan divanları, yastıklarla kaplı,
kahvaltını edeceğin ya da akşam üzerleri yayılıp kahve içeceğin...
deniz hemen önünde,
kumsalda minderler,
ağaçların gölgesi yetmiş, gerek kalmamış şemsiyelere...
ellerinde kitabın,
hafif bir meltem geziyor yanık teninde...
dost kahkaları duyuyorsun,
ikisi tavla oynuyor arkadaşlarının,
bir diğeri seni yüzmeye çağırıyor.
öteki elinde dondurmalar çabuk yiyin eriyecek diyor...
bir sevdiğim eksik diye düşünüyorsun...
özellikle hamakta uyuklayan aşıkları gördüğünde.
bir sevdiğim eksik...
akşam oluyor,
alınmış duşlar, yapılmış makyajlar,
herkes bodrum'a hazırlanıyor...
Tekila'cı da buluyorsun kendini,
mekanin adı gercekten "Tekila'cı",
ve tequilaya vuruyorsun kendini,
3-5-10 derken 15'i buluyor,
bir de birayla kafalar tam oluyor...
iyiden iyiye artmaya başlıyor gülüşmeler,
sesi yükseliyor masanın...
körfez'e geçiyorsun veya kule'ye,
biraz da orada devam ediyorsun...
sabaha karşı midye tava istiyor canın,
ama yine wafflecı da buluyorsun kendini,
kocaman bir waffle parçası, gözlerinin önünde, sığmaz dediğin bir ağza giriyor.
biri sana ikram etmeye çalışırken waffle'ı yanağına yapıştırıyor.
çikolata olmuş ağız burunlarla, girmiş kol kola, çizgiyi tutturamadan yürüyorsun dolmuşlara.
odanın kapısını açtığını bile hatırlamıyorsun.
hatta sabah kesin anahtarı zor buluyorsun...
sadece yatağın super geldigi var aklında,
zaten 2-3 saniye içinde de ilk rüyanı görüyorsun...
tahta masa ve sandalyeleri olsun, asmaların gölgesindeki bahçesinde,
kırmızı beyaz kareli kumaştan divanları, yastıklarla kaplı,
kahvaltını edeceğin ya da akşam üzerleri yayılıp kahve içeceğin...
deniz hemen önünde,
kumsalda minderler,
ağaçların gölgesi yetmiş, gerek kalmamış şemsiyelere...
ellerinde kitabın,
hafif bir meltem geziyor yanık teninde...
dost kahkaları duyuyorsun,
ikisi tavla oynuyor arkadaşlarının,
bir diğeri seni yüzmeye çağırıyor.
öteki elinde dondurmalar çabuk yiyin eriyecek diyor...
bir sevdiğim eksik diye düşünüyorsun...
özellikle hamakta uyuklayan aşıkları gördüğünde.
bir sevdiğim eksik...
akşam oluyor,
alınmış duşlar, yapılmış makyajlar,
herkes bodrum'a hazırlanıyor...
Tekila'cı da buluyorsun kendini,
mekanin adı gercekten "Tekila'cı",
ve tequilaya vuruyorsun kendini,
3-5-10 derken 15'i buluyor,
bir de birayla kafalar tam oluyor...
iyiden iyiye artmaya başlıyor gülüşmeler,
sesi yükseliyor masanın...
körfez'e geçiyorsun veya kule'ye,
biraz da orada devam ediyorsun...
sabaha karşı midye tava istiyor canın,
ama yine wafflecı da buluyorsun kendini,
kocaman bir waffle parçası, gözlerinin önünde, sığmaz dediğin bir ağza giriyor.
biri sana ikram etmeye çalışırken waffle'ı yanağına yapıştırıyor.
çikolata olmuş ağız burunlarla, girmiş kol kola, çizgiyi tutturamadan yürüyorsun dolmuşlara.
odanın kapısını açtığını bile hatırlamıyorsun.
hatta sabah kesin anahtarı zor buluyorsun...
sadece yatağın super geldigi var aklında,
zaten 2-3 saniye içinde de ilk rüyanı görüyorsun...
Çarşamba, Ağustos 09, 2006
dun ve bgn
dün aksam odami topladim, kendimle gurur duyuyorum. odamı topladim
derken, gorunurde odamda bi daginiklik yoktu da, detaya girdim biraz.
kapimin arkasindaki kiyafet yiginiyle ilgilendim, ayrica askilardaki tum
pantalonlarimi deneyip, terzi/ kardes/ arkadas/ verilecekler... diye
grupladim. haa bi de bu isi gecenin bi yarisi 00:30-02:30 saatleri
arasinda yaptim. annemin gozleri yasardi... neyse kapatiyorum bu konuyu,
sadece bu gururlu animi sizlerle paylasmak istedim, biliyorum
takipcileri var blogumun, onlar hatirlarlar icime dert olmustu o
daginiklik, is plani isimli bi yazimda bahsetmistim hatta.
gelelim bugune, sekreteriyim bgn bolumun, inci abla izinde de her gun birimiz bakicaz yerine. bgn sira bende. anliycaginiz, telefon bakiyorum gerekirse milleti telefona cagiriyorum, bolumun icinde ordan oraya gidiyorum, bu arada 6. kez bolum icindeki tasinmami gerceklestirdim, eski is yerime laf atardim burda ordaki rekorumu coktan kirdim, baska baskaaa bölüme su ısmarladım, bi bilgisayar varmis formatlancak, onu bagladim filan, neyse iste oyle, oglene kadar oyle gecti vakit. oglen bizimkilerle (ozlem, caner, nergis) bulusacaktim, ama biraz da bu sekreterlik meselesi yuzunden bolume gec kalmak istemedigimden inmiyim dedim bilkente, hakanin yemek teklifini de geri cevirdim, bu arada ben de bikac red aldim. ornegin asistanlar teker teker dokuldu, yemege gitmedi hic biri, deliler mi neler anlamadim, kim ogle yemegi yemek istemez ki, ben 11de basliyorum yemek diye sayıklamaya. neyse naparsin, dustum tek basima yola. yemek merkezlerini dolasa dolasa gittim, begenmedikce bir sonrakini denedim. sonunda city centerda yemeye karar verdim, aslinda oldukca hosuma gitti, uzun sure olmustu ust katta, o hep takildigimiz balkonda yemeyeli. esiyodu da. ooh mis gibi, gonlume gore de bi yemek yedim, boyle makarna + sebzeli, ustu kasarli, besamel soslu tavuk. tek basima yedigim icin erkenden bitti yemegim. cunku normalde kimse yetisemiyo hızıma... bi suru vakit vardi ogle tatilinin bitmesine. harika! yalniz takilmayi oldukca seviyorum aslinda, yine bu hiz meselesinden ve insanlarin kararsizliklarini beklemek ve dinlemekten hoslanmadigimdan alisverise de tek basima cikmayi tercih ediyorum. gerci alisveris sevmem, ama kalabalik yapilanini hic sevmem... neyse, yemegimin erken bitecegini tahmin ettigimden, geri kalan vakit icin bi plan yapmistim zaten. [plan program insaniyim ne de olsa:) ] kutuphaneye gidecektim! ama dersle ilgili bisey icin degil, romanlara bakmak icin, bi kirtasiyede vakit gecirmeyi seviyorum bi de kitapcilarda zaten. gittim kutuphaneye, kitaplarin arasinda dolandim durdum, hic bisi taramadim, taramak istemedim, sadece bi iki ipucu buldum ve onlarin sayesinde aradigim kitaplara vardim. ona baktim buna baktim, toplam 3 tane kitap kestirdim gozume. sonunda da birinde karar kildim: Uçurumun Kıyısında (Gerhard Roth) şunların yazdığı arka kapakla dikkatimi çekti, oldu olcak onu da yazayım:
Uçurumun Kıyısında, 3 adamın karşılamalarına dair kırık bir anlatı, rastlantı ve zorunluluk üzerine bir deneme, ya da erk ve adalete değinen bir polisiye olarak okunabilir. Ama bu kitap, her şeyden once giderek çıgrindan cikan bir dunyada hakikatin cekilmek zorunda bırakıldıgı son sıgınaga, akıl hastanesinin korunakli ortamına "içerden" yöneltilen, saygı dolu bir bakıştır. Ceza yasalarıyla tanımlanabilecek bir suç bulunmadıgını dusunen bir sorgu yargıcı, adalete hic inanmadigi icin hukuk ogrenimi goren bir katil ve "normal" iliskilerden korunmaya calisan bir gonullu surgunun karsilasmalari rastlantisaldir ve bir bulusma asla gerceklesmez.
fena degil di mi? ilginc geldi bana. su akil hastanesinin tarif edilis sekli de suc ve cezanin yorumlanisi da, adalet-inanc meselesi de, -normal iliskilerin- tırnak isaretinin icine alinmasi da, hosuma gitti... okuyalim bakalim.
gelelim bugune, sekreteriyim bgn bolumun, inci abla izinde de her gun birimiz bakicaz yerine. bgn sira bende. anliycaginiz, telefon bakiyorum gerekirse milleti telefona cagiriyorum, bolumun icinde ordan oraya gidiyorum, bu arada 6. kez bolum icindeki tasinmami gerceklestirdim, eski is yerime laf atardim burda ordaki rekorumu coktan kirdim, baska baskaaa bölüme su ısmarladım, bi bilgisayar varmis formatlancak, onu bagladim filan, neyse iste oyle, oglene kadar oyle gecti vakit. oglen bizimkilerle (ozlem, caner, nergis) bulusacaktim, ama biraz da bu sekreterlik meselesi yuzunden bolume gec kalmak istemedigimden inmiyim dedim bilkente, hakanin yemek teklifini de geri cevirdim, bu arada ben de bikac red aldim. ornegin asistanlar teker teker dokuldu, yemege gitmedi hic biri, deliler mi neler anlamadim, kim ogle yemegi yemek istemez ki, ben 11de basliyorum yemek diye sayıklamaya. neyse naparsin, dustum tek basima yola. yemek merkezlerini dolasa dolasa gittim, begenmedikce bir sonrakini denedim. sonunda city centerda yemeye karar verdim, aslinda oldukca hosuma gitti, uzun sure olmustu ust katta, o hep takildigimiz balkonda yemeyeli. esiyodu da. ooh mis gibi, gonlume gore de bi yemek yedim, boyle makarna + sebzeli, ustu kasarli, besamel soslu tavuk. tek basima yedigim icin erkenden bitti yemegim. cunku normalde kimse yetisemiyo hızıma... bi suru vakit vardi ogle tatilinin bitmesine. harika! yalniz takilmayi oldukca seviyorum aslinda, yine bu hiz meselesinden ve insanlarin kararsizliklarini beklemek ve dinlemekten hoslanmadigimdan alisverise de tek basima cikmayi tercih ediyorum. gerci alisveris sevmem, ama kalabalik yapilanini hic sevmem... neyse, yemegimin erken bitecegini tahmin ettigimden, geri kalan vakit icin bi plan yapmistim zaten. [plan program insaniyim ne de olsa:) ] kutuphaneye gidecektim! ama dersle ilgili bisey icin degil, romanlara bakmak icin, bi kirtasiyede vakit gecirmeyi seviyorum bi de kitapcilarda zaten. gittim kutuphaneye, kitaplarin arasinda dolandim durdum, hic bisi taramadim, taramak istemedim, sadece bi iki ipucu buldum ve onlarin sayesinde aradigim kitaplara vardim. ona baktim buna baktim, toplam 3 tane kitap kestirdim gozume. sonunda da birinde karar kildim: Uçurumun Kıyısında (Gerhard Roth) şunların yazdığı arka kapakla dikkatimi çekti, oldu olcak onu da yazayım:
Uçurumun Kıyısında, 3 adamın karşılamalarına dair kırık bir anlatı, rastlantı ve zorunluluk üzerine bir deneme, ya da erk ve adalete değinen bir polisiye olarak okunabilir. Ama bu kitap, her şeyden once giderek çıgrindan cikan bir dunyada hakikatin cekilmek zorunda bırakıldıgı son sıgınaga, akıl hastanesinin korunakli ortamına "içerden" yöneltilen, saygı dolu bir bakıştır. Ceza yasalarıyla tanımlanabilecek bir suç bulunmadıgını dusunen bir sorgu yargıcı, adalete hic inanmadigi icin hukuk ogrenimi goren bir katil ve "normal" iliskilerden korunmaya calisan bir gonullu surgunun karsilasmalari rastlantisaldir ve bir bulusma asla gerceklesmez.
fena degil di mi? ilginc geldi bana. su akil hastanesinin tarif edilis sekli de suc ve cezanin yorumlanisi da, adalet-inanc meselesi de, -normal iliskilerin- tırnak isaretinin icine alinmasi da, hosuma gitti... okuyalim bakalim.
Salı, Ağustos 08, 2006
love is...
Son
yazılarıma baktım da, hiç eğlenceli değiller, şöyle değişik bir şeyler
yazayım bugün. Hani bir sakız var Şıpsevdi diye. Onun içinde "love is..." diye
başlayıp aşkı tanımlayan cümleler vardı. Hah işte ben o sakızın içine
yazılacak kıvamda cümleler yazayım kendimce:) hehhehehe:D
aşk; onun ne güzel oturdugunu, ellerini ne güzel yıkadığını, herşeyi ne güzel yaptığını düşünmektir...
aşk; o konuşurken onu izlemeye dalıp, söylediklerine dikkat edememektir...
aşk; uyurken onu izlemektir...
aşk; onun hastası olmaktır...
aşk; telefonda arayanın o olduğunu anladığında kalp atışlarının hızlanmasıdır...
aşk; birkaç saatliğine bile olsa ondan ayrılmak istememektir...
aşk; kollarında uyuma fikri için çıldırmaktır...
aşk; o istiyor diye saatlerce yürümektir...
aşk; onun huysuzluklarına katlanmaktır...
aşk; onun hayallerinin senin de hayallerin olmasına izin vermektir...
aşk; onun ne güzel oturdugunu, ellerini ne güzel yıkadığını, herşeyi ne güzel yaptığını düşünmektir...
aşk; o konuşurken onu izlemeye dalıp, söylediklerine dikkat edememektir...
aşk; uyurken onu izlemektir...
aşk; onun hastası olmaktır...
aşk; telefonda arayanın o olduğunu anladığında kalp atışlarının hızlanmasıdır...
aşk; birkaç saatliğine bile olsa ondan ayrılmak istememektir...
aşk; kollarında uyuma fikri için çıldırmaktır...
aşk; o istiyor diye saatlerce yürümektir...
aşk; onun huysuzluklarına katlanmaktır...
aşk; onun hayallerinin senin de hayallerin olmasına izin vermektir...
Pazar, Ağustos 06, 2006
tuhaf bi gün
dun eski evimizin oraya gittim, komsu, nilay diye seslendi bana,
karistiriyodu artik isimleri... çam agaci carpti o sırada gozume
bahcedeki, biz cocukken dikmişlerdi, oyun diye onun uzerinden atlardik.
bir baktim 3'u gecmis, 4. kata gelmis boyu. bi tuhaf oldum... muratcan
gecti uzaktan, biz ablayken dogmus, uzunca bi sure mahallenin en kucugu
olmustu, simdiyse boyu 1.90ı bulmus, kizlari cildirtacak erkek bedenine
sahip olmuş. bi tuhaf oldum... arkadaslarimla bulustum aksam, gulup
eglenirken dusundum, nerden baksan 5 yil olmus tanisali. bi tuhaf
oldum... if / manhattan / overall derken secip gittik birine, cok da
degil aslinda bir kac ay evvel hoslandigim cocuk karsimda duruyordu,
samoalari vardi yine ayaginda, gitar eline yine cok yakisiyordu. onunla
tanismak icin nasil ugrastigim geldi bi an aklima, simdiyse merhaba bile
demek istemiyordum, gelmedim göz göze, ne cok degismisim. bi tuhaf
oldum... kızlar devam ederken eglenmeye, sabah erken kalkıcam diye
ayrıldım yanlarından, üstelik henüz annem aramadan, kimse eve
cağırmadan... eve gittim, hic alkol almamistim, o kadar gec saatte o
kadar ayık olmaya, merdivenleri tutunmadan çıkmaya alışık degilim. bi
tuhaf oldum... yaşlanıyor muyum nedir?
Cumartesi, Ağustos 05, 2006
Sabah Trafiği
bu sabah evden buraya 1 saat 20 dakikada geldim, yol normalde 20 dakika. bu ne demektir, 4 kati vakit aldi bu sefer.
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa.
toz toprak korna gurultu ve geç kalma... nefret ediyorum...
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa.
toz toprak korna gurultu ve geç kalma... nefret ediyorum...
Cuma, Ağustos 04, 2006
dun basimdan gecenler
sali msn'de denk geldigimiz bi tanidiga, onu okulda gordugumu sandigimi
soyledim, dogruymus, gordugum oymus, o da buradaymis. konusurken dun
yemek yemeyi teklif etti, kabul ettim. ona soz verdigim icin bilkente ya
da odtuye gitmeyip hacettepede kaldim, saat 12de aradim, o daha okulda
degilmis. ve o saatten sonra uzaga gitmeye usenip geldigimden beri
(nerdeyse 1 aydir) ilk kez okulda yemeye karar verdim, asistan
arkadaslarimla takildim, yemek esnasinda doktora icin üds'ye girmem
gerektigini ve bugunun de üds'nin son gunu oldugunu ogrendim. (bakar
misiniz doktoram neye bagli) basvurayim dedim. (tabii yine sardi beni
derin dusunceler, hayatımız sırf tesaduflere mi bagli, yoksa yolum
çizilmiş, doktora yapmam için o sınava girmeliydim ve biri ya da bişey
bunu sağladı, çocuk geç uyandı mesela ve yemege gec kaldi? ya da tamamen
çizilmiş değil belki, ama su sag omzumdaki melek -hani boyle peter
pan'daki tinkerbell tipli minik bişi debelenip duruyor benim için.
kaldiki bilenler bilir benim bu bolume nasil geldigimi, mastera baslamam
da bir ayri alemdir, yurtdisinda oldugu icin, konusmadigimiz bir
arkadasimla msnde karsilasmistim- ben gece girmisim, ki normalde girmem,
o da sabah girmis sansina kanada'dan, -dusunun bu iki yil icinde 1 tek
sefer oldu sanirim- master icin baska bi universitede baska bi bölüme
basvuracaktim, bana boyle bir bolumun varligindan soz etti ve burdayim,
haa boyle gidersek lisansa girmem de bi bu kadar tuhaf, yaptim
tercihlerimi, vericem artik, bi hocam dedi ki tercihlerini hep su yonde
yapmissin, "su bolumu de yaz", iyi dedim ve ordan mezun oldum:) ister
melek olur, ister evrenin benim icin dilekleri, ister tesadufler, ama
hep benim iyiligim, mutlulugum icin olduguna inaniyorum tum bunlarin)
neyse uzun oldu ama kapattim parantezi... allahtan yanimda foto varmis,
yoksa epey kasmam gerekirdi, gerci kastım da... once ziraate gidip para
yatirdim, oraya giderken sadece goz asinaligim olan universitede gorevli
bi amcayla karsilastim, borc para istedi, üds'ye yatiracagim icin
yeterince yoktu param, bunu soyledim, ama sonra dert oldu icime, para
cekeyim de vereyim diye, geri dondum, ama yetisemiycegim kadar
uzaklasmisti amca. ziraatten cikip para cekmeye gittim, 50 milyonumu
alamadan ciktim atm'den. hem atm salakti, hem ben. belki de benden
sornakine verdi benim parami, bilmiyorum. sonucta o parayi niye adama
vermedim diye cok hayiflandim. hatta bir kac saat once, ulen bilmem kac
yuz milyon kredi karti borcun gelmis, azcik sahip ol kendine, gel su
haftasonu sehirdisi olayindan vazgec demistim. ona da hayıflandim, bak
dedim boyle yaparsan, ucar paralarin havaya ya da boyle unutursun
atm'lerde:) ilahi adalet :D neyse sonra kirk saat garantinin telinde o
numara bu numaraya basip millete derdimi anlatmakla gecirdim. onlara da
kil oluyorum zaten, bilmemneyse 1'e, zartsa 2'ye, zurt'sa 3'e...bekle
bekle bekle, zaten tam emin olamiyorsun kaca basman gerektiginden alla
allah sesleriyle basiyosun bişeye, sonra tekrar bi yol ayrimi, pirtsa
1'e, hirtsa 2'ye, cırtsa 3'e ... 15 dakka sonunda bi yere varamadim, cep
telefonu sıcaktan kulagima yapisti. telefondakilerden iş cıkmayınca
mail attim. bakalim... ha nerde kalmiştik, ziraatten cikip garantiye
gitmistim, ordan cikip halk bankasina gittim cayyoluna, bu arada once
arayip halk bankasinin yerini sordum subeye, kadinla aramizda soyle bi
muhabbet gecti,
-ümitköyü biliyo musunuz?
-evet
-metsan var?
-bilmiyorum
-ketfam var? (ketfam diil de heralde de ona benzer bişeydi, aynısı metsan içinde geçerli, simdi orada oturanlar kafayı yemesin neresiymis lan orasi diye)
-bilmiyorum
-o zaman siz ümitköyü bilimiyosunuz hamfendü!!
-(tövbe estagfurullaaah) belki de haklisiniz... peki daha baska bir yer yok mu tarif edebileceginiz?
-galeria var biliyo musunuz?
-(e be geri zekali kadin, ketzam, fetbam diye abidik gubidik seyler soyleyecegine galeria'yaya gore tarif etsene!) hah evet biliyorum galeria'yi.
-galeria'nin biraz ilerisinde.
-(allaam ya, o kadar kolay mıydı?) tamam anladim, tesekkur ederim...
halk bankasini halledip, formumu vermek uzere rektorluge dondum. verdim kurtuldum. gunun geri kalaninda pek de bişi gelmedi basima.
-ümitköyü biliyo musunuz?
-evet
-metsan var?
-bilmiyorum
-ketfam var? (ketfam diil de heralde de ona benzer bişeydi, aynısı metsan içinde geçerli, simdi orada oturanlar kafayı yemesin neresiymis lan orasi diye)
-bilmiyorum
-o zaman siz ümitköyü bilimiyosunuz hamfendü!!
-(tövbe estagfurullaaah) belki de haklisiniz... peki daha baska bir yer yok mu tarif edebileceginiz?
-galeria var biliyo musunuz?
-(e be geri zekali kadin, ketzam, fetbam diye abidik gubidik seyler soyleyecegine galeria'yaya gore tarif etsene!) hah evet biliyorum galeria'yi.
-galeria'nin biraz ilerisinde.
-(allaam ya, o kadar kolay mıydı?) tamam anladim, tesekkur ederim...
halk bankasini halledip, formumu vermek uzere rektorluge dondum. verdim kurtuldum. gunun geri kalaninda pek de bişi gelmedi basima.
Perşembe, Ağustos 03, 2006
iş planı
ya ben dagildim ya, ben boyle duzensiz, disiplinsiz bi insan diilim,
olamam, olsam da bu sekilde huzur bulamam. hani yeni yilin ilk gunu icin
planlar yapilir veya pazartesileri rejime girilir. iste bugun ayin 1'i,
ben de bunu kendime ceki duzen vermek icin bir firsat olarak goruyorum.
pekala birikmiş işler listemizi yapalim:
teeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeez
rotaracttan uluslararasi iliskiler komitesi isleri
tatil icin izin, bilet, rezervasyon
banka hesaplarini duzenle
birinde internet sifren gecersiz oldu, yenisini al
printeri baglamak icin uzun kablo al
usb icin de bi kablo lazim
fis, visalari duzenle
çekmece, dolap toplama
kapinin arkasinda yigilmis o esyalara bak neymis ne diilmis, at sat bişi yap
cd'lerini duzenle, cd'lik al/yap
...
dun bu listeyi yaptim, bugun ayin 2'si yaziyi ancak tamamlayip yayinliycam. allaam dandik yaziyi yayinlamayi bile ertelemisim hale bak! neyse ama dun biraz da olsa listeden is yaptim. tez icin bir adet makaleyi okumaya basladim, evde de gec gitmeme ragmen fis-visa meselesine giristim. bugun de caliscam soz...
ilk gun icin fena degil...
teeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeez
rotaracttan uluslararasi iliskiler komitesi isleri
tatil icin izin, bilet, rezervasyon
banka hesaplarini duzenle
birinde internet sifren gecersiz oldu, yenisini al
printeri baglamak icin uzun kablo al
usb icin de bi kablo lazim
fis, visalari duzenle
çekmece, dolap toplama
kapinin arkasinda yigilmis o esyalara bak neymis ne diilmis, at sat bişi yap
cd'lerini duzenle, cd'lik al/yap
...
dun bu listeyi yaptim, bugun ayin 2'si yaziyi ancak tamamlayip yayinliycam. allaam dandik yaziyi yayinlamayi bile ertelemisim hale bak! neyse ama dun biraz da olsa listeden is yaptim. tez icin bir adet makaleyi okumaya basladim, evde de gec gitmeme ragmen fis-visa meselesine giristim. bugun de caliscam soz...
ilk gun icin fena degil...
Çarşamba, Ağustos 02, 2006
etkileyici soz
bunu boyle bir film fragmanindan firlamiscasina, derinden gelen ama
fisilti gibi duyulan bir ses tonuyla okuyunca size de cok etkileyici
gelmiyo mu?
" History became legend and legend became myth…
and those things which should not have been forgotten…
were lost… "
" History became legend and legend became myth…
and those things which should not have been forgotten…
were lost… "
Salı, Ağustos 01, 2006
Giden Temmuz'un Ardından
giden temmuzun ardindan,
gulumseyesim var, ne guzel bir aydın diye
dogum gunumun sahibisin, yazin en guzel ayı sensin
aglayasim var, ne cabuk gectin
her ay boyle gecerse omur cok cabuk biter diye
el sallayasım var, temmuza hoscakal,
agustosa merhaba dercesine
hüzünlenesim var, bu yaz da geldi geciyor
kışlar yaz kadar güzel olmuyor diye
düşünesim var, bu ay biriken işleri,
bugünün işini yarına bırakma diyenleri dinlemeyişimi...
gulumseyesim var, ne guzel bir aydın diye
dogum gunumun sahibisin, yazin en guzel ayı sensin
aglayasim var, ne cabuk gectin
her ay boyle gecerse omur cok cabuk biter diye
el sallayasım var, temmuza hoscakal,
agustosa merhaba dercesine
hüzünlenesim var, bu yaz da geldi geciyor
kışlar yaz kadar güzel olmuyor diye
düşünesim var, bu ay biriken işleri,
bugünün işini yarına bırakma diyenleri dinlemeyişimi...
Salı, Temmuz 25, 2006
gercek gunluk olsa bu
dusundum de, burayi gercekten gunluk gibi kullansam, herkesten
gizledigim duygu ve dusuncelerimi aktardigim yer olarak, nasi seyler
olurdu acaba? kimsenin okudugunu bilmeseydim, dolabımda kilitli
saklasaydım, oysa herkes okuyabilseydi... bi tahminde bulunalim:
"... bugun bi de annemle tartistik, cok geziyormusum, cok gec geliyormusum. 25 yasina geldim, hala eve kacta donecegimin kavgasini yapiyorum. millet benim yasimda kendi bebesine karisiyor..."
"... sirketteki tip yine bana laf soktu. geberticem ya ben bu bebeyi, elimde kalacak, hele bi yerleselim, biraz alisalim, yerimizi saglamlastiralim, benle ugrasmak neymis anlayacak..."
"... bugun kiskanclik krizine girdim, nasil kiskanclik krizine girersin, sacmaliyorsun diye bir de sinir krizine girdim... bu ask mevzusu beni bozuyor... kalbim aciyor..."
"... yine bi kiz arkadas buldu, unuttu bizi herif. dostumuz dedik bagrimiza bastik, bi Sey ugruna sallamiyo bizi. anca dertli zamaninda geri gelir yanimiza..."
"... alisamadim, cok uyuz bi yer burasi, alisacagimi umuyorum, ama ne zaman, oof of..."
"...bi cocuk gordum bugun toplantida, cok akilli birine benziyordu. neden olmasin diyorum:) ama once bi bakalim kiz arkadasi neyin var miymis..."
"...bu kiz iyi hos da, niye bu kadar dedikodu duskunu ya, sevmiyorum ben onun bunun hakkinda sohbet etmeyi, baska konu mu yok..."
hatta hepimiz birbirimizin gunluklerini okuyabilseydik ve bunu bilseydik... daha mi kolay olurdu acaba hayat? maske takmamiza gerek kalmazdi. dusundugumuz herseyi soylerdik, icimizde hic bir sey birikmezdi... ama bu sefer de cok boktan bi durum olabilirdi, kimse kimseyle gecinemez, sirketler kesin batar, isler yurumez, siniflar gecilmez, asklar ilk gununden biterdi...
"... bugun bi de annemle tartistik, cok geziyormusum, cok gec geliyormusum. 25 yasina geldim, hala eve kacta donecegimin kavgasini yapiyorum. millet benim yasimda kendi bebesine karisiyor..."
"... sirketteki tip yine bana laf soktu. geberticem ya ben bu bebeyi, elimde kalacak, hele bi yerleselim, biraz alisalim, yerimizi saglamlastiralim, benle ugrasmak neymis anlayacak..."
"... bugun kiskanclik krizine girdim, nasil kiskanclik krizine girersin, sacmaliyorsun diye bir de sinir krizine girdim... bu ask mevzusu beni bozuyor... kalbim aciyor..."
"... yine bi kiz arkadas buldu, unuttu bizi herif. dostumuz dedik bagrimiza bastik, bi Sey ugruna sallamiyo bizi. anca dertli zamaninda geri gelir yanimiza..."
"... alisamadim, cok uyuz bi yer burasi, alisacagimi umuyorum, ama ne zaman, oof of..."
"...bi cocuk gordum bugun toplantida, cok akilli birine benziyordu. neden olmasin diyorum:) ama once bi bakalim kiz arkadasi neyin var miymis..."
"...bu kiz iyi hos da, niye bu kadar dedikodu duskunu ya, sevmiyorum ben onun bunun hakkinda sohbet etmeyi, baska konu mu yok..."
hatta hepimiz birbirimizin gunluklerini okuyabilseydik ve bunu bilseydik... daha mi kolay olurdu acaba hayat? maske takmamiza gerek kalmazdi. dusundugumuz herseyi soylerdik, icimizde hic bir sey birikmezdi... ama bu sefer de cok boktan bi durum olabilirdi, kimse kimseyle gecinemez, sirketler kesin batar, isler yurumez, siniflar gecilmez, asklar ilk gununden biterdi...
Perşembe, Temmuz 20, 2006
hayal bu ya...
hayal bu ya, tatilde olsak. hem de upuzun.
denize, kuma, güneşe doyana, kapkara bi kız olana kadar sürecek olsa.
iş, güç, sıkıntı, dert, tasa olmasa akıllarda.
kusadasi'ndaki o yazlık evde geçse, hemen denizin kıyısında olan, köşedeki evde...
sabahları 7de kalksam, onu kaldırsam, yüzelim desem, tamam ama önce yürüyelim dese, kabul etsem.
yürüsek önce deniz kıyısında, kimsecikler olmasa,
ıslansa ayaklarımız soğuk suda, sonra yüzsek...
ürpererek, çekine çekine girsek suya, ama dakikalarca çıkmak bilmesek.
kucağına alsa beni, suya atsa.
kim daha çok takla atabiliyor diye yarışsak suda.
yetmese benim nefesim, o kazansa.
ben de öpsem onu denizin ortasında doyasıya...
koca denizde tek başımızayız ne de olsa.
acıksa karnımız, o beni kıyıya kadar taşısa...
sonra çıkıp alsak o buz gibi akan suda duşumuzu.
yürüsek fırına, ben ekmek alırken, o yandan gazete alsa.
giderken eve doğru, yolda yavru kediler bulsak...
tuttursam süt alalım onlara diye,
kıyamasa, geri dönsek markete.
hatta bıraksa beni kedilerin başında, ben sevsem o sırada,
o gidip sütü alsa.
sevip besledikten sonra kedileri gitsek evimize.
birileri uyanmış, çay demlenmiş olsa,
hala uykuda olan uykucular uyandırılsa,
ben domates, biber toplarken bahçeden,
birileri sofrayı kursa.
deniz tarafındaki terasta etsek kahvaltımızı, ne de olsa sabahları gölge orası.
yavaş yavaş denize geliyor olsa insanlar, biz görsek hepsini.
küçük çocukların heyecanına tanık olsak, ellerinde kovalar, kolluklar koştursalar.
babalar ellerinde koca şemsiyeler ve geri kalan tüm yükler.
annelerin elinde sandviçler, çocuklara seslenmekteler...
toplayıp sofrayı, üstüne bir de kahve keyfi yapsak,
püfür püfür deniz manzaralı...
deniz bizi bekler,
alsak havluları, kitapları,
ince kuma atsak adımımızı.
yüzsek, yayılsak, arkadaşlarla oyun oynasak.
öğle vakti, dönsek eve geri,
çabucak bir şeyler yiyip, soğuk çarşaflara atsak kendimizi.
kestirsek biraz, çok geride denizin sesini ve tatil gürültüsünü duyarak.
arada kıyıya yanaşan balıkçının sesi duyulsa,
bizim ev halkından biri duymuş olsa, koşsa kıyıya, akşam için balık alsa.
afferin lan, helal olsun sana desek uyanınca.
öğleden sonra yine insek denize.
arkadaşlarlayız ya sohbet muhabbet geçirsek saatleri güle eğlene.
arada biri üşenmeyip büfeye gitse, doldurup torbaya soğuk içecekleri bize getirse.
akşam üstü alsak voleybol topumuzu elimize,
başlasak kumların içinde koşturup debelenmeye,
sefil olana, her yanımız ter yüzünden kum kaplanana kadar oynasak.
sonra iskeleye gidip buz gibi suya atlasak.
ikişer üçer gitsek eve, duş sırası olmasa,
en hamaratlarından bi iki kızımız başlamış olsa salataya,
hafif hafif çıtırdasa mangal.
gün batımına yetişse sofra.
dilek tutsak güneş batarken.
öyle yapardık küçükken.
bazı akşamlar meşhur pideciye gitsek.
çok özlemişim, yine tahinli pide yesek.
bazılarındaysa kuşadası'na insek.
tüm arkadaşlar bir aradayken, çıkan kahkahalarla adayı inletsek.
yesek, içsek, güzel yerler keşfetsek.
geri kalan günlerde nerelere geleceğimizi belirlesek.
hayal bu ya...
denize, kuma, güneşe doyana, kapkara bi kız olana kadar sürecek olsa.
iş, güç, sıkıntı, dert, tasa olmasa akıllarda.
kusadasi'ndaki o yazlık evde geçse, hemen denizin kıyısında olan, köşedeki evde...
sabahları 7de kalksam, onu kaldırsam, yüzelim desem, tamam ama önce yürüyelim dese, kabul etsem.
yürüsek önce deniz kıyısında, kimsecikler olmasa,
ıslansa ayaklarımız soğuk suda, sonra yüzsek...
ürpererek, çekine çekine girsek suya, ama dakikalarca çıkmak bilmesek.
kucağına alsa beni, suya atsa.
kim daha çok takla atabiliyor diye yarışsak suda.
yetmese benim nefesim, o kazansa.
ben de öpsem onu denizin ortasında doyasıya...
koca denizde tek başımızayız ne de olsa.
acıksa karnımız, o beni kıyıya kadar taşısa...
sonra çıkıp alsak o buz gibi akan suda duşumuzu.
yürüsek fırına, ben ekmek alırken, o yandan gazete alsa.
giderken eve doğru, yolda yavru kediler bulsak...
tuttursam süt alalım onlara diye,
kıyamasa, geri dönsek markete.
hatta bıraksa beni kedilerin başında, ben sevsem o sırada,
o gidip sütü alsa.
sevip besledikten sonra kedileri gitsek evimize.
birileri uyanmış, çay demlenmiş olsa,
hala uykuda olan uykucular uyandırılsa,
ben domates, biber toplarken bahçeden,
birileri sofrayı kursa.
deniz tarafındaki terasta etsek kahvaltımızı, ne de olsa sabahları gölge orası.
yavaş yavaş denize geliyor olsa insanlar, biz görsek hepsini.
küçük çocukların heyecanına tanık olsak, ellerinde kovalar, kolluklar koştursalar.
babalar ellerinde koca şemsiyeler ve geri kalan tüm yükler.
annelerin elinde sandviçler, çocuklara seslenmekteler...
toplayıp sofrayı, üstüne bir de kahve keyfi yapsak,
püfür püfür deniz manzaralı...
deniz bizi bekler,
alsak havluları, kitapları,
ince kuma atsak adımımızı.
yüzsek, yayılsak, arkadaşlarla oyun oynasak.
öğle vakti, dönsek eve geri,
çabucak bir şeyler yiyip, soğuk çarşaflara atsak kendimizi.
kestirsek biraz, çok geride denizin sesini ve tatil gürültüsünü duyarak.
arada kıyıya yanaşan balıkçının sesi duyulsa,
bizim ev halkından biri duymuş olsa, koşsa kıyıya, akşam için balık alsa.
afferin lan, helal olsun sana desek uyanınca.
öğleden sonra yine insek denize.
arkadaşlarlayız ya sohbet muhabbet geçirsek saatleri güle eğlene.
arada biri üşenmeyip büfeye gitse, doldurup torbaya soğuk içecekleri bize getirse.
akşam üstü alsak voleybol topumuzu elimize,
başlasak kumların içinde koşturup debelenmeye,
sefil olana, her yanımız ter yüzünden kum kaplanana kadar oynasak.
sonra iskeleye gidip buz gibi suya atlasak.
ikişer üçer gitsek eve, duş sırası olmasa,
en hamaratlarından bi iki kızımız başlamış olsa salataya,
hafif hafif çıtırdasa mangal.
gün batımına yetişse sofra.
dilek tutsak güneş batarken.
öyle yapardık küçükken.
bazı akşamlar meşhur pideciye gitsek.
çok özlemişim, yine tahinli pide yesek.
bazılarındaysa kuşadası'na insek.
tüm arkadaşlar bir aradayken, çıkan kahkahalarla adayı inletsek.
yesek, içsek, güzel yerler keşfetsek.
geri kalan günlerde nerelere geleceğimizi belirlesek.
hayal bu ya...
Çarşamba, Temmuz 19, 2006
deli kedi
bu sabah yine 6:30'da kalkmış, çakıl'ı gezdirmek üzere parka gitmiştim.
parkın girisinde 2 tane kedi duruyordu. ikisi de cakıl'ı gorunce
irkildiler. tabii çakıl'ın zinciri elimde... biri çakıl'ın mesafesinden
ve koşamayacağından emin olur olmaz, çalıların arasına süzüldü ve
bulduğu ilk fırsatta da fırladı gitti. Peki öteki? o yemyeşil koca
gözlü, tekir naptı dersiniz? once hiç bir yere kımıldamadı. Bu arada
yolmuzun üzerinde olduğu ve ben çakıl'ın kediye bir şey yapmasından
korktugum için, hişşt, pişşt, hoşşt tarzında kelimelerle kedinin
gitmesini sağlamaya çalışıyorum. neyse pek sallamadı kedi. sadece bir
kaç adım yana kayıp, hafifçe çalılara yanaştı. fırsattan istifade geçtik
biz de. aaa bi döndüm deli kedi meraklı gözlerle bizi takip ediyo, bir
kaç adım arkamızdan geliyo. Çakıl dönüyo buna bakıyor ters ters, ama
tınlamıyor. sonunda iyice rahatsız olup durdu çakıl ve gır gır gır
hırlamaya başladı. bunun üzerine bizim kedi korkmak söyle dursun,
üzerimize doğru hamle de bulundu. ehhheehehhe:D ve çakıl korkup, kaçmaya
başladı. puhuahhhua:D deli kedi işte... benim de bazı günler deli kedi
olasım geliyor, hatta oluyorum. boyumdan büyük işlere kalkıyorum.
olmayacak adama kafa tutuyorum. ama bak deli kedi korkuttu bizim o yine
nerden baksan 25 kiloluk, kırması da olsa kangalı... deli kedinin, deli
kedilerin şerefine... kedi diil aslansınız siz!
Salı, Temmuz 18, 2006
arkası yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:9
Teşekkür ederek kapattı Arzu telefonu. Karar vermişti İzmir’e gidiyordu.
- Yaptırdım rezervasyonumu. diyerek salona girdi.
Oysa duymadı Ece, Arzu’nun o koca yeşil koltuğunda uyukluyordu. Evinde zor oturuyor, devamlı sokağa çıkmak istiyordu. Karmakarışıktı kafası, evden çıkınca durulacağını zannediyordu. Çoğu zaman, böyle bir yere varamadığını fark edip, bir tane sakinleştirici yutuyordu. İlaçlardan bir tek Arzu haberdardı ve bu durum onu korkutmaya başlamıştı. Yaklaşık 1 ay olmuştu Yavuz hayatına gireli ve ona karşı beslediği güzel duygulara rağmen, genel olarak hayatı hiç de iyi gitmiyordu. Saatlerce havadan sudan konuşuyordu bazen, sanki hiçbir şey yokmuş gibi aklında, sonra birden bire asılıyordu yüzü, “Yavuz” diyordu. Bu tek kelimenin ardından ya gün boyu susuyor ya da bir ilaç yutup uykuya dalıyordu. Uyumak kaçıştır hayattan. Düşünmezsin ya uyurken, bir şey yapman gerekmez ya, telefonlara çıkman, insanlara dert anlatman... Uyu uyuyabildiğin kadar. Uyu, çünkü uyandığında farklı bir dünya bulmayacaksın bıraktığından…
- Ece kalk artık, saat kaç oldu!
- Rahat bırak beni Arzu!
- Hayır, kalk diyorum, bir şeyler yemen lazım.
- Aç değilim!
- Kalk dedim! Arzu ittirdi koltukta Ece’yi, en azından 3 saattir uyuyordu, akşam olmuştu ve sabah Arzu’nun zorla yedirdiği bir parça peynir ekmekle duruyordu. Kimi yemeğe vurur sıkıntılı zamanlarda kendini, kimi yememeye…
Kalktı Ece. Arzu onun bu halini görüp hem acıdı, hem kızdı, hem üzüldü… Ve Ece’yle çok ciddi bir konuşma yapmaya karar verdi. Aslında kendi hayatı ve ruhsal durumu Ece’ninkinden fenaydı, Ece ona “sen kendine bak” dese söyleyecek lafı yoktu. Ama yine de vazgeçmedi kararından. Arayıp Selen’i de çağırdı. 3’ü sabaha kadar konuştular, onlarca konu tartıştılar, Ece’nin durumunu deşebildikleri kadar deştiler, sonra da toplamaya çalıştılar. Harcanan 10 saatin sonunda Ece’nin bir karara varmasını sağladılar.
Ece nişanlısından ayrılacaktı. Yavuz’u sevebiliyorsa onunla evlenemezdi. Ayrıca yarım bir kalbi hak etmeyecek kadar da değerli biriydi nişanlısı. Bunu ona açıklamak da ayrı bir dertti ama hiç değilse kararsızlıktan, sadece duygusal da olsa aldatmaktan ve kendi kendini yemekten daha iyiydi. Yavuz’a ne diyecekti onu da bilmiyordu. En azından bir süre onunla da görüşmeyip, kafa dinlemeye karar verdi. Tatile çıkacaktı, bu şehirden uzaklaşacak Yavuz’la ne yapacağına da orada karar verecekti.
- Yaptırdım rezervasyonumu. diyerek salona girdi.
Oysa duymadı Ece, Arzu’nun o koca yeşil koltuğunda uyukluyordu. Evinde zor oturuyor, devamlı sokağa çıkmak istiyordu. Karmakarışıktı kafası, evden çıkınca durulacağını zannediyordu. Çoğu zaman, böyle bir yere varamadığını fark edip, bir tane sakinleştirici yutuyordu. İlaçlardan bir tek Arzu haberdardı ve bu durum onu korkutmaya başlamıştı. Yaklaşık 1 ay olmuştu Yavuz hayatına gireli ve ona karşı beslediği güzel duygulara rağmen, genel olarak hayatı hiç de iyi gitmiyordu. Saatlerce havadan sudan konuşuyordu bazen, sanki hiçbir şey yokmuş gibi aklında, sonra birden bire asılıyordu yüzü, “Yavuz” diyordu. Bu tek kelimenin ardından ya gün boyu susuyor ya da bir ilaç yutup uykuya dalıyordu. Uyumak kaçıştır hayattan. Düşünmezsin ya uyurken, bir şey yapman gerekmez ya, telefonlara çıkman, insanlara dert anlatman... Uyu uyuyabildiğin kadar. Uyu, çünkü uyandığında farklı bir dünya bulmayacaksın bıraktığından…
- Ece kalk artık, saat kaç oldu!
- Rahat bırak beni Arzu!
- Hayır, kalk diyorum, bir şeyler yemen lazım.
- Aç değilim!
- Kalk dedim! Arzu ittirdi koltukta Ece’yi, en azından 3 saattir uyuyordu, akşam olmuştu ve sabah Arzu’nun zorla yedirdiği bir parça peynir ekmekle duruyordu. Kimi yemeğe vurur sıkıntılı zamanlarda kendini, kimi yememeye…
Kalktı Ece. Arzu onun bu halini görüp hem acıdı, hem kızdı, hem üzüldü… Ve Ece’yle çok ciddi bir konuşma yapmaya karar verdi. Aslında kendi hayatı ve ruhsal durumu Ece’ninkinden fenaydı, Ece ona “sen kendine bak” dese söyleyecek lafı yoktu. Ama yine de vazgeçmedi kararından. Arayıp Selen’i de çağırdı. 3’ü sabaha kadar konuştular, onlarca konu tartıştılar, Ece’nin durumunu deşebildikleri kadar deştiler, sonra da toplamaya çalıştılar. Harcanan 10 saatin sonunda Ece’nin bir karara varmasını sağladılar.
Ece nişanlısından ayrılacaktı. Yavuz’u sevebiliyorsa onunla evlenemezdi. Ayrıca yarım bir kalbi hak etmeyecek kadar da değerli biriydi nişanlısı. Bunu ona açıklamak da ayrı bir dertti ama hiç değilse kararsızlıktan, sadece duygusal da olsa aldatmaktan ve kendi kendini yemekten daha iyiydi. Yavuz’a ne diyecekti onu da bilmiyordu. En azından bir süre onunla da görüşmeyip, kafa dinlemeye karar verdi. Tatile çıkacaktı, bu şehirden uzaklaşacak Yavuz’la ne yapacağına da orada karar verecekti.
Pazartesi, Temmuz 17, 2006
coffee frappachino
ne seviyorum biliyo musun, starbucks'a
ugramayi, kendime bi coffee frappachino almayı, uzerine upuzun bir
kamış saplayıp, kahvemle basbasa arabama kurulmayı, saglı sollu camları
acip sonuna kadar, bi de guzelinden cd takmayı, sonra ruzgar saclarimi
savururken, mumkunse gunesin battigi siralarda ve trafiksiz bi yola
kendimi vurmayi. bagira bagira sarki soylemeyi, hüpürdeterek kahvemi
içmeyi...
Cumartesi, Temmuz 15, 2006
belki de çok sevmemeli insan...
Sevmemelisin belki de pek fazla, bu kadar “senden” olmamalı hiç kimse,
çok fazla değer vermeye başlayınca diğerlerine, kendini unutuyorsun ne
de olsa… Canın olunca onlar senin, gidişlerinde kopuyor canından bir
parça. Hatta gideceklerini bilmek, düşünmek bile üzmeye yetiyor insanı…
Katıldığın bir aile yemeğinde ağlamaya başlıyorsun, tuvalete kaçıp… Gözyaşlarını görmesinler diye çaktırmadan uzaklaşıp... Seni 25 yıldır ilgiyle takip eden insanlara bakıyorsun, bebekliğini anlatıyorlar, sonra ortaokul balosundaki elbiseni, üniversitede kepinle çekilen resmini… Sonraları işinin derdine düşmüş oluyorlar ve sevdiğinin, kalbinin, olacak bebeklerinin…
Bir bakıyorsun küçükken çekindiğin o dağ gibi heybetli adama, kalamamış masada, şimdi içerde yatıyor odada. Bir diğeri inat etmiş, direnmiş ama o da uyukluyor koltukta. Kapı çalıyor, açıyorsun, o 3-5 basamakla nefes nefese kalmış, sana hala “minik prensesim” diye hitap eden kadını görüyorsun. Gençliğini hatırlıyorsun, nasıl da koşardı senin peşinden... Alev topu yutmuş gibi oluyorsun. Kolunu dürtüyor o sırada biri, tanımamış geleni, kim olduğunu soruyor, anlatıyorsun, ama biliyorsun 2 dakika içinde aynı sorunun yineleneceğini, hiçbir şey diyemiyorsun, boğazın acıyor, yutkunuyorsun. Sonra dönüp beyaz saçlı, o nur yüzlü kadına bakıyorsun, küçük küçük alıyor lokmaları, pek fazla bir şey yiyemiyor, acıyor olmalı canı, ama yerinde aklı, bir yandan ne tatlı hikayeler anlatıyor, ne çok biriktirmiş anıları. Birden korkuyorsun ne kadar çok anı, o kadar yıl... Her geçen yıl, bir adım öteye gitmektir ve ayrılma vakti yaklaşmış belki de ölüm az ötede beklemektedir. Sıkışıyor kalbin…
Bunlar bir yana, diğer tarafta kendinden küçükleri görüyorsun, sadece yaş değil ki mesele onlar için de endişelenecek şeyler buluyorsun. Bu çocuk okumadı, ne yiyip ne içecek, nasıl geçinecek diyorsun. Bu kız çok saf, hep sırtına saplanacak hançerler, çok acıyacak canı diye düşünüyorsun. Yanlış birine sevdalanmış ötekini görüp, gerçeği görmesi için öğüt vermek istiyorsun. Ben olmasam, annesi olmasa, abisi olmasa ne olacak bunların hali diye kara düşüncelere dalıyorsun. Çok şey söylemek istiyorsun, hiç birini dile dökemiyorsun…
Tanıdığı herkesle beraber yok olmalı insanlar diyorum bazen. Sonra kısa kalacak ya da çok uzayacak hayatlara kıyamıyorum. Daha iyisini bulamadığım için var olan düzene saygı duyuyorum…
Arkadaşın olsa da fark etmiyor durum, ne zaman bulacak sevecek birini ya da babasının hastalığı düzelecek mi? Atabilecek mi kafasından o şerefsizi, sürünmekten kurtulabilecek mi? Borçlarını ödeyebilecek mi?... soruları kurcalıyor kafanı. Uzaklara gidecek belki bir gün diyorsun, başka şehirde, başka birileriyle içecek akşam üstü çayını. Elbet unutmayacak seni, ama gözden ırak olan gönülden de ırak oluyor ister istemez. Bozulacak kan kardeşliğiniz, yutar olacaksınız lokmaları birbirinizsiz. O ağlamaya alıştığın omuz olmayacak, sana akıl verip uyaramayacak…
Sevgilinden ayrıldığında da... Parmaklarının arasında dolanan parmakların boşluğunu hissedeceksin. Durmaksızın neler yaptığınızı, geçirdiğiniz vakitleri hayal edeceksin. Hiçbir işe yaramayacak. Kalbin ağrıyacak, bildiğin ağrıyacak, göğsünde bir ağırlık hissedeceksin. Kimi zaman anlamsızlaşacak bakışların, kimi zaman kıp kırmızı olacak ağlamaktan gözlerin. Göz pınarlarından gözyaşı eksik olmayacak. Hayalete döneceksin. Onsuz bir hiç olduğunu düşünüp, başını yastıklara gömeceksin…
Belki de çok sevmemeli insan,
Yoksa kurtulamıyor acıdan...
Katıldığın bir aile yemeğinde ağlamaya başlıyorsun, tuvalete kaçıp… Gözyaşlarını görmesinler diye çaktırmadan uzaklaşıp... Seni 25 yıldır ilgiyle takip eden insanlara bakıyorsun, bebekliğini anlatıyorlar, sonra ortaokul balosundaki elbiseni, üniversitede kepinle çekilen resmini… Sonraları işinin derdine düşmüş oluyorlar ve sevdiğinin, kalbinin, olacak bebeklerinin…
Bir bakıyorsun küçükken çekindiğin o dağ gibi heybetli adama, kalamamış masada, şimdi içerde yatıyor odada. Bir diğeri inat etmiş, direnmiş ama o da uyukluyor koltukta. Kapı çalıyor, açıyorsun, o 3-5 basamakla nefes nefese kalmış, sana hala “minik prensesim” diye hitap eden kadını görüyorsun. Gençliğini hatırlıyorsun, nasıl da koşardı senin peşinden... Alev topu yutmuş gibi oluyorsun. Kolunu dürtüyor o sırada biri, tanımamış geleni, kim olduğunu soruyor, anlatıyorsun, ama biliyorsun 2 dakika içinde aynı sorunun yineleneceğini, hiçbir şey diyemiyorsun, boğazın acıyor, yutkunuyorsun. Sonra dönüp beyaz saçlı, o nur yüzlü kadına bakıyorsun, küçük küçük alıyor lokmaları, pek fazla bir şey yiyemiyor, acıyor olmalı canı, ama yerinde aklı, bir yandan ne tatlı hikayeler anlatıyor, ne çok biriktirmiş anıları. Birden korkuyorsun ne kadar çok anı, o kadar yıl... Her geçen yıl, bir adım öteye gitmektir ve ayrılma vakti yaklaşmış belki de ölüm az ötede beklemektedir. Sıkışıyor kalbin…
Bunlar bir yana, diğer tarafta kendinden küçükleri görüyorsun, sadece yaş değil ki mesele onlar için de endişelenecek şeyler buluyorsun. Bu çocuk okumadı, ne yiyip ne içecek, nasıl geçinecek diyorsun. Bu kız çok saf, hep sırtına saplanacak hançerler, çok acıyacak canı diye düşünüyorsun. Yanlış birine sevdalanmış ötekini görüp, gerçeği görmesi için öğüt vermek istiyorsun. Ben olmasam, annesi olmasa, abisi olmasa ne olacak bunların hali diye kara düşüncelere dalıyorsun. Çok şey söylemek istiyorsun, hiç birini dile dökemiyorsun…
Tanıdığı herkesle beraber yok olmalı insanlar diyorum bazen. Sonra kısa kalacak ya da çok uzayacak hayatlara kıyamıyorum. Daha iyisini bulamadığım için var olan düzene saygı duyuyorum…
Arkadaşın olsa da fark etmiyor durum, ne zaman bulacak sevecek birini ya da babasının hastalığı düzelecek mi? Atabilecek mi kafasından o şerefsizi, sürünmekten kurtulabilecek mi? Borçlarını ödeyebilecek mi?... soruları kurcalıyor kafanı. Uzaklara gidecek belki bir gün diyorsun, başka şehirde, başka birileriyle içecek akşam üstü çayını. Elbet unutmayacak seni, ama gözden ırak olan gönülden de ırak oluyor ister istemez. Bozulacak kan kardeşliğiniz, yutar olacaksınız lokmaları birbirinizsiz. O ağlamaya alıştığın omuz olmayacak, sana akıl verip uyaramayacak…
Sevgilinden ayrıldığında da... Parmaklarının arasında dolanan parmakların boşluğunu hissedeceksin. Durmaksızın neler yaptığınızı, geçirdiğiniz vakitleri hayal edeceksin. Hiçbir işe yaramayacak. Kalbin ağrıyacak, bildiğin ağrıyacak, göğsünde bir ağırlık hissedeceksin. Kimi zaman anlamsızlaşacak bakışların, kimi zaman kıp kırmızı olacak ağlamaktan gözlerin. Göz pınarlarından gözyaşı eksik olmayacak. Hayalete döneceksin. Onsuz bir hiç olduğunu düşünüp, başını yastıklara gömeceksin…
Belki de çok sevmemeli insan,
Yoksa kurtulamıyor acıdan...
Cuma, Temmuz 14, 2006
arkası yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:8
Arzu
aramıştı Selen’i, iş çıkışı çaya çağırmıştı. Gitti Selen, Arzu sanki
gün geçtikçe kötülüyordu. Selen ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin
direniyordu Arzu, acı çekmesine rağmen ondan vazgeçmek istemiyordu. Bu
akşamın konusunu da, çay davetinin nedenini de ilk 2 dakikada anlamıştı
Selen. Bizimki aramıştı bugün Arzu’yu, bir seminer için hafta sonu
İzmir’e gideceğini, karısının çocuklarla evde kalması gerektiğini,
isterse Arzu’nun gelebileceğini söylemişti. Arzu’nun yüreği hoplamıştı
tabi yerinden bu teklif karşısında, ama yine de tamam diyememişti
Selen’le konuşmadan. Selen’in kızacağını, “Arzu gitme, daha kötü
olursun, bu iş böyle yürümez, gel vazgeç bu sevdadan.” diyeceğini adı
gibi biliyordu. Ama nafile, yüreğe söz geçmiyordu. En azından Arzu’nun
sözü geçmiyordu yüreğine. Selen’e kalsa çoktan bitirmişti böyle bir
ilişkiyi.
Daha mantıklıydı Selen Arzu’ya göre, hatta sadece Arzu’ya değil tanıdığı bütün kadınlara göre daha mantıklıydı. Taş kalpli ya da kalpsiz bile denebilirdi. Basite indirgemişti Selen hayatı, hayattaki tek amacın mutlu olmak olduğunu düşünüyor, ona göre hareket ediyordu. Üzmesine izin vermek istemiyordu kendisini kimsenin.
Selen’inki doğru muydu ayrı mesele. Onun yaptığı da, üzülme ihtimalini düşünerek riske girmemekti. Kimseye fazla değer vermemek, hepsinin gün olup gideceğini düşünerek, en baştan itibaren duygularını bu duruma uygun olarak geliştirmekti. Birini fazla sevmez, varlığına fazla alışmazsan, yokluğuna da üzülmezsin çok fazla. Gerçi aklı karışıktı Selen’in bu konuda çünkü Pınar hep şöyle derdi ona, “Henüz senin karşına doğru kişi çıkmadı. Çıktığında böyle düşünmeyeceksin, tüm benliğinle seveceksin onu zaten. Elinde olmayacak bazı şeyler…” Bir yandan inanmak istiyordu bu düşünceye Selen, bir yandan da reddediyordu. Hem kaptırmak istiyordu kendini bir sevdaya, hem iplerin hep kendinde olmasını istiyordu. Hem sevmek istiyordu delice, hem üzülmek istemiyordu. Ne yazık ki bunların ikisi yan yana hiç gelmiyordu. Aşk acı demekti aynı zamanda…
Daha mantıklıydı Selen Arzu’ya göre, hatta sadece Arzu’ya değil tanıdığı bütün kadınlara göre daha mantıklıydı. Taş kalpli ya da kalpsiz bile denebilirdi. Basite indirgemişti Selen hayatı, hayattaki tek amacın mutlu olmak olduğunu düşünüyor, ona göre hareket ediyordu. Üzmesine izin vermek istemiyordu kendisini kimsenin.
Selen’inki doğru muydu ayrı mesele. Onun yaptığı da, üzülme ihtimalini düşünerek riske girmemekti. Kimseye fazla değer vermemek, hepsinin gün olup gideceğini düşünerek, en baştan itibaren duygularını bu duruma uygun olarak geliştirmekti. Birini fazla sevmez, varlığına fazla alışmazsan, yokluğuna da üzülmezsin çok fazla. Gerçi aklı karışıktı Selen’in bu konuda çünkü Pınar hep şöyle derdi ona, “Henüz senin karşına doğru kişi çıkmadı. Çıktığında böyle düşünmeyeceksin, tüm benliğinle seveceksin onu zaten. Elinde olmayacak bazı şeyler…” Bir yandan inanmak istiyordu bu düşünceye Selen, bir yandan da reddediyordu. Hem kaptırmak istiyordu kendini bir sevdaya, hem iplerin hep kendinde olmasını istiyordu. Hem sevmek istiyordu delice, hem üzülmek istemiyordu. Ne yazık ki bunların ikisi yan yana hiç gelmiyordu. Aşk acı demekti aynı zamanda…
Perşembe, Temmuz 13, 2006
is degisikligi
Degerli yazarımız artık ozel sirket yerine universitesitede çalışmalarına devam edecektir.
Blogunu boslamamaya calıssa da msn de eskisi gibi aktif bir hayat suremeyecektir.
Bu aralar "hayatin icinden" isimli yazi dizisine yogunlasmistir, begendiginizi umarak bir sure daha devam etmeyi planlamaktadır. Sevenlerine duyurulur:)
Blogunu boslamamaya calıssa da msn de eskisi gibi aktif bir hayat suremeyecektir.
Bu aralar "hayatin icinden" isimli yazi dizisine yogunlasmistir, begendiginizi umarak bir sure daha devam etmeyi planlamaktadır. Sevenlerine duyurulur:)
Çarşamba, Temmuz 12, 2006
arkası yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:7
Ozan söylendi kendine kendine, “Bari Selen’le buluşayım”. Hiç
duraksamadan çevirdi cebini ezberden ve bezgin bir ses tonuyla konuya
girdi direk.
- Akşam buluşalım mı?
Selen Ozan’ın selamsız sabahsız telefonlarına alışkın olduğu için hiç garipsemeden cevapladı.
- Mesaiye kalmam gerekebilir.
- Olsun yine de buluşalım.
- Hmm, anladım yine iyi değilsin sen. Tamam ararım çıkınca, nerede buluşuruz?
- Bana gel, sürünmeyelim sokaklarda.
- Anlaştık.
Ozan’ın yine kız arkadaşıyla başı dertte olmalıydı, ne aile, ne iş bozmazdı onun asabını genelde. Varsa yoksa gönül meseleleri… Neredeyse 10 yıllık arkadaştılar Selen’le. Her şeylerini biliyorlardı birbirlerinin. Beraber gülüp eğlenirlerdi ve en çok da peşinden yas tutulan aşklar için ağlarken kullanırlardı omuzlarını birbirlerinin. Gizli saklı yoktu aralarında. Çoğu zaman birbirlerini sertçe eleştirirlerdi. Diğeri de çıkarmazdı sesini, aslında ikisi de birbirinden beterdi. Ozan 1 hafta evvel yeni başladığı ilişkisini, kıza nasıl da aşık olduğunu anlatırken, 2 gün önce “bu iş yürümez” demeye başlamıştı. Kızmıştı bu sefer Selen iyice:
- Yeter artık ne istediğine bir karar ver. Artık birinde karar kıl. O kız gitsin, bu kız gelsin. 2 hafta önce bu kızı nasıl elde edeceğine dair taktik veriyordum sana. Başladınız çıkmaya, sevineceğine sen de başladın söylenmeye.
- Yok yok “yalan dostum aşk diye bir şey yok!”
- Oof!
Ancak 10 gibi buluşabildiler. Selen Ozan’ın balkonundaki minderlere yayılmıştı. İçerden Ozan’ın sesini duydu.
- Bitti mi biran, getireyim mi yenisini?
- Getir bitti.
Ozan elinde 2 şişe bira çıktı balkona, Selen’e bir kazak uzattı.
- Üşümüşsündür belki.
- Aa süpersin… Hadi, gel otur da anlat bakalım, neler yapıyor senin kız?
- Yok yürümeyecek bu iş.
- Başlama yine. Nedenmiş? Naptı kız? Daha doğrusu sen naptın kıza?
- Hemen beni suçlamaktan vazgeç.
- Napim alışkanlık işte. dedi Selen gülümseyerek...
- Akşam buluşalım mı?
Selen Ozan’ın selamsız sabahsız telefonlarına alışkın olduğu için hiç garipsemeden cevapladı.
- Mesaiye kalmam gerekebilir.
- Olsun yine de buluşalım.
- Hmm, anladım yine iyi değilsin sen. Tamam ararım çıkınca, nerede buluşuruz?
- Bana gel, sürünmeyelim sokaklarda.
- Anlaştık.
Ozan’ın yine kız arkadaşıyla başı dertte olmalıydı, ne aile, ne iş bozmazdı onun asabını genelde. Varsa yoksa gönül meseleleri… Neredeyse 10 yıllık arkadaştılar Selen’le. Her şeylerini biliyorlardı birbirlerinin. Beraber gülüp eğlenirlerdi ve en çok da peşinden yas tutulan aşklar için ağlarken kullanırlardı omuzlarını birbirlerinin. Gizli saklı yoktu aralarında. Çoğu zaman birbirlerini sertçe eleştirirlerdi. Diğeri de çıkarmazdı sesini, aslında ikisi de birbirinden beterdi. Ozan 1 hafta evvel yeni başladığı ilişkisini, kıza nasıl da aşık olduğunu anlatırken, 2 gün önce “bu iş yürümez” demeye başlamıştı. Kızmıştı bu sefer Selen iyice:
- Yeter artık ne istediğine bir karar ver. Artık birinde karar kıl. O kız gitsin, bu kız gelsin. 2 hafta önce bu kızı nasıl elde edeceğine dair taktik veriyordum sana. Başladınız çıkmaya, sevineceğine sen de başladın söylenmeye.
- Yok yok “yalan dostum aşk diye bir şey yok!”
- Oof!
Ancak 10 gibi buluşabildiler. Selen Ozan’ın balkonundaki minderlere yayılmıştı. İçerden Ozan’ın sesini duydu.
- Bitti mi biran, getireyim mi yenisini?
- Getir bitti.
Ozan elinde 2 şişe bira çıktı balkona, Selen’e bir kazak uzattı.
- Üşümüşsündür belki.
- Aa süpersin… Hadi, gel otur da anlat bakalım, neler yapıyor senin kız?
- Yok yürümeyecek bu iş.
- Başlama yine. Nedenmiş? Naptı kız? Daha doğrusu sen naptın kıza?
- Hemen beni suçlamaktan vazgeç.
- Napim alışkanlık işte. dedi Selen gülümseyerek...
Salı, Temmuz 11, 2006
arkası yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:6
Tekrar çevirdi Selen Arzu’nun telefonunu, hala açmıyordu. Kapatıp başka bir numara tuşladı.
- Efendim Selen?
- Selam Ece, naber?
- İyidir, senden?
- Benden de iyilik, Arzu senle mi?
- Hayır evde olması lazım. 1 saat evvel konuştuk, çıkmayacaktı dışarı.
- Peki sağol, var mı senin hayatında bir gelişme? Yoksa kararsızlığın devam mı ediyor?
- Oof, uzun hikaye kızım. Benim dersim bitti, birazdan Arzu’ya gidicem. Çıkınca işten, sen de gelsene.
- Mesaiye kalıcam sanırım. Siz takılın, ben ararım gelebilecek olursam…
Kapattı Selen telefonu, bu sefer de Ece için üzüldü. İnsanın umutsuz aşka düşmesi kadar, kalbinin, sevdiğini sandığı adamdan çok, başka birinde atması da kötüydü. Hele de durum onunki gibi evlilik kararı almış biri için çok daha zordu. Sevgiliyken daha kolaydı karar vermek. Aklı nişanlısı için “onun gibisini bulamazsın, işte sana evlenilecek adam, daha ne olsun.” derken, kalbi “bırak her şeyi Yavuz’a koş” diyordu. Ne tuhaftı, insanın aşık olduğu ve evlenmek istediği insanın farklı olması. Yavuz’la evlenmek istemezdi Ece. Onunla aynı evi paylaşmak, onunla bir ömür yaşamak ya da onun çocuklarının babası olmasını istemiyordu. Sadece bir türlü vazgeçemediği tutku vardı Yavuz’la arasında. Eli eline değse bile ateş basıyordu. Soğuktan ürperen kollarını okşasın, ısıtmak bahanesiyle ya da bluzunun içine girmiş saçlarını nazikçe çekip çıkartsın diye dua ediyordu. İyi vakit geçiriyordu onunla, geziyor, gülüyor, eğleniyordu. Ama o kadardı işte, devamı gelmiyor ve bunlar evlenmeye yetmiyordu. Aslında Selen’e de sık sık olurdu bu, o sevgililerinden biriyle bile evlenmeyi düşünmemişti. Hatta neredeyse tüm ilişkilerinde erkek arkadaşları onunla evlilik hayalleri kurarken, tıpkı erkeklerin evlenme hayali kuran kızlardan kaçtığı gibi, Selen de onlardan kaçmıştı. Onlar gibi düşünmüyor olurdu evlenmeleri konusunda, onların daha fazla kendine bağlanmasına sebep olmamak için de ayrılırdı sevgililerinden.
- Efendim Selen?
- Selam Ece, naber?
- İyidir, senden?
- Benden de iyilik, Arzu senle mi?
- Hayır evde olması lazım. 1 saat evvel konuştuk, çıkmayacaktı dışarı.
- Peki sağol, var mı senin hayatında bir gelişme? Yoksa kararsızlığın devam mı ediyor?
- Oof, uzun hikaye kızım. Benim dersim bitti, birazdan Arzu’ya gidicem. Çıkınca işten, sen de gelsene.
- Mesaiye kalıcam sanırım. Siz takılın, ben ararım gelebilecek olursam…
Kapattı Selen telefonu, bu sefer de Ece için üzüldü. İnsanın umutsuz aşka düşmesi kadar, kalbinin, sevdiğini sandığı adamdan çok, başka birinde atması da kötüydü. Hele de durum onunki gibi evlilik kararı almış biri için çok daha zordu. Sevgiliyken daha kolaydı karar vermek. Aklı nişanlısı için “onun gibisini bulamazsın, işte sana evlenilecek adam, daha ne olsun.” derken, kalbi “bırak her şeyi Yavuz’a koş” diyordu. Ne tuhaftı, insanın aşık olduğu ve evlenmek istediği insanın farklı olması. Yavuz’la evlenmek istemezdi Ece. Onunla aynı evi paylaşmak, onunla bir ömür yaşamak ya da onun çocuklarının babası olmasını istemiyordu. Sadece bir türlü vazgeçemediği tutku vardı Yavuz’la arasında. Eli eline değse bile ateş basıyordu. Soğuktan ürperen kollarını okşasın, ısıtmak bahanesiyle ya da bluzunun içine girmiş saçlarını nazikçe çekip çıkartsın diye dua ediyordu. İyi vakit geçiriyordu onunla, geziyor, gülüyor, eğleniyordu. Ama o kadardı işte, devamı gelmiyor ve bunlar evlenmeye yetmiyordu. Aslında Selen’e de sık sık olurdu bu, o sevgililerinden biriyle bile evlenmeyi düşünmemişti. Hatta neredeyse tüm ilişkilerinde erkek arkadaşları onunla evlilik hayalleri kurarken, tıpkı erkeklerin evlenme hayali kuran kızlardan kaçtığı gibi, Selen de onlardan kaçmıştı. Onlar gibi düşünmüyor olurdu evlenmeleri konusunda, onların daha fazla kendine bağlanmasına sebep olmamak için de ayrılırdı sevgililerinden.
Pazartesi, Temmuz 10, 2006
arkası yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:5
Uzun
uzun çaldırdı Selen Arzu’nun ev telefonunu, açmadığına şaşırdı, o
mızmızlığını bırakıp evden çıkmış olabilir miydi? Pek ihtimal vermedi
buna, duşta olduğunu düşündü, haklıydı da. Arzu bu aralar evde boş boş
oturuyor, canı hiç bir şey yapmak istemiyordu, buzdolabıyla televizyonun
önündeki koltuk arasında mekik dokuyor, sanki iyi gelecekmiş gibi
durmaksızın ağzına bir şeyler tıkıyordu. Ancak yakın arkadaşlarının
telefonlarını cevaplıyor, bir tek onlarla görüşüyordu. Selen sık sık
arıyordu onu. Çünkü hem neler hissettiğini çok iyi biliyor, hem Arzu’yu
çok iyi tanıyordu, onun bu beladan sıyrılmasının epey zaman alacağını
düşünerek, üzülüyordu arkadaşı için. Birini sevmek hiç bu kadar kötü
olamazdı. Diğerlerinde her zaman bir umut olurdu çünkü... Giyinir
süslenirdin, onu göreceğin, onunla aynı ortama gireceğin için
sevinirdin, edeceğiniz bir kaç cümle, beraber gideceğiniz bir film
heyecan verirdi, hoşlanmıyorsa bile belki bir gün hoşlanırdı o da
senden, belki bir gün gelirdi sana. Oysa evli birini sevmek bambaşka bir
şeydi. Hiç bir zaman gelmeyeceğinden emin olurdun. Sana bunu tüm
yalınlığıyla söylerlerdi. Bilirdin her zaman karısından, çocuklarından
sonra geleceğini, seni ancak fırsat bulursa arayabileceğini ve senin
asla onu arayamayacağını. Günlerce, haftalarca her telefona, onun
aradığını umarak koşardın. Belki birinde ondan olurdu telefon, çok da
sıcak olmayan bir sesle halini hatrını sorardı. İyi olup olmadığına
bakar, aslında bunu tamamen seni biraz sakinleştirmek, olası bir
çılgınlığını engellemek için yapardı. Bir delilik yapıp onu aramandan,
kalkıp yanına gitmenden, birilerine ilişkinizden bahsetmenden korkardı
aslında... Ve sen uzunca bir süre seni özlediği için aradığını
zannederdin. Esas sevdiği kadının sen olduğunu ama çocukları için o
evliliği sürdürmesi gerektiğini düşünürdün. Onu, çocuklarını düşünen bir
adam olduğu için daha çok sever, bu durumu hoş görürdün. Bir süre sonra
aramalar azaldığında ya da kulağına karısıyla nerede görüldükleri,
nasıl el ele gezdikleri, ne kadar mutlu göründükleri çalındığında, hafif
de olsa kalkardı gözündeki perde. Bir kuşku düşerdi içine, neden o
hayatına devam ederken senin süründüğünü sorgulamaya başlardın. Akıllı
bir erkekse, anlardı sesinin tonundan aklından neler geçtiğini ve seni
kaybetmemek için hemen hoşuna gidecek adımlar atardı. Bir çiçek gelirdi
evine isimsiz. Bir otel odasına davet alırdın belki. Odada yerdiniz
yemeğinizi, ne de olsa insan içine çıkamazsınız siz. Sevişirdiniz, ama
uyumazdı koynunda, karısına, gerçek yatağına dönerdi. Yalnız uyanırdın.
Bir gün evvel gözüne çok güzel görünen loş oda, güneşin içeri dolması ve
sandalyede asılı ceketin yok olmasıyla, tokat gibi gelirdi insana. Ama
yine de yüreğin durulmuş olurdu biraz. Akşam duyduğun güzel sözlerini
döndüre döndüre tekrarlardın, herşeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlar
gülümserdin kendi kendine. Ne de olsa kısıtlı bir zaman olurdu hep,
beraber geçirebileceğiniz, ancak tekrar tekrar düşünerek yayardın sen
onu tüm zamana. Başka türlü tutamazdın devamlı hayatında...
Cuma, Temmuz 07, 2006
arkası yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:4
Selen önce annesini aradı, daha dün gece Arzu’da kalmıştı, 2 gün üst
üste eve gitmemesine kesin kızardı ailesi ama Pınar’ın sıkkın canından
bahsettiğinde biraz söylenerek de olsa izin vereceklerinden emindi.
Sonra Aykut’u aradı, durumu anlattığında her zamanki gibi anlayışla
karşıladı Aykut, ertelediler programlarını. Sıra Bahar’a gelmişti, bir
telefon görüşmesiyle onu da halletti ve Pınar’ı arayıp herşeyin yolunda
olduğunu, akşam da pizza ısmarlayabileceklerini, yemek için
uğraşmamasını söyledi.
Selen yoldan Bahar’ı aldı, ne şanslılardı ki bugün hiç birinin mesaiye kalmasına gerek kalmamış hepsi ofislerini 6’da terk edebilmişlerdi. Pizzaların başına oturduklarında, her zaman olduğu gibi lise anılarıyla başladılar sohbete. Her konuyla ilgili bir anıları vardı sanki. Hiç durmadan liseden bahsedebilirlerdi aslında ama bugün bir araya Pınar’ın derdini dinlemek için toplanmışlardı.
- Pekala bırakın anıları, Pınar’ın konusuna geçelim ama ondan evvel seni bir yoklayalım Bahar Hanım. dedi bıyık altından gülümser bir tavırla Selen.
- Yok bir şey ben de, işte bildiğiniz gibi. İyi gidiyor...
- Eminsin di mi? Bize söylemek istediğin bir durum var mı? Üzmüyor değil mi seni? Umarım saçmalamasına izin vermiyorsundur eskiler gibi. diye atıldı Pınar.
- Yok yook, gerçekten çok iyi davranıyor bana. Hiç öyle aşırı kıskançlığı yok. Zindan etmek şöyle dursun bana dünyayı, acaip iyi vakit geçirmemi sağlıyor.
Bahar’ın bu sözlerine rağmen, tüm şüpheleri kaybolmamış olsa da kızların, içlerine su serpildi bir miktar. Her zaman korkarlardı Bahar’ın birileri tarafından ezileceğinden. Öyle iyi niyetli biriydi ki eşine rastlanmazdı dünyada. Bu yüzden hep kollarlardı onu, bazen fark ederdi Bahar, bazen ruhu bile duymazdı.
Selen yoldan Bahar’ı aldı, ne şanslılardı ki bugün hiç birinin mesaiye kalmasına gerek kalmamış hepsi ofislerini 6’da terk edebilmişlerdi. Pizzaların başına oturduklarında, her zaman olduğu gibi lise anılarıyla başladılar sohbete. Her konuyla ilgili bir anıları vardı sanki. Hiç durmadan liseden bahsedebilirlerdi aslında ama bugün bir araya Pınar’ın derdini dinlemek için toplanmışlardı.
- Pekala bırakın anıları, Pınar’ın konusuna geçelim ama ondan evvel seni bir yoklayalım Bahar Hanım. dedi bıyık altından gülümser bir tavırla Selen.
- Yok bir şey ben de, işte bildiğiniz gibi. İyi gidiyor...
- Eminsin di mi? Bize söylemek istediğin bir durum var mı? Üzmüyor değil mi seni? Umarım saçmalamasına izin vermiyorsundur eskiler gibi. diye atıldı Pınar.
- Yok yook, gerçekten çok iyi davranıyor bana. Hiç öyle aşırı kıskançlığı yok. Zindan etmek şöyle dursun bana dünyayı, acaip iyi vakit geçirmemi sağlıyor.
Bahar’ın bu sözlerine rağmen, tüm şüpheleri kaybolmamış olsa da kızların, içlerine su serpildi bir miktar. Her zaman korkarlardı Bahar’ın birileri tarafından ezileceğinden. Öyle iyi niyetli biriydi ki eşine rastlanmazdı dünyada. Bu yüzden hep kollarlardı onu, bazen fark ederdi Bahar, bazen ruhu bile duymazdı.
Perşembe, Temmuz 06, 2006
arkasi yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:3
Daha telefonun melodisini duyar duymaz sıcak bir gülümseme yayıldı
Selen’in yüzüne. Değiştirmişti Aykut’un melodisini, telefon uzağındayken
bile tanımak için. Telefonu kapıp şirketin merdivenlerine koştu, dışarı
çıkmak üzere.
- Efendim hayatım?
- Selam bebek. Nasılsın?
- İyiyim. Senden naber?
- Benden de iyilik. Ama bugün Selen’imi görebilirsem daha da iyi olacağım. Akşam evde sinema keyfi ve yemek öneriyorum.
- Hmm. Ne güzel bir teklif. Ne yemek yapacaksın bakalım bu sefer bana?
- Makarna ve köfteye ne dersin?
- Harika derim...
- O zaman bekliyorum iş çıkışı. Öptüm seni...
- Anlaştık, öptüm ben de...
Telefonu kapattı Selen ve kapatır kapatmaz tekrar çalmaya başladı. Arayan en yakın arkadaşı Pınar’dı. Neşeli bir sesle açtı telefonu, ama Pınar’dan aynı neşeli sesi duyamadı. Allak bullak olmuştu Pınar, nefes bile almadan hoşlandığı çocuğun şirketten bir kızla gizli gizli ilişki yaşadığını tahmin ettiğini anlatıyordu. Baran’ın kendisinden hoşlanmamasını bir kenara bırakmış, nasıl olurda onun gibi bir kızla beraber olabileceğini soruyordu durmadan. Ondan hoşlanabiliyorsa zaten kendisine uygun olmadığını söylüyordu, ama çoğu zaman olduğu gibi dilin ucunda kalıyordu bu mantıklı düşünce, beyinden kalbe gelmiyordu. Kalp inat ediyor, kimi severse sevsin, benim sevdiğim odur diyordu. Akşam ne yapacağını sordu Pınar Selen’e.
- Bize gel Selen, evde oturalım akşam, hatta bizde kal. Bahar’ı da ararız. Nolur, canım çok sıkkın...
- Efendim hayatım?
- Selam bebek. Nasılsın?
- İyiyim. Senden naber?
- Benden de iyilik. Ama bugün Selen’imi görebilirsem daha da iyi olacağım. Akşam evde sinema keyfi ve yemek öneriyorum.
- Hmm. Ne güzel bir teklif. Ne yemek yapacaksın bakalım bu sefer bana?
- Makarna ve köfteye ne dersin?
- Harika derim...
- O zaman bekliyorum iş çıkışı. Öptüm seni...
- Anlaştık, öptüm ben de...
Telefonu kapattı Selen ve kapatır kapatmaz tekrar çalmaya başladı. Arayan en yakın arkadaşı Pınar’dı. Neşeli bir sesle açtı telefonu, ama Pınar’dan aynı neşeli sesi duyamadı. Allak bullak olmuştu Pınar, nefes bile almadan hoşlandığı çocuğun şirketten bir kızla gizli gizli ilişki yaşadığını tahmin ettiğini anlatıyordu. Baran’ın kendisinden hoşlanmamasını bir kenara bırakmış, nasıl olurda onun gibi bir kızla beraber olabileceğini soruyordu durmadan. Ondan hoşlanabiliyorsa zaten kendisine uygun olmadığını söylüyordu, ama çoğu zaman olduğu gibi dilin ucunda kalıyordu bu mantıklı düşünce, beyinden kalbe gelmiyordu. Kalp inat ediyor, kimi severse sevsin, benim sevdiğim odur diyordu. Akşam ne yapacağını sordu Pınar Selen’e.
- Bize gel Selen, evde oturalım akşam, hatta bizde kal. Bahar’ı da ararız. Nolur, canım çok sıkkın...
Çarşamba, Temmuz 05, 2006
arkası yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:2
Sofradaydılar, Arzu krep yapmıştı bu sabah, çaylarını yudumlarken Ece
- Neyse senle benim durumum vahim, ama hiç değilse Selen mutlu gibi dedi.
Arzu hızlıca kaldırdı başını krepten, ağzı doluydu başını salladı ve zorla lokmasını yutarak
- Evet, evet dedi. Onu hiç böyle görmemiştim. İlk defa bir ilişkisine azıcık da olsa ciddi yaklaşıyor. O vurdumduymaz tavrı yok. Şimdiye kadar tüm ilişkilerine bitecek gözüyle başlamıştı. Kimbilir bu sürer gider.
- Ben Selen'in nerdeyse tüm erkek arkadaşlarını gördüm, ama hiç aşık olduğunu görmedim sanırım. Sevdi, her birini çok sevdi ama hiç sen ya da ben gibi olmadı.
- Sen bilmezsin, ben şahit oldum bir kere. Delirdi biri için, öldü bitti, gururu mururu bıraktı bir kenara. Şimdiye kadar bir tek onunla evlilik hayalleri kurdu, ki bilirsin Selen'i, hayatının geri kalanını tek bir insanla geçirme fikri her zaman rahatsız etmiştir onu. Yaşadılar o şerefsizle bir şeyler ama çıkmadılar. Daha doğrusu Selen istedi ama olmadı işte. Yıllarca sürdü, saçma sapan, hastalıklı, ne olduğu belirsiz ilişkileri...
- Neyse senle benim durumum vahim, ama hiç değilse Selen mutlu gibi dedi.
Arzu hızlıca kaldırdı başını krepten, ağzı doluydu başını salladı ve zorla lokmasını yutarak
- Evet, evet dedi. Onu hiç böyle görmemiştim. İlk defa bir ilişkisine azıcık da olsa ciddi yaklaşıyor. O vurdumduymaz tavrı yok. Şimdiye kadar tüm ilişkilerine bitecek gözüyle başlamıştı. Kimbilir bu sürer gider.
- Ben Selen'in nerdeyse tüm erkek arkadaşlarını gördüm, ama hiç aşık olduğunu görmedim sanırım. Sevdi, her birini çok sevdi ama hiç sen ya da ben gibi olmadı.
- Sen bilmezsin, ben şahit oldum bir kere. Delirdi biri için, öldü bitti, gururu mururu bıraktı bir kenara. Şimdiye kadar bir tek onunla evlilik hayalleri kurdu, ki bilirsin Selen'i, hayatının geri kalanını tek bir insanla geçirme fikri her zaman rahatsız etmiştir onu. Yaşadılar o şerefsizle bir şeyler ama çıkmadılar. Daha doğrusu Selen istedi ama olmadı işte. Yıllarca sürdü, saçma sapan, hastalıklı, ne olduğu belirsiz ilişkileri...
Salı, Temmuz 04, 2006
arkası yarın: "Hayatın İçinden" bölüm no:1
Sabahın 7siydi, telefonunun alarmı çalmaya başladıgı an actı gozlerini.
Hiç mızmızlanmadan kalktı yataktan. Bir an başı döndü, gece ne kadar
içtiklerini düşündü. Başucundaki yarı dolu bira şişesine takıldı gözü,
birasını yarım bıraktıgına göre, içmiş olduğunu anladı epey. Çantasından
diş fırçasını bulmuş, tuvaletin yolunu tutmuşken, masanın üzerindeki
boş bira, şarap, votka şişelerine, puro paketlerine ve koltuklarda
sızmış iki arkadaşına gözü takıldı, gülümsedi. Genelde olduğu gibi hiç
de akşamdan kalma bir hali yoktu. Herkes uyurken hazırlandı işe gitmek
üzere, siyah takımını giydi, topuklu ayakkabılarını... Kurumuş
dudaklarına sürdü rujunu. Sonra eşyalarını toparladı, çıkmasına yakın
evin sahibi uyandı. İşte o gerçekten akşamdan kalmaydı, hep açık duran
kızıl kıvırcık saçlarını toplamıştı bu sefer, patlak gözlerle
kahvaltılık bir şeyler hazırladı arkadaşına. Onun atıştırmasını izledi.
Hep severdi onun yemek yemesini izlemeyi. Ve sonra kapıya kadar geçirdi.
Ardından geri döndü, koltuk yerine yatağına gitti bu sefer...
"Neden içtim bu kadar?" diye düşündü pikenin altına girerken, midesindeki herşeyi geceden çıkarmış olmasına rağmen iyi değildi. İçmeyi teklif eden kendisiydi aslında, çoğu insan gibi alkolün yaralı yüreğine iyi geleceğini düşünmüştü. Oysa bir yere varamamıştı, kalbinin yanı sıra midesi de ağrıyordu artık. Çok duygusal, çok kırılgandı, evli bir erkekle bir şeyler yaşamak asla ona göre değildi. Selen uyarmıştı aslında onu, ben yaptım ama sen yapma, sen kaldıramazsın böyle bir ilişkiyi demişti. Arzu seviyordu aslına bakarsan Selen'in bu yönünü, ne kadar da rahat biriydi o. İlişkileri başlar biter, kimler gelir kimler geçer Selen'i pek etkilemezdi. Mutlu olmak gerek derdi hep, acımasız dünyanın gerçekten gözyaşlarını döktüreceği zamanlar olacaktır, o zamana kadar gülüp eğlenmene bak. Bunları düşünürken neden demin Selen'e reçel de çıkarmadım diye düşündü, yeni reçel almıştı halbuki. Bu sırada içerden Ece'nin sesini duydu...
Bir yandan öteki yana döndü Ece, eğri büğrü yattığı koltukta. Bir şeyler mırıldandı, belliki rüya görüyordu. Onun ki kadar karışık aklı ve kalbi olan biri için rüya yerine kabus demek daha doğru olabilirdi. Evlenmeli miydi Altan'la? Evlilik sürecine gireli çok zaman geçmişti, hatta o kadar çok ki, ondan soğuyup başka birini sevecek kadar... Bir bilseydi Altan, Ece’nin o çocukla neler yaşadığını, kesin elinde kalırdı Ece. Evlenmekten vaz mı geçerdi acaba? Ece bir yandan bir daha asla Altan kadar kendine değer veren birini bulamayacağını düşünürken, diğer yandan kalbinin Yavuz’da atmasını engelleyemiyordu. Selen, doğrudur demişti, belki de kimse çıkmaz karşına seni onun kadar seven, ama sen onunla mutlu değilsen yapacak bir şey yok, önemli olan senin kimi daha fazla sevdiğin. Ablası gibi görüyordu Selen’i. Arzu ise Selen’den büyük olmasına rağmen daha ziyade arkadaşı gibiydi. Tuhaf bir çekincesi vardı Selen’den. Arzu’ya saygıdan çok sevgi, Selen’e ise sevgiden çok saygı besliyordu galiba. Arzu'nun sesini duydu, rüya zannetti, bir kaç kez tekrarlanınca kahvaltının hazır olduğunu anladı.
arkasi yarın...
"Neden içtim bu kadar?" diye düşündü pikenin altına girerken, midesindeki herşeyi geceden çıkarmış olmasına rağmen iyi değildi. İçmeyi teklif eden kendisiydi aslında, çoğu insan gibi alkolün yaralı yüreğine iyi geleceğini düşünmüştü. Oysa bir yere varamamıştı, kalbinin yanı sıra midesi de ağrıyordu artık. Çok duygusal, çok kırılgandı, evli bir erkekle bir şeyler yaşamak asla ona göre değildi. Selen uyarmıştı aslında onu, ben yaptım ama sen yapma, sen kaldıramazsın böyle bir ilişkiyi demişti. Arzu seviyordu aslına bakarsan Selen'in bu yönünü, ne kadar da rahat biriydi o. İlişkileri başlar biter, kimler gelir kimler geçer Selen'i pek etkilemezdi. Mutlu olmak gerek derdi hep, acımasız dünyanın gerçekten gözyaşlarını döktüreceği zamanlar olacaktır, o zamana kadar gülüp eğlenmene bak. Bunları düşünürken neden demin Selen'e reçel de çıkarmadım diye düşündü, yeni reçel almıştı halbuki. Bu sırada içerden Ece'nin sesini duydu...
Bir yandan öteki yana döndü Ece, eğri büğrü yattığı koltukta. Bir şeyler mırıldandı, belliki rüya görüyordu. Onun ki kadar karışık aklı ve kalbi olan biri için rüya yerine kabus demek daha doğru olabilirdi. Evlenmeli miydi Altan'la? Evlilik sürecine gireli çok zaman geçmişti, hatta o kadar çok ki, ondan soğuyup başka birini sevecek kadar... Bir bilseydi Altan, Ece’nin o çocukla neler yaşadığını, kesin elinde kalırdı Ece. Evlenmekten vaz mı geçerdi acaba? Ece bir yandan bir daha asla Altan kadar kendine değer veren birini bulamayacağını düşünürken, diğer yandan kalbinin Yavuz’da atmasını engelleyemiyordu. Selen, doğrudur demişti, belki de kimse çıkmaz karşına seni onun kadar seven, ama sen onunla mutlu değilsen yapacak bir şey yok, önemli olan senin kimi daha fazla sevdiğin. Ablası gibi görüyordu Selen’i. Arzu ise Selen’den büyük olmasına rağmen daha ziyade arkadaşı gibiydi. Tuhaf bir çekincesi vardı Selen’den. Arzu’ya saygıdan çok sevgi, Selen’e ise sevgiden çok saygı besliyordu galiba. Arzu'nun sesini duydu, rüya zannetti, bir kaç kez tekrarlanınca kahvaltının hazır olduğunu anladı.
arkasi yarın...
Cumartesi, Temmuz 01, 2006
Sevgilerde / Behçet Necatigil
Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz.)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.
Siz geniş zamanlar umuyordunuz,
Çirkindi dar zamanlarda bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.
Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı.
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz.)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.
Siz geniş zamanlar umuyordunuz,
Çirkindi dar zamanlarda bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.
Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı.
Cuma, Haziran 30, 2006
kedi olsam o evde
Bazen bir kedi olmak istiyorum, sevdiğimin evinde. Sabah onu uyandırmak,
yanına sokulup zorla kendimi sevdirmek, o işe gittiğinde tüm gün
yayılmak koltuklarda... Güneş gelince, pencerenin kenarına zıplamak,
yoldan geçenleri izlemek. Her geçenin yüzüne, hareketlerine uzun uzun
bakıp, nasıl bir hayat sürdüğünü düşünmek... Sıkıldıkça tırnaklarımı
koltukların ayaklarında bilemek, sinekleri kovalarken perdelere
tırmanmak, o pıtır pıtır olan perdeler için sevgili sahibimden azar
işiteceğimi bilmek, ama affedeceğini düşünerek pek de kaale almamak, o
etrafta yokken yine ve yine tepelere çıkmak. Minik topumla kendi kendime
oynamak, zıp zıp zıplamak, yorulup tekrar koltuklara yayılmak... Akşama
doğru onun yolunu gözlemek, geldiğinde bacakları arasında dolanmak,
ölesiye kendimi sevdirmek ve sonra yemeğimi vermesini beklemek...
Yemeğimi her zamanki gibi ondan önce bitirmek... Anlamadığımı zannederek
bana yaptığı konuşmaları dinlemek. Her şeyi niye bu kadar
zorlaştırdığına, niye bu kadar karmaşık düşündüğüne anlam verememek...
Onun fıstık ve birasıyla televizyonun önüne yerleşmesini beklemek,
ardından kucağındaki yerimi almak. Sağ eli fıstık ve birayla
ilgilenirken, sol elinin üzerimde gezinmesi... Dalıp da beni sevmeyi
unuttuğu vakit parmaklarının altında kıpırdanmak... Sonra beraber yatağa
gitmek. Koynunda sabaha kadar mırıl mırıl uyumak...
Perşembe, Haziran 29, 2006
hafifletmek için yürekleri
hafifletmek için yürekleri;
bi şeyler yazmalı, çıktıkça parmaklardan kelimeler, sıkıntılar kağıda geçmeli...
dans etmeli deliler gibi, umursamadan kimseyi...
sesin kısılana kadar şarkı söylemeli, bağıra çağıra...
hayal kurmalı, derindekiler kalbe, kalptekiler akla üşüşmeli, bir gülümseme yayılmalı dudaklara...
dostlara koşmalı, söz söylemeye gerek kalmadan, sıcak sohbetler, anlayışlı bakışlar bulmalı...
sevdigini görmeli, unutup herşeyi kocaman sarılmalı, kollarında uyumalı...
bi şeyler yazmalı, çıktıkça parmaklardan kelimeler, sıkıntılar kağıda geçmeli...
dans etmeli deliler gibi, umursamadan kimseyi...
sesin kısılana kadar şarkı söylemeli, bağıra çağıra...
hayal kurmalı, derindekiler kalbe, kalptekiler akla üşüşmeli, bir gülümseme yayılmalı dudaklara...
dostlara koşmalı, söz söylemeye gerek kalmadan, sıcak sohbetler, anlayışlı bakışlar bulmalı...
sevdigini görmeli, unutup herşeyi kocaman sarılmalı, kollarında uyumalı...
Çarşamba, Haziran 28, 2006
aşk & aseton
Sendin süren o ojeyi tırnaklarına, o özenle baktığın, kırılmasın diye
yoğun çaba harcadığın tırnaklarına. Ne de olsa o ojeyi süren ya da
sürülmesine izin veren olamaz senden başka... Sevdiremez ya kimse
kendini sana zorla, tıpkı onun gibi işte. Sen seversin, onu kalbine sen
koyarsın, tıpkı oje gibi tüm kalbine sürersin. Şimdi kenarları çıkmış,
uçları kalkmış, çıkarmanın vakti gelmiş diyorsun o ojeyi yani gönlünden
çıkarmanın vakti gelmiş olmalı sevdiğini. Peki ya asetonun yoksa
çıkarabilir misin? Mümkün mü dersin? Elbet kazıyabilirsin
tırnaklarından, ama sorun da bu ya o zaman tırnaklarını zedelersin.
Çıkmış olsa da oje ellerinden, izi kalır bu sefer... Anlayacağın işin
kötüsü ojeyi, iz bırakmadan, ancak aseton çıkarır. Ve iş kalpteki aşkı
çıkarmaya gelince anlarsın ki, o ojenin asetonu bir tek oje sahibinde
bulunur. İstediğin kadar uğraş, karşındaki gelip silmeden ya da sana
asetonu vermeden, silemezsin onu kalbinden. Belki üzerine başka ojeler
sürerek kapatırsın kalkmış kısımları ya da değiştirirsin tonunu, ama
gitmez hiç bir yere, en altta durur öylece, iki de bir görünür
aşağılardan bir yerlerden, hem görmesen bile bilirsin zaten. Bitmez
sevgin, ölmez aşkın, eğer bir şeyler yarım kalmışsa... Sen henüz
yaşarken onu, paylaşırken herşeyi onunla, bırakmışsa o, cümlen
tamamlanmamış, sözlerin eksik, dudakların aralık... Arkasını dönüp çıkıp
gitmişse, “bitti” demişse sen “sonsuz” sanarken, ya da “hiç olmadı”,
sen uğruna ölebilecekken. Bu durumda en iyi ihtimalle nefrete dönüşür
aşkın, oysa nefret aşkın zıddı değildir. Hiç bir şey hissetmemektir,
aşkın tersi. Çünkü nefret en az aşk kadar yoğun, bir o kadar da aşka
yakın bir duygudur. Sadece ince bir çizgi vardır aralarında. Nefretin
bir adım gerisi aşk, aşkın bir adım ötesi nefrettir. Belki de tek bir
kelimeyle bu sınır geçilebilir. Nefretinin geçmesi ya da aşkının sönmesi
için, "O"nun geri gelmesi gerekir, onun da senin çektiğin kadar acıyı
çekmesi, günlerce ağlaması, seni özlemesi ve tüm bunları dile getirmesi.
İşte budur asetonu senin ojenin. Başka türlü çıkmaz... Başka türlü
iyileşmez kanayan yaran, belki kabuk tutar ama iyileşmez. Onun tek bir
hareketi koparıverir yaranın kabuğunu, tek bir bakışı, tek bir sözü...
Onu görmek acı verir her seferinde, durmaksızın onu düşünürsün,
geleceği, kıymetini anlayacağı günü beklersin. Gelmeyeceğinden emin bile
olsan fark etmez, kendine itiraf edemesen bile umudun hiç tükenmez.
Küllenir elbet bir gün kor gibi yüreğin... Ne de olsa zaman çaresi
herşeyin. Ama hiç bir şey asetona benzemez, asetonsuz aşkların izi
yüreklerden hiç ama hiç silinmez...
Çarşamba, Haziran 21, 2006
aşk & okey taslari
belki de tum ogrenim hayatimda gordugum ingilizce kitaplarindan en cok
aklima yer eden kısım şu: birbirini kovalayan insan resimleri ve
altindaki yazi: mary loves john, john loves susan, susan loves george,
george loves ann, ann loves joe, joe loves kate...
neden karsiliksiz asklar olur insanlarin hayatinda, neden john'a butun kizlar hastayken, susan cekici bulmaz onu? ya da neden john susan'a delirir sırf? bunlari dusunurken sunu fark ettim. insanlar okey taşlarına, gonul meseleleri de bu okey oyununa benziyor... bir el diziliyor, gelişiyor gelişiyor, zamanla içindeki taşlar da, beklenen taşlar da değişiyor. sen kırmızı 4'lüyü beklerken dört gözle, karşı taraftaki adam umarsızca atıyor yere onu ve öteki tenezzül edip almıyor bile, yerden yeni bir taş çekiyor. gözlerin, eline gelseydi çok mutlu olacağını bildiğin o 4'lüde, yapabileceğin bir sey yok, üzgünsün sadece. Taşlar karılıp, yeni oyun başladığındaysa belki de yere ilk attığın taş oluyor senin de o kırmızı 4'lü. unuttun gitti ona olan aşkını. veyahut aynı el içinde öyle bir durum oldu ki bozdun 4'lü serisini, attın gitti diğer 4'lüleri, artık faydası var mı yerden o kırmızı 4'lünün gelmesinin. neden Susan istemiyor John'u dersen, işte tam da bu yüzden. çünkü Susan'ın eline yeşil 8 lazım. Susan ise John'un tam ara taşı, şöyle 5'lisinin ortasına girecek, belki de onu bulsa işte "the one" bu diyip bitecek, kazanacak oyunu. ama umutsuzluğa kapılmamak lazım, elbet oluyor tabii John & Susan'in birbirlerini sevdigi, en iyi çift seçildiği, şangur şungur diye diğer çiftleri devirip, ele güne kendini gösterdiği. oluyor kazanılan oyunlar, oluyor evlenip ömür boyu mutlu yaşayanlar...
neden karsiliksiz asklar olur insanlarin hayatinda, neden john'a butun kizlar hastayken, susan cekici bulmaz onu? ya da neden john susan'a delirir sırf? bunlari dusunurken sunu fark ettim. insanlar okey taşlarına, gonul meseleleri de bu okey oyununa benziyor... bir el diziliyor, gelişiyor gelişiyor, zamanla içindeki taşlar da, beklenen taşlar da değişiyor. sen kırmızı 4'lüyü beklerken dört gözle, karşı taraftaki adam umarsızca atıyor yere onu ve öteki tenezzül edip almıyor bile, yerden yeni bir taş çekiyor. gözlerin, eline gelseydi çok mutlu olacağını bildiğin o 4'lüde, yapabileceğin bir sey yok, üzgünsün sadece. Taşlar karılıp, yeni oyun başladığındaysa belki de yere ilk attığın taş oluyor senin de o kırmızı 4'lü. unuttun gitti ona olan aşkını. veyahut aynı el içinde öyle bir durum oldu ki bozdun 4'lü serisini, attın gitti diğer 4'lüleri, artık faydası var mı yerden o kırmızı 4'lünün gelmesinin. neden Susan istemiyor John'u dersen, işte tam da bu yüzden. çünkü Susan'ın eline yeşil 8 lazım. Susan ise John'un tam ara taşı, şöyle 5'lisinin ortasına girecek, belki de onu bulsa işte "the one" bu diyip bitecek, kazanacak oyunu. ama umutsuzluğa kapılmamak lazım, elbet oluyor tabii John & Susan'in birbirlerini sevdigi, en iyi çift seçildiği, şangur şungur diye diğer çiftleri devirip, ele güne kendini gösterdiği. oluyor kazanılan oyunlar, oluyor evlenip ömür boyu mutlu yaşayanlar...
Salı, Haziran 20, 2006
kiraz bahçesinde...
dün uzaklastim sehrin gurultusunden. dallarindan kiraz toplayabilecegim
agaclarin oldugu bahcelere gittim. güllerle bezeli kapıdan geçtim.
köpekle oynadim bahcedeki. o bebekligini bildigim, patileri corap giymis
gibi beyaz, aslen tarçın rengi koca köpekle. cikarttim sandaletlerimi,
koydum kenara, yalın ayak koştum, nefes nefese kalana kadar. kardesim
atladi sırtıma, biraz da öyle koştum. derken güreşe tutuştum kardeş ve
köpekle. sonra babamla, tutunamadım yine onun karşısında, amcamın
verdiği tüm ipuçlarına rağmen, devrildim yere. sonra duvarlara,
demirlere tırmandim, kiraz topladim. ardından pazar gazetelerini
kesfettim, toplayip hepsini kolumun altina, yayildim şezlonga. babama da
verdim biraz, kıyamadım yine ona. bir elim kiraz tabaginda, diğeri
gazeteyi tutmakta, kayısı agacının gölgesinde geçti zaman uyuklamakla...
anneler çalışıyordu her zamanki gibi, mutfaktan bahçeye, bahçeden
mutfağa... ne zor anne olmak, hep çocuk kalmalı ya da baba olmalıyım
veya çok çalışıp eve bi anne kiralamalıyım...
...derken mangal yandı, gelsin etler, gitsin tavuklar, ekmek arasına sucuklar. "fasulyeyi uzatır mısın? tuz nerde?" sofrada rakı, fonda Zeki Müren plağı. ve benim keyfim yerinde. çocuk kalmalısın diyor bir yanım. sofra kurulurken köpekle oynamalı, ağaç tepelerinde kiraz toplamalısın. annen seslenmeli, "hadi in aşağı, yemeğe gel" diye. büyükler saatlerce oyalanırken sofrada, anlam veremeyip onlara, iki lokma atıp ağzına kalkmalısın oyuna. oysa rakı-mangal-zeki müren-sohbet halinden memnunum. yaşlanmış olmalıyım. bi masada saatlerimi oturarak geçirebildiğime, duydukça "hiçbir şeyde gözüm yok, sen yanımda ol yeter" diyen hafif cızırtılı çıkan o sesi duygulandigima, ailemle aynı sofrada oturabilecegim zamanın gittikce daraldıgını dusunup ağlamaklı olduguma gore...
...derken mangal yandı, gelsin etler, gitsin tavuklar, ekmek arasına sucuklar. "fasulyeyi uzatır mısın? tuz nerde?" sofrada rakı, fonda Zeki Müren plağı. ve benim keyfim yerinde. çocuk kalmalısın diyor bir yanım. sofra kurulurken köpekle oynamalı, ağaç tepelerinde kiraz toplamalısın. annen seslenmeli, "hadi in aşağı, yemeğe gel" diye. büyükler saatlerce oyalanırken sofrada, anlam veremeyip onlara, iki lokma atıp ağzına kalkmalısın oyuna. oysa rakı-mangal-zeki müren-sohbet halinden memnunum. yaşlanmış olmalıyım. bi masada saatlerimi oturarak geçirebildiğime, duydukça "hiçbir şeyde gözüm yok, sen yanımda ol yeter" diyen hafif cızırtılı çıkan o sesi duygulandigima, ailemle aynı sofrada oturabilecegim zamanın gittikce daraldıgını dusunup ağlamaklı olduguma gore...
Cumartesi, Haziran 17, 2006
favorite gifts
pekala bugun yazi sepetimizde hediyeler var; arkadaslarimin aldigi en cok sevdigim ve kullandigim hediyeler...
taylan'in hediyesi tepe tepe kullandigim mavi bel cantam
asli'nin hediyesi gri askili bluz (herseye uyuyo valla, hem spor hem sik, ister kumas pantalonla giy, ister kotun uzerine gecir)
suleyman'in hediyesi kirmizi bluz (onu giyince herkes bana bayiliyo, ne gusel olmussun dio:) (ben zaten suleyman kadar zevkli bi erkek gormedim, alisverisi de bi kadar seviyo saolsun)
cemil'in hediyesi inekli kumbaram (cok sevimliii, is yerinde, masamda duruyo, bi ara 50 milyon etmisti icinde biriken para)
altin kizlarin (gozde-dalsu-zeynep) hediyesi super melekli fincanim (cok uzulerek bu fincanimin gecenlerde kirildigini acikliyorum, maalsef teknokent'e gecer gecmez telef olmus burdaki mutfakta)
caner'in hediyesi mavi anahtarlik (ev anahtarlarimi tasima serefine erisen bu anahtarlik aslen canerin olup, benim cok begenmem uzerine bana verilmistir)
nergis'in hediyesi bardak altlıgi ( bundan nergis'te de var, is yerinde duruyo, tabi eskiden karsilikli oturuyoduk, uyum icinde koyuyoduk fincanlarimizi bardak altligimizin uzerine. ühhü, simdi o bi kat asagida, onsuzluk zor...)
pelin'in hediyesi siyahlı küpeler (yillar evveldi, orta son bile olabilir, pelin'le karum'da geziyorduk, bu kupeleri begenmistim, o da hemen almisti bana)
...
simdilik aklima gelenler bunlar, geldikce yazarim...
taylan'in hediyesi tepe tepe kullandigim mavi bel cantam
asli'nin hediyesi gri askili bluz (herseye uyuyo valla, hem spor hem sik, ister kumas pantalonla giy, ister kotun uzerine gecir)
suleyman'in hediyesi kirmizi bluz (onu giyince herkes bana bayiliyo, ne gusel olmussun dio:) (ben zaten suleyman kadar zevkli bi erkek gormedim, alisverisi de bi kadar seviyo saolsun)
cemil'in hediyesi inekli kumbaram (cok sevimliii, is yerinde, masamda duruyo, bi ara 50 milyon etmisti icinde biriken para)
altin kizlarin (gozde-dalsu-zeynep) hediyesi super melekli fincanim (cok uzulerek bu fincanimin gecenlerde kirildigini acikliyorum, maalsef teknokent'e gecer gecmez telef olmus burdaki mutfakta)
caner'in hediyesi mavi anahtarlik (ev anahtarlarimi tasima serefine erisen bu anahtarlik aslen canerin olup, benim cok begenmem uzerine bana verilmistir)
nergis'in hediyesi bardak altlıgi ( bundan nergis'te de var, is yerinde duruyo, tabi eskiden karsilikli oturuyoduk, uyum icinde koyuyoduk fincanlarimizi bardak altligimizin uzerine. ühhü, simdi o bi kat asagida, onsuzluk zor...)
pelin'in hediyesi siyahlı küpeler (yillar evveldi, orta son bile olabilir, pelin'le karum'da geziyorduk, bu kupeleri begenmistim, o da hemen almisti bana)
...
simdilik aklima gelenler bunlar, geldikce yazarim...
Cuma, Haziran 16, 2006
hersey ne kadar basit...
If you have ever wondered.. All I Ever Really Needed to Know I Learned in Kindergarten
Robert Fulgham
Most of what I really need to know about how to live, and what to do, and how to be, I learned in Kindergarten. Wisdom was not at the top of the graduate school mountain, but there in the sandbox at nursery school.
These are the things I learned...
Share everything. Play fair. Don't hit people. Put things back where you found them. Clean up your own mess. Don't take things that aren't yours. Say sorry when you hurt somebody. Wash your hands before you eat. Flush. Warm cookies and cold milk are good for you. Live a balanced life. Learn some and think some and draw and paint and sing and dance and play and work every day some.
Take a nap every afternoon. When you go out into the world, watch for traffic, hold hands, and stick together. Be aware of wonder. Remember the little seed in the plastic cup? The roots go down and the plant goes up and nobody really knows how or why, but we are all like that.
Goldfish and hamsters and white mice and even the little seed in the plastic cup - they all die. So do we.
And then remember the book about Dick and Jane and the first word you learned, the biggest word of all: LOOK. Everything you need to know is in there somewhere. The Golden Rule and love and basic sanitation. Ecology and politics and sane living.
Think of what a better world it would be if we all - the whole world had cookies and milk about 3 o'clock every afternoon and then lay down with our blankets for a nap. Or if we had a basic policy in our nation and other nations to always put things back where we found them and cleaned up our own messes. And it is still true, no matter how old you are, when you go out into the world, it is best to hold hands and stick together.
Robert Fulgham
Most of what I really need to know about how to live, and what to do, and how to be, I learned in Kindergarten. Wisdom was not at the top of the graduate school mountain, but there in the sandbox at nursery school.
These are the things I learned...
Share everything. Play fair. Don't hit people. Put things back where you found them. Clean up your own mess. Don't take things that aren't yours. Say sorry when you hurt somebody. Wash your hands before you eat. Flush. Warm cookies and cold milk are good for you. Live a balanced life. Learn some and think some and draw and paint and sing and dance and play and work every day some.
Take a nap every afternoon. When you go out into the world, watch for traffic, hold hands, and stick together. Be aware of wonder. Remember the little seed in the plastic cup? The roots go down and the plant goes up and nobody really knows how or why, but we are all like that.
Goldfish and hamsters and white mice and even the little seed in the plastic cup - they all die. So do we.
And then remember the book about Dick and Jane and the first word you learned, the biggest word of all: LOOK. Everything you need to know is in there somewhere. The Golden Rule and love and basic sanitation. Ecology and politics and sane living.
Think of what a better world it would be if we all - the whole world had cookies and milk about 3 o'clock every afternoon and then lay down with our blankets for a nap. Or if we had a basic policy in our nation and other nations to always put things back where we found them and cleaned up our own messes. And it is still true, no matter how old you are, when you go out into the world, it is best to hold hands and stick together.
ben neymisim: lion king
Sevgili okuyucu, bugun bu kosede beni tanimayanlarin tanimasi,
yakinlarimin cozmesi, cozenlerin parmaginda oynatmasi icin ipuclarina
yer verecegim... bendeniz aslan burcuyum. ve tipik aslan ozelliklerini
sergilemekteyim. simdi bir burc yorumu uzerinden giderek, gerekli
yerlerde araya girerek ben'i ogrenecegiz. nasi biseymis, nerde ne
istermis, ne yaptin mi yumusar, ne yaptin mi kizarmis gorecegiz...
Aslan, kişiliğinde canlılığı, yaşam gücünü, ihtirası, yiğitliği ve asaleti temsil eder. Yürüyüşü, canlı hareketleri, sıcaklığı, sağlam ve sakin görünüşü ile tanınır. Asla kendisinden şüpheye düşürmeyecek güçlü bir yapıya sahiptir ve son derece sıcak kalplidir. Doğallığı, neredeyse çocuksu cazibesi ve gözlerinde parıldayan yaşam sevinci, birçoklarında reddedilemez etki bırakan bir çekim gücüne dönüşür. Böyle seçkin yeteneklere sahip bir başka burç yoktur. (bunu her burca diyolar di mi:) neyse yine de guzel laf) Asalet, cesaret, doğru sözlülük, azim, sevme yeteneği, büyüklük, iyilik, gerçekten krallara göre bir kişilikte birleşebilir. (kralice diyelim biz) Bunun yanında, kibir, gurur, hakimiyet hırsı, küstahlık, kendini beğenmişliği de vardır ve eğer bu kötü huyları artarsa, çekilmez, bencil bir krala dönüşebilir. (kabul, ama henuz o kadar da cekilmez degilim di mi? tamam belki pelin ya da nilay evet diyebilir ama siz bakmayin onlara, sizlere onlar kadar samimi davranmam icin yuzyil gecmesi lazim, korkmaniza gerek yok) Kesin olan şey, bu özelliklerin ve burada sayılamayacak eğitim, arkadaş etkisi ve sosyal çevre gibi faktörlerin değişik kişiliklere yol açabileceğidir. İdeal durumlarda dürüst, sıcak kalpli, geniş ve iyi insanlarla karşılaşabilir. (hah, iste)Şaşırtıcı olan Aslan insanlarının büyük problemleri çözerken bile, sakinliklerini çabuk kaybetmemeleridir. Kendilerine verdikleri değere bağlı olan ve her problemi çözmelerine yarayan güçlü azim, onları gıpta edilecek derecede hoş gösterir. Canlıları anlama ve dikkatlerini her şeyin özüne yöneltme yetenekleri vardır. Bu özelliği onu korkulan bir eleştirmen yapar. Gözüne batan her şeyi acı alaylar, yaralayıcı sözler ve en iyi durumda kırıcı bir imayla acımasızca eleştirecektir. (evet, ama acı soyleyen dosttur) Eleştirileriyle bir insanı kırıp kırmadığı onun için önemsizdir. (tarzimi biraz mazur gorup, dinlerseniz, aslinda sizin icin iyi seyler soyledigimden emin olabilirsiniz.) Başka bir fikrin doğruluğunu kabul etmemekte direnir. Onun kararları "hatasızdır." (o kadar da diil, eger aklima yatiyorsa, gercekten mantikliysa kabul ederim. benim anlayacagim dilde anlatmaniz yeterli)Genellikle doğru olan öğütlerini severek paylaşır birisinin bunu isteyip istemediği önemsizdir. Tamamen iyi yüreklilikle buna teşebbüs eder, ama bazen bu öğütler, bazılarına fazla gelebilir ve bu yönüyle sevilmeyebilir. Aslanın yapısı herkese hoş gelmez. ( :):) galiba bu da dogru, kolay degil beni cekmek, ama "tamamen iyi yüreklilikle buna teşebbüs ettigim dogru) Ayrıca hakimiyet hırsı, ilk bakışta anlaşılmasaydı gizli kalabilirdi. Aslan başka türlü yapamaz. Her şeye ve herkese hükmetmelidir. (yes) Bu da onunla ilişkiyi zorlaştırır. Öte yandan çok duygusaldır. Eğer birisi ondan şüphelenmeye veya yeteneklerini sınamaya kalkarsa, hemen yakıcı cevaplarına maruz kalır. (yesss) Bu tür bir yaklaşım onu çok derinden yaralayacak ve tepkisi herkesi şaşırtacak kadar sert olacaktır. (yesss, anasindan emdigi sutu getiririm burnundan alimallah :)) Ama ümitsizliği uzun sürmez, çünkü temel yapısı iyimserdir. Yaşama sevinci yüzeye çıkar. (ehe, buna da yes)
Sevdiği ve kendisini seven sadık insanı ortada bırakmaz. Dürüsttür, eğilimlerini bilen birisi, ona güvene bilir. (dogruu, benim ipimle kuyuya inilir:) ) Kendini feda etme derecesine varabilen iyi kalpliliği, verdiği sözlerden anlaşılabilir.
İnsanları tanıma konusunda pek iyi değildir. Saf, çocuksu olabilir. Kötü niyetli insanlar tarafından kullanılma veya aldatılma tehlikesi içindedir. Yalancılar ve sahtekâr işadamları için, o iyi bir kurbandır, onun iyi şöhretini ve güvenilir kişiliğini kullanarak herhangi bir kirli işe onu bulaştırmak isteyebilirler. (o kadar saf mıyım yaw? sanmiyorum ama bilemedim valla)
Aslan insanları "hayatını sanat gibi yaşayanlara" hayrandırlar. Ama sanatla basitliği birbirinden ayırt edemezler. Onlara uymayan şeyleri taklit etmeye çalışırlar. (yok artık, mal mıyız?) Bu yüzden ciddi sorunlarla karşılaşabilirler.
Aslan insanı, esprili, girişken ve konuşkan bir dosttur. (konuskan kismi biraz fazla mi ne? sonucta hakan'in benim icin soyle dedigini biliyoruz: "servise kitap getirmiyorum artik, bizim kız servisle gelmeye basladi da, hic susmuyo, okuyamiyorum") Şehrin gizli ama seçkin yerlerini bilir ve en iyi yemeğin nerede yenilebileceği, en ilginç insanların nerelere gittiği gibi konulardan haberdardır. Onu sanat olaylarında, antika dükkanlarında ve bit pazarlarında görebilirsiniz, buraları iyi koku alan burnuyla bulur. (ay hic isim olmaz, seckin yerleri ne bilirim, ne severim, antika falan da benden uzak allaha yakin)
Güçlü kişisel cazibesi ve doğal çocukçuluğu yeni insanlarla tanışmasını kolaylaştırır. (hahha foyam meydana mi cikiyor ne?) İnsanlar onun dostluğunu ararlar. Bir Aslanla arkadaş olmak herkes için kazançtır. (allaaah :) )İyimser canlılığı, etrafına da bir ferahlık yayar. Huzuru, kendine güveni ve gücünden kaynaklanır.
hah bitti, budur iste, bu kadarcik biseyim:) ozetle su kralice mevzusunu unutmuyosunuz biir. sozumu dinliyosunuz ikii. arada bi iki guzel laf etmeyi unutmuyosunuz üüüc...
Aslan, kişiliğinde canlılığı, yaşam gücünü, ihtirası, yiğitliği ve asaleti temsil eder. Yürüyüşü, canlı hareketleri, sıcaklığı, sağlam ve sakin görünüşü ile tanınır. Asla kendisinden şüpheye düşürmeyecek güçlü bir yapıya sahiptir ve son derece sıcak kalplidir. Doğallığı, neredeyse çocuksu cazibesi ve gözlerinde parıldayan yaşam sevinci, birçoklarında reddedilemez etki bırakan bir çekim gücüne dönüşür. Böyle seçkin yeteneklere sahip bir başka burç yoktur. (bunu her burca diyolar di mi:) neyse yine de guzel laf) Asalet, cesaret, doğru sözlülük, azim, sevme yeteneği, büyüklük, iyilik, gerçekten krallara göre bir kişilikte birleşebilir. (kralice diyelim biz) Bunun yanında, kibir, gurur, hakimiyet hırsı, küstahlık, kendini beğenmişliği de vardır ve eğer bu kötü huyları artarsa, çekilmez, bencil bir krala dönüşebilir. (kabul, ama henuz o kadar da cekilmez degilim di mi? tamam belki pelin ya da nilay evet diyebilir ama siz bakmayin onlara, sizlere onlar kadar samimi davranmam icin yuzyil gecmesi lazim, korkmaniza gerek yok) Kesin olan şey, bu özelliklerin ve burada sayılamayacak eğitim, arkadaş etkisi ve sosyal çevre gibi faktörlerin değişik kişiliklere yol açabileceğidir. İdeal durumlarda dürüst, sıcak kalpli, geniş ve iyi insanlarla karşılaşabilir. (hah, iste)Şaşırtıcı olan Aslan insanlarının büyük problemleri çözerken bile, sakinliklerini çabuk kaybetmemeleridir. Kendilerine verdikleri değere bağlı olan ve her problemi çözmelerine yarayan güçlü azim, onları gıpta edilecek derecede hoş gösterir. Canlıları anlama ve dikkatlerini her şeyin özüne yöneltme yetenekleri vardır. Bu özelliği onu korkulan bir eleştirmen yapar. Gözüne batan her şeyi acı alaylar, yaralayıcı sözler ve en iyi durumda kırıcı bir imayla acımasızca eleştirecektir. (evet, ama acı soyleyen dosttur) Eleştirileriyle bir insanı kırıp kırmadığı onun için önemsizdir. (tarzimi biraz mazur gorup, dinlerseniz, aslinda sizin icin iyi seyler soyledigimden emin olabilirsiniz.) Başka bir fikrin doğruluğunu kabul etmemekte direnir. Onun kararları "hatasızdır." (o kadar da diil, eger aklima yatiyorsa, gercekten mantikliysa kabul ederim. benim anlayacagim dilde anlatmaniz yeterli)Genellikle doğru olan öğütlerini severek paylaşır birisinin bunu isteyip istemediği önemsizdir. Tamamen iyi yüreklilikle buna teşebbüs eder, ama bazen bu öğütler, bazılarına fazla gelebilir ve bu yönüyle sevilmeyebilir. Aslanın yapısı herkese hoş gelmez. ( :):) galiba bu da dogru, kolay degil beni cekmek, ama "tamamen iyi yüreklilikle buna teşebbüs ettigim dogru) Ayrıca hakimiyet hırsı, ilk bakışta anlaşılmasaydı gizli kalabilirdi. Aslan başka türlü yapamaz. Her şeye ve herkese hükmetmelidir. (yes) Bu da onunla ilişkiyi zorlaştırır. Öte yandan çok duygusaldır. Eğer birisi ondan şüphelenmeye veya yeteneklerini sınamaya kalkarsa, hemen yakıcı cevaplarına maruz kalır. (yesss) Bu tür bir yaklaşım onu çok derinden yaralayacak ve tepkisi herkesi şaşırtacak kadar sert olacaktır. (yesss, anasindan emdigi sutu getiririm burnundan alimallah :)) Ama ümitsizliği uzun sürmez, çünkü temel yapısı iyimserdir. Yaşama sevinci yüzeye çıkar. (ehe, buna da yes)
Sevdiği ve kendisini seven sadık insanı ortada bırakmaz. Dürüsttür, eğilimlerini bilen birisi, ona güvene bilir. (dogruu, benim ipimle kuyuya inilir:) ) Kendini feda etme derecesine varabilen iyi kalpliliği, verdiği sözlerden anlaşılabilir.
İnsanları tanıma konusunda pek iyi değildir. Saf, çocuksu olabilir. Kötü niyetli insanlar tarafından kullanılma veya aldatılma tehlikesi içindedir. Yalancılar ve sahtekâr işadamları için, o iyi bir kurbandır, onun iyi şöhretini ve güvenilir kişiliğini kullanarak herhangi bir kirli işe onu bulaştırmak isteyebilirler. (o kadar saf mıyım yaw? sanmiyorum ama bilemedim valla)
Aslan insanları "hayatını sanat gibi yaşayanlara" hayrandırlar. Ama sanatla basitliği birbirinden ayırt edemezler. Onlara uymayan şeyleri taklit etmeye çalışırlar. (yok artık, mal mıyız?) Bu yüzden ciddi sorunlarla karşılaşabilirler.
Aslan insanı, esprili, girişken ve konuşkan bir dosttur. (konuskan kismi biraz fazla mi ne? sonucta hakan'in benim icin soyle dedigini biliyoruz: "servise kitap getirmiyorum artik, bizim kız servisle gelmeye basladi da, hic susmuyo, okuyamiyorum") Şehrin gizli ama seçkin yerlerini bilir ve en iyi yemeğin nerede yenilebileceği, en ilginç insanların nerelere gittiği gibi konulardan haberdardır. Onu sanat olaylarında, antika dükkanlarında ve bit pazarlarında görebilirsiniz, buraları iyi koku alan burnuyla bulur. (ay hic isim olmaz, seckin yerleri ne bilirim, ne severim, antika falan da benden uzak allaha yakin)
Güçlü kişisel cazibesi ve doğal çocukçuluğu yeni insanlarla tanışmasını kolaylaştırır. (hahha foyam meydana mi cikiyor ne?) İnsanlar onun dostluğunu ararlar. Bir Aslanla arkadaş olmak herkes için kazançtır. (allaaah :) )İyimser canlılığı, etrafına da bir ferahlık yayar. Huzuru, kendine güveni ve gücünden kaynaklanır.
hah bitti, budur iste, bu kadarcik biseyim:) ozetle su kralice mevzusunu unutmuyosunuz biir. sozumu dinliyosunuz ikii. arada bi iki guzel laf etmeyi unutmuyosunuz üüüc...
Cuma, Haziran 09, 2006
tatil ozlemi
kum kacsin gozume,
kizarsin gozum, yansin,
kulagima da su,
cikmasin gunlerce sinir etsin beni.
yansin ayaklarim sıcak kumdan,
soyulsun omuzlarim, dokunulamasin,
kanasın dizlerim voleybol oynamaktan,
bitap duseyim sıcaktan,
uykusuz geceler gecireyim bunalmaktan,
yeter ki tatile gideyim,
bugun burasi degil benim yerim...
kizarsin gozum, yansin,
kulagima da su,
cikmasin gunlerce sinir etsin beni.
yansin ayaklarim sıcak kumdan,
soyulsun omuzlarim, dokunulamasin,
kanasın dizlerim voleybol oynamaktan,
bitap duseyim sıcaktan,
uykusuz geceler gecireyim bunalmaktan,
yeter ki tatile gideyim,
bugun burasi degil benim yerim...
Perşembe, Haziran 08, 2006
sıkıldım
baydım burda calismaktaaan, devamli bi kosturmaca & is yetistirme
halinde olmaktan. aslinda derdim nedir tam olarak anlamadim. cunku
bundan onlarca kat fazla calisiyodum belki eski is yerimizde,
sabahladigim, ust uste gunlerce 10da, 12de ciktigim oluyodu. ama niyeyse
batmiyodu. belki yer degisikligine, teknokente, buradaki insanlara, bir
üstum, onun üstu, onun daha üstu, onun daha da üstu, onun da oteki
yandan üstu, ama bu yandan dengi vs gibi onlarca takim kaptani, zart
sorumlusu, zurt patronu, fırt yetkilisi meselesine alisamadim. veya da
benimseyemedim yaptigimiz isi bi turlu. hani sanki olay bulasiklari
yikamak ve biz once o bulasiklari renklerine gore gruplandirip,
listeliyoruz, sonra cinslerine, sonra hangi cinslerin hangi renklerde
oldugunun tablosunu vs. hazirliyoruz. bu arada her bardagin, canagin kac
dakikada yikanacagini tahmin ediyoruz. sonra bulasiklari baska
yerlerde, baska evlerde, baska ulkelerde nasil yikiyorlar onu arastirip
yaziyoruz. sonra diyoruzki bu bulasiklari ingiltere'de lavaboya kopuklu
suya basiyolar, oysa turkiyede akan suda yikiyolar, amerikada elde
yikamaca hic yok. o zaman en iyisi biz bunlari once kopuklu suya basip,
ardindan turk usulu bi de sungerle kopurtup, durulama isini de makineya
birakalim. herkese uysun. oysa ne ingiliz sever bunu, ne amerikali ne de
turk. haa bu arada ne ise yaradi bizim gunlerce bulasik cinsleri vs
hakkinda cikardiklarimiz. hiiiic! yapmamiz gereken en fazla plan program
şu olmaz miydi? ali sen kap gel sofradan bulasiklari, suraya koyuver.
ben yikiyorum, ayse al bez sen kurula, mustafa aha bardaklar buraya,
tabaklar suraya sen de yerlestir. bitti gitti kardesim... sonra hep
beraber film izleyelim:) yok illa bos durmak yoksa gidip komsunun
bulasiklari da yikayalim. ya da Mr. & Mrs. Brown'un bulasiklarini
yikayalim lavaboya kopuklu suya basma tarzinda. ama sonucta bi bulasik
yikama isi icin bu kadar vakit kaybetmeyelim. inanmak lazimmis
Perşembe, Haziran 01, 2006
hayat & mutluluk üzerine
birkaç insan taniyorum ve birçok yazi okuyorum insanlarin hayatlarindan
memnuniyetsizlikleriyle ilgili, sonra kendiminkini sorgulamaya
basliyorum, neden bende yok boyle bir his diye... gercekten cok mu guzel
yasiyorum hayati, yoksa durumumun vahametini anlamayacak kadar salak
mıyım? gerci şu fazla anlam yuklemek icin ugrasip durulan hayatin ana
amacinin, mutlulugu yakalamak oldugunu dusundugume ve mutlu olduguma
gore, memnuniyetimin salakligimdan mi ustunlugumden mi kaynaklaniyor
olmasi onemsiz kaliyor. tut ki bunu gectik. gercekten memnun muyum yoksa
kendimi mi kandiriyorum diye irdelemeye basladik. neler sormaliyim
kendime, gercekleri kesfedebilmek icin?
yeniden dogsam yine BEN mi olurdum, boyle mi yasardim, hangi kararlarimi degistirirdim, nelerden vazgecerdim, neleri yapmazdim, akillar pazara ciksa yine kendi aklimi mi alirdim, kimler olurdu sevgililerim, olur muydu yeni cevremde istemediklerim, ayni okullara mi giderdim, ayni mekanlara mi, ayni evlere mi? aynı sokaklarda mı gezerdim, aynı kişilerin telefonlarını mı beklerdim, aynı seyleri mi giyerdim, ayni seylerimi satın alırdım...
dusunuyorum, evet yine ben olurdum, kesinlikle BEN! yine kendi aklimi alirdim pazardan. yine ailemi cok severdim, yine hayvanlara, dogaya, kendime boyle davranirdim. ayni okullara giderdim. fen lisesi derdim yine ve yine matematik ve yine master bu bolumde. sonra bu sirket, sonra oburu... ayni kulüp. ayni insanlari tanimak isterdim. beni uzenler, ugruna yillarca acı icinde kıvrandiklarim, yastiklara gömülüp agladiklarim, sayesinde odama kapanip, insandan kactiklarim, uykusuz kaldiklarim dahil... zaten onlar olmasa tanidiklarim, ayni olmasa yasadiklarim ayni BEN olamam ki... ve ben BEN'den memnunum. tamam belki bi kac farkli kararirim da olurdu. mesela sirf beni cagiran hocaya kıl oluyorum diye, vazgecmezdim basket takimina girmekten. ya da gel seni voleybol takimina alalim diyen o yakisikli voleybolcudan utanmaz, giderdim pesinden. biraz daha yumusak olmasini isterdim dilimin, cok degil, azıcık, beni benlikten çıkarmayacak kadar. daha cok sey bilmek isterdim bi de. daha cok cografya, daha cok tarih mesela... pek de bisey yok bunlarin disinda.
bunlara bakarsak salaklıktan ziyade pollyannacılık olabilir söz konusu olan, yani tartışılması gereken: SAPTIGIM HER YOLUN GUZELLİKLERİNİ Mİ GORUYORUM, YOKSA HEP DOGRU YOLLARA MI SAPIYORUM?
ve bundan sonra da soyle bi soru geliyor: SAPTIGIM HER YOL, ASLINDA SAPMAM GEREKEN BİR YOL MUDUR? bi an mutsuzluk duysam bile girmeliyim belki de o yola, gormeliyim o yolun kenarındaki cicekleri, tanımalıyım o evdekileri, öğrenmeliyim o şehrin güneşini. yoksa esas yola geldigimde bilemem belki de yapmam gerekeni. aşı gibi kimbilir bazı yollar, hastalıga karşı bağışıklık kazanman için vücuduna verilen o zayıflatılmış mikroplar. küçüktüm, aşının aslında ilaç değil, mikrop olduğunu öğrendiğimde, çok şaşırmıştım hem de çok ve anlam verememiştim uzun süre, şimdi ne kadar da anlamlı geliyor. evet kimbilir aşıdır bazı yollar bizim için... hepsi degil elbet, yoksa kaderin ellerine bırakırdım kendimi. tamam kabul ediyorum, rüzgara açtığım oluyor yelkenlerimi ama tutuyorum da bi yandan dümeni... bu arada inanıyorum da omzumda meleklerim olduguna, bi sekilde bi seylerin benim mutlulugum icin cabaladigina...
yeniden dogsam yine BEN mi olurdum, boyle mi yasardim, hangi kararlarimi degistirirdim, nelerden vazgecerdim, neleri yapmazdim, akillar pazara ciksa yine kendi aklimi mi alirdim, kimler olurdu sevgililerim, olur muydu yeni cevremde istemediklerim, ayni okullara mi giderdim, ayni mekanlara mi, ayni evlere mi? aynı sokaklarda mı gezerdim, aynı kişilerin telefonlarını mı beklerdim, aynı seyleri mi giyerdim, ayni seylerimi satın alırdım...
dusunuyorum, evet yine ben olurdum, kesinlikle BEN! yine kendi aklimi alirdim pazardan. yine ailemi cok severdim, yine hayvanlara, dogaya, kendime boyle davranirdim. ayni okullara giderdim. fen lisesi derdim yine ve yine matematik ve yine master bu bolumde. sonra bu sirket, sonra oburu... ayni kulüp. ayni insanlari tanimak isterdim. beni uzenler, ugruna yillarca acı icinde kıvrandiklarim, yastiklara gömülüp agladiklarim, sayesinde odama kapanip, insandan kactiklarim, uykusuz kaldiklarim dahil... zaten onlar olmasa tanidiklarim, ayni olmasa yasadiklarim ayni BEN olamam ki... ve ben BEN'den memnunum. tamam belki bi kac farkli kararirim da olurdu. mesela sirf beni cagiran hocaya kıl oluyorum diye, vazgecmezdim basket takimina girmekten. ya da gel seni voleybol takimina alalim diyen o yakisikli voleybolcudan utanmaz, giderdim pesinden. biraz daha yumusak olmasini isterdim dilimin, cok degil, azıcık, beni benlikten çıkarmayacak kadar. daha cok sey bilmek isterdim bi de. daha cok cografya, daha cok tarih mesela... pek de bisey yok bunlarin disinda.
bunlara bakarsak salaklıktan ziyade pollyannacılık olabilir söz konusu olan, yani tartışılması gereken: SAPTIGIM HER YOLUN GUZELLİKLERİNİ Mİ GORUYORUM, YOKSA HEP DOGRU YOLLARA MI SAPIYORUM?
ve bundan sonra da soyle bi soru geliyor: SAPTIGIM HER YOL, ASLINDA SAPMAM GEREKEN BİR YOL MUDUR? bi an mutsuzluk duysam bile girmeliyim belki de o yola, gormeliyim o yolun kenarındaki cicekleri, tanımalıyım o evdekileri, öğrenmeliyim o şehrin güneşini. yoksa esas yola geldigimde bilemem belki de yapmam gerekeni. aşı gibi kimbilir bazı yollar, hastalıga karşı bağışıklık kazanman için vücuduna verilen o zayıflatılmış mikroplar. küçüktüm, aşının aslında ilaç değil, mikrop olduğunu öğrendiğimde, çok şaşırmıştım hem de çok ve anlam verememiştim uzun süre, şimdi ne kadar da anlamlı geliyor. evet kimbilir aşıdır bazı yollar bizim için... hepsi degil elbet, yoksa kaderin ellerine bırakırdım kendimi. tamam kabul ediyorum, rüzgara açtığım oluyor yelkenlerimi ama tutuyorum da bi yandan dümeni... bu arada inanıyorum da omzumda meleklerim olduguna, bi sekilde bi seylerin benim mutlulugum icin cabaladigina...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)